| “En iyi dil, gençliğin dilidir”
HİLMİ YAVUZ
|
| |
|
Hilmi Yavuz’la, Hurufî Şiirler’in ardından çıkacak olan Bulanık Defterler
arefesinde konuştuk: Geçmiş Yaz Defterleri’nden Bulanık Defterler’e, gençlikten
yaşlılığa, yaşamdan ölüme, şiirden düzyazıya, aşktan cinselliğe, edebiyattan
felsefeye, biçem arayışlarından yazı mekânlarına, iki yüzlü etik anlayışından
kınanma korkusuna… birikmiş pek çok söz yatağını buldu bu söyleşide.
Bulanık Defterler, Geçmiş Yaz Defterleri’nden yedi yıl sonra geldi. Yeni şiir
kitabınız Hurufî Şiirler’in hemen ardından. Çok kolay yazmak istemeyen bir
şair-yazar olduğunuzu düşünüyorum. Size yıllardır sorardım, bu ilk kitabın
devamı ne zaman gelecek diye, siz de yıllardır daha zamanı var derdiniz. Bunu
biraz açar mısınız?
Çok önemli bir saptama bu benim yazarlığıma ilişkin, şair-yazarlığıma ilişkin.
Gerçekten de ben, çok kolay yazmak istemeyen bir şair-yazarım. Bulanık Defterler,
özellikle üzerinde bir anlamda çok uzun yıllardır çalıştığım bir metin. Kısa
bir metin bu; kısa olmasına rağmen üzerinden birçok kez geçilmiş ve belli bir
biçem oluşuncaya kadar o değişikliklerle sürmüş olan bir metin. Bu değişikliği
belirtmek belki de gerekiyordu. Bu biçem arayışının, bu kitapta anlatmak istediklerimin
en doğru biçemi nedir, en doğru biçimde nasıl anlatabilirim, yanıtını ben oldukça
geç buldum.
Bulanık Defterler, bir bulanıklığı, yani yaşlılık ya da olgunluk diyebileceğimiz
o çağa ilişkin bir bulanıklığı dile getirsin istedim. Bu bulanıklık, metinde
de görülecektir, belli bir biçemle dile getirilmiştir. Bu biçem daha çok virgüllerin
kullanılışı, virgüllerin bir tür apozisyon biçiminde kullanılışı, yani iki
virgül arasında bir sürü şeyin söylenmesi ve gerçekten üslubun, daha doğrusu
biçemin bulanık olması şeklinde. Sürenin uzun olmasının, size yıllardır “daha
zamanı var” deyişimin nedeni doğrudan doğruya bir biçem arayışıdır. Biçem arayışı
sona erince ve bu apozisyon dediğim, yani iki virgül arası kullanımları keşfeder
keşfetmez, bunun, bulanıklığı tastamam dile getirdiğini kavrar kavramaz metinleri
yeniden yazmaya başladım, o yüzden süre uzadı, yoksa Geçmiş Yaz Defterleri’nden
hemen sonra çıkabilirdi aslında.
Peki, sizin içinizdeki bu bulanıklığın okurun kafasını da bulandıracağını
düşünüyor musunuz? Okuma zorluğu nedeniyle.
Evet, belli bir okuma zorluğu yaratacağı kuşkusuz. Ama okur, bu olgunluk dilinin
ya da yaşlılık dilinin bulanıklığıyla biçemdeki bulanıklık arasındaki ilişkiyi
ve bunların ikisinin aslında anlatılmak istenenin gerçekten bulanık oluşuyla
olan bağlantısını kavradıktan sonra herhalde biçemi yadırgamayacaktır. Bu,
okuması zor bir metin, doğru ama dediğim gibi, meseleyi kavrar kavramaz okur
en azından biçemi yadırgamaz, böyle bir bulanıklık işte ancak bu biçemle anlatılabilir
diye düşünür, öyle ümit ediyorum.
Geçmiş Yaz Defterleri ve Bulanık Defterler bir
tür iç yolculuk. Bir yerde bana, ‘yaşlılık liriktir elbet ve lirizm anıların
ceviz sandığındadır’ demiştiniz. Sizin anı kitabınızın adı da buydu: Ceviz
Sandıktaki Anılar. Geçmiş
Yaz Defterleri ile Bulanık Defterler’i karşılaştırdığımda belirgin bir farklılık
görüyorum. Bunu siz yorumlamak ister misiniz?
Elbette. Çok doğru bir saptayım yine, Geçmiş Yaz Defterleri ile Bulanık Defterler
karşılaştırıldığında arada çok belirgin bir fark var; bu farkı biraz önce bir
biçem arayışı bağlamında dile getirdim. Bulanık Defterler, yavaş yavaş yaşlanmakta
olduğunu duyumsayan bir yazarın değişik türler arasında dolaşıma giren bir
metni olduğu anlamına gelir. Yani öyle bir metindir Bulanık Defterler. Ama
Geçmiş Yaz Defterleri öyle değil. Geçmiş Yaz Defterleri, daha farklı bir meselenin
ardına düşmüştü; bu mesele doluluk ve eksik-oluş gibi iki kavram dolayımında
dile getirilen bir meseleydi. O yüzden Bulanık Defterler, Geçmiş Yaz Defterleri’nin
devamı gibi görünüyorsa da aslında pek devamı değil. Çünkü her ikisinin problemi
birbirinden farklı. Geçmiş Yaz Defterleri yazarın gençliğine ilişkin türler
arası bir dolaşımı idi, Bulanık Defterler ise yazarın yaşlılığına ilişkin türler
arası bir dolaşım diye, yani gençlik ile yaşlılık arasında bir problem olarak
düşünülmemeli bu iki kitap.
Geçmiş Yaz Defterleri’nin meselesi ayrıydı, o, yaşamı bir doluluk olarak nasıl
yaşamak gerektiği üzerinde duruyordu. Belki de şöyle bir ilişki: Bir yerde
de onu söylüyorum Geçmiş Yaz Defterleri bu doluluğu yaşama dileğini dile getiriyordu,
Bulanık Defterler ise bu doluluğu yazma dileğini diyelim. Dile getirme ile
yaşantı ve şairin galiba varoluş alanı budur gibi bir tümce de var Bulanık
Defterler’de. Sanki bir ilişki kurulacaksa, böyle kurulabilir, ama tematik
bir ilişki yok, yani biri gençliğe öbürü yaşlılığa ilişkin birer metin diye
düşünme olanağı yok.
Geçmiş Yaz Defterleri’ni, çok sevdiğiniz Bodrum’da, daha doğrusu ‘Halikarnassos’ta
yazdığınızı biliyorum. Ya Bulanık Defterler? O defterdeki yazıların da bir
mekânı var mı?
Bu defterler de orada yazıldı... Halikarnassos’ta, daha doğrusu Halikarnassos’taki
Yahşi Yalısı’nda yazıldılar. Ben genellikle birtakım mekânları yazma açısından
sınarım. O mekânlar eğer beni yazıya doğru kışkırtıyorlarsa o mekânlarda sürekli
konaklamayı yeğlerim ama eğer öyle değilse beni yazıya kışkırtan başka mekânlar
arayışına girerim. Çok uzun yıllardan beri, aşağı yukarı 20 yıldan beri Halikarnassos’ta,
Yahşi Yalısı’nda böyle bir mekânı bulduğumu düşünüyorum; bunun açıklamasını
yapamam. Neden böyledir, niçin ben Yahşi Yalısı’nda, Yahşi Yalısındaki belli
birtakım mekânlarda olduğum zaman beni yazı yazmaya kışkırtan birtakım şeyler
buluyorum, bunun açıklamasını yapamam.
Bulanık Defterler’in bir yerinde, ‘Bir şair, yazdığı dizelerin anlamını nice
yazlardan sonra kavrayabilir mi; oluyor demek!’ diyorsunuz, tümcenizin sonunda
ünlem işaretiyle. Böyle bir şey olabilir mi, yani ne yazdığınızın farkına yıllar
sonra, pek çok yaşanmışlıktan sonra varabildiğinizi düşünüyor musunuz? Bu bağlamda,
geri dönüp okur musunuz yazdıklarınızı? Neler bulursunuz?
Evet, böyle gerçekten… Bazı dizelerin anlamını –kendi şiirlerimde olsun, başka
şairlerin şiirlerinde olsun– nice yazlardan sonra kavradığımı fark ettiğim
olmuştur. Ama denebilir ki, hani gerçekten başka şairlerin dizeleri için bu
mümkündür ama insanın kendi şiiri için nasıl mümkün olabilir? Şöyle, aslında
şair o şiiri yazarken belli bir şair niyetiyle yazmıştır, yani o şiirde şairin
niyeti vardır. Umberto Eco buna “intentio autoris” diyor. Böyle bir intentio
autoris’le yazılmış olabilir ama yıllar sonra o şiiri artık siz intentio autoris’le
değil de, yani yazarın niyeti doğrultusunda değil de bir okur olarak okumaya
kalkıştığınızda şairin niyetinden çok daha farklı bir durumda, yani okurun
niyeti (intentio lektoris) açısından okuyabilirsiniz. Veya bir üçüncü olasılık
var ki o daha da önemli, hem şairin niyetinden hem de okurun niyetinden bağımsız,
Eco’nun metnin niyeti (intentio operis) dediği şey.
Gerçekten metnin niyeti var; metnin niyetinin, şairin niyetinden de, okurun
niyetinden de bağımsız olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, nice yazlardan sonra,
o metne şair olarak değil de bir okur olarak –kendi şiirime bir okur olarak–
baktığımda metnin niyetini kavrayabiliyorum. Burada kastedilen o. Benim başlangıçta
o şiiri yazarkenki niyetim nedir, ben o şiire hangi anlamı vermek istedim?
Bunu insan unutabiliyor bile, çok önemli olmayabilir ama metnin niyeti oradadır
ve asıl kavranmak durumunda olan ve asıl kavranması gereken niyet budur bence.
Bu bazen çok geç kavranabiliyor.
Yaşlılığa, yaşlılığın getirdiği sınırlara bir isyan okuyorum satırlarınızda,
hem isyan var hem de yaşlılıkla birlikte yitirilen birtakım şeylerin yerine
başka şeyler koymanın tevekkülü. Ne dersiniz, bu tevekkül yeni mi oluşuyor?
Şimdi buna ‘tevekkül’ denip denmeyeceğinden çok fazla emin değilim doğrusunu
söylemek gerekirse. Yaşlılığa bir başkaldırı olduğu doğru ama bu başkaldırının
yanı sıra tevekkül değil de, belki teslimiyet var demek daha doğru olur. Belli
bir teslimiyetle rıza gösterildiğini okuyabiliriz bu metinlerde. Böyle bir
çelişki var, aslında bu çelişki sadece benim yaşadığım bir şey değil, insan
belli bir yaşa geldikten sonra bu çelişkiyi yaşıyor. Çünkü gençlikte çok kolay
ve çok rahat edinilmiş veya kullanılmış olan birtakım şeyleri, yaşlılıkta hem
edinmenin hem de kullanmanın çok zor olduğunun ayırdına varıyorsunuz. Bu tabii
bir başkaldırıyı getiriyor ama sonunda da diyorsunuz ki –Gülten Akın’ın sözüyle
söyleyeyim– “sonra işte yaşlandım”.
Kitabınızda da kullanıyorsunuz bu cümleyi.
Dolayısıyla aslında bir teslimiyet belki ama, ben yine de birtakım şeylerin
yerine başka şeylerin konulabileceğini düşünüyorum, bu bir tevekkül değil,
bu o durumun getirdiği eksik-oluşu belki bir tür ersatz diyebileceğimiz bir
doluluğa götürmek, zaten başka türlüsü de mümkün değil.
Her yaşın dili ayrıdır, insan ergenlik dönemini ancak bulanık bir dille anlatabilir
diyorsunuz. O zaman en iyi dil, olgunluk dili midir? Ergenlik dönemini en iyi
o dönemin diliyle anlatmak mümkünse, geçmiş anılardan söz ederken bulanıklık
mı yaşanır hep? Anlatılanlarda gerçeklik payı nedir sizce?
Yaşlılığın dilinin bir bulanık dil olduğunu ilk sorunuza verdiğim yanıtta da
belirtmeye çalışmıştım. Bu bulanıklık aslında yaşlılıkla ilişkilidir… Bire
bir bir ilişkisi var mı yaşlılıkla bulanıklığın? Bu konuda herhangi bir önesürüşte
bulunmak istemem ama sonunda böyle bir olgu da var. Yani yaşlılığın dilinin
bulanık bir dil olduğu olgusu da var. Onun için ısrarla yeni bir biçem arayışının,
yaşlılığa ilişkin bu durumun dile getirilişinde bulanık biçem arayışının beni
bir hayli uzun bir süre meşgul ettiğini söylemiştim. Bunu da ayrıca daha önce
eski bir şiirimde bir dizeyle dile getirmiştim: Şimdi nedense aynada nedensiz
kırılmalar, dil bitti, söz susuyor, bende bulutlanmalar, diye.
Evet, hatırlıyorum…
… Şimdi bir bulutlanmadır, bu bulutlanma bir bulanıklıktır ve bu bulanıklığın
bir dili olmak gerekir diye düşünüyorum ama bu dil en iyi dil değil. O zaman
en iyi dil olgunluk yaşının dili midir, sorusunu soruyorsunuz, bence o değil.
Aslında en iyi dil, böyle bir dil varsa ve bu dillerle yaşlar arasında bir
bağ kurulacaksa eğer, en iyi dil, gençliğin dilidir. Çünkü orada her şey
gerçekten büyük bir dolulukla yaşanmak istenir ve olabildiğince yaşanır
da. Bulanıklık yoktur, gençlikte hiçbir bulanıklık yoktur. Ya da varsa
da, Aragon’un dizesini anıyorum “sonra birden bire güneş açar, o bulanıklık
geçer” diye. Metinde de kuşkusuz ayırdına varmışsınızdır, gençlik diline
ilişkin bazı övgüler de var, yani artık böyle bir dille yazamamış, bu dille
yazamıyor olmanın getirdiği bir yakınma, bir tedirginlik de var. Daha çok yaz aylarını anımsadığınızı okuyoruz. Yaz ve gençlik bir mi sizin
için? Birbirini tamamlayan, birbirinin içinde buluşan iki kavram mı? Gençliği
özlemek, yazı özlemekle, bulanık olmayan dönemi özlemekle bir mi?
Tastamam öyle. Yani genellikle bir mazmun olarak ilkyaz ya da ilkbahardır gençliği
imleyen ya da gençliğin metaforu sayılabilecek olan mevsim ama benim için yazdır.
Çünkü yaz aylarında her şey o kadar aydınlık, o kadar bulanıklıktan uzak, o
kadar açık seçiktir ki, bu aslında bana göre gençliğe çok birebir karşılık
gelen bir dönemdir, gençlikte de öyledir, her şey apaçıktır, her şeyin yerli
yerindeliği belli bir doluluğu da getirir. Hiçbir sorununuz yoktur, sorunlarınız
varsa bu konular küçük bulanıklıklardır, ondan sonra güneş açar, geçer. Ama
yaşlılık öyle değil, yaşlılığın yazla ilişkilendirilmesi bana hiç mümkün gibi
görünmüyor. Zaten kitabımın başına kendi şiirimden bir epigraf aldım, “Ah güzdür,
güzdür o bulanık defter” diye. O bulanıklık belki güzle daha yakından ilişkilendirilebilir.
Böyle düşünüyorum.
Güzle ve hüzünle yazılan.
Evet, güzle ve hüzünle.
Bulanık Defterler’de birkaç tema var, bunlardan biri de serviler. Servi, ölümü,
daha doğrusu mezarlıkları çağrıştırır ülkemizde. Kitabın başka yerlerinde de
sık sık ölüme gönderme yapıyorsunuz. Neden?
Önce bu serviler meselesi üzerinde durayım. Kitapta da belirtiyorum, bizim
Divan edebiyatı geleneğimizde serviler sevgilinin boyunu imler, onu gösterir.
Selvi Boylum Al Yazmalım’da olduğu gibi; “selv-i hiraman”da iki yana salınan
serviler, sevgilinin yürüyüşünü imler.
Benim görebildiğim kadarıyla Yahya Kemal’le birlikte bu sizin söylediğiniz
ilişki ortaya çıkıyor, yani servilerle ölüm arasındaki ilişki ortaya çıkıyor.
Kitabın birçok yerinde serviler sadece serviler dolayında değil ama belirttiğiniz
gibi çok başka bölümlerde de ölüme gönderme yapılıyor, doğrudur. Aslında tabii
insanın ölümü çok ciddi olarak düşünebileceği yaşlardayım. Yani işte ölüm yaşına
gelince insanın birtakım şeylerin yavaş yavaş bitmekte olduğunu, azalmakta
olduğunu duyumsamaması mümkün değil. O yüzden, yaşlanmakta olan birinin ölümü,
çok başat bir problem olarak, başat bir tema olarak ele almasında ben bir sakınca
görmüyorum; çok sahih bir durum. Çünkü bunları yaşıyoruz, yani ben ve benim
yaşımdaki insanlar sanıyorum yaşıyorlar bunu. Bir sürü şeyin yavaş yavaş bitmekte
olduğunu, tükenmekte olduğunu, azalmakta olduğunu, yok olmakta olduğunu, görüyorlar,
görüyoruz. Dolayısıyla bu çok temelli bir varoluş sorusu, öyle söyleyeyim,
yok oluşun bir varoluş sorusu biçiminde karşımıza çıkması, ben öyle söylüyorum.
Peki, Geçmiş Yaz Defterleri’nin ana teması doluluktu. Burada da sıkça rastlıyoruz
Doluluk’a. Bir yandan da eksiklik, eksik-oluş var. Bunu biraz açar mısınız?
Nedir doluluk? Ve eksik-oluş?
Geçmiş Yaz Defterleri’ndeki doluluktan söz edeyim. Bu doluluk bize dünyanın,
dünyadaki nesnelerin beş duyumuza eksik bir biçimde verilmiş olduğudur. Orada
böyle bir tez öne sürülüyordu; deniliyordu ki ‘dünyadaki nesneler, beş duyumuzun
tümüyle birden kavrayabileceğimiz, algılayabileceğimiz bir biçimde verilmemiştir’.
Örneğin elmaya dokunabiliriz, onu tadabiliriz, onu görebiliriz ama elmanın
sesi yoktur. Dolayısıyla elma açısından gidersek, elmayla işitme duyusu arasında
hiçbir ilişki yok… Mesela ayı görüyoruz diyelim, ama aya dokunamıyoruz o da
bir eksiklik. Bu eksikliği kanımca şiir gideriyor. Biz şiir yazarken elmanın
sesinden söz edebiliriz, ya da aya dokunabiliriz, şair aya dokunabilir ya da
elmanın sesini duyabilir. Dolayısıyla, dünyanın bize böylesine bir algısal
düzlemde eksik-oluş bağlamında verilmiş olmasını şiir bir doluluğa götürür
idi, benim tezim.
Bu kitapta ise doluluk biraz daha farklı, daha metafizik bir düzlemde ele alınıyor.
Yani Geçmiş Yaz Defterleri’nde diyelim tamamen bir algı problemi olarak, dünyevi
bir mesele olarak ele alınan doluluk Bulanık Defterler’de daha farklı bir düzlemde,
metafizik bir düzlemde ele alınıyor. Geçmiş Yaz Defterleri’nde, insanın şiirle
bu eksik-oluşu doluluğa dönüştürdüğünü söylüyordum. Burada ise daha farklı
bir şey söyleniyor, daha metafizik bir şey söyleniyor; bir insanın Allah’la
olan ilişkisi gündeme geliyor. Bu metafizik bağlamda, bir varoluş meselesi
olarak eksik-oluşu ancak onunla, yani Allah’la dolu olarak giderebilme olanağından,
bu olanağın nasıl gerçekleştirilebileceğinden söz ediliyor. Yani algısal düzlemde
eksik-oluş şiirle gideriliyor olabilir ama bu, nasıl söyleyeyim, dünyaya ilişkin
bir meseledir. Oysa eksik-oluş sadece dünyasal bir problem olarak karşımıza
çıkmıyor, öte dünya problemi olarak, metafizik mesele olarak da karşımıza çıkıyor.
Bulanık Defterler’de o var.
‘Geçmiş’le ‘şimdi’ ilişkisi anlattıklarınızın belkemiği. Bu iki alan arasında
gidip geliyorsunuz. Bir de “öyle anımsıyorum”, diyorsunuz sıkça, öyle olduğundan
emin değilmişçesine. Bilinçli bir seçim mi bu ifade?
Hiç kuşkusuz. Bulanık Defterler’in biçimi bunu gerektiriyor. Bulanık Defterler’in
biçemi hiçbir şeyin bize açık seçik, olanca aydınlığıyla verilmemiş olduğu
temeline dayanan bir biçem, o temel üzerinde yükselen bir biçem. Elbette bilinçli
bir seçim, çünkü bunun vurgulanması, “öyle anımsıyorum” sözünün sıkça vurgulanması
da buna gönderme yapıyor. Yani o bulanıklığa, söylenenden, gerçekten yüzde
yüz emin olmamaya gönderme yapıyor, sizin de belirttiğiniz gibi. Bu böyle olsun
istedim, biçemin bir parçası yani. Nasıl iki virgül arasındaki apozisyonlar
o bulanıklığı yüklüyor olsun istedimse “öyle anımsıyorum şimdi”yi sıkça kullanarak
da bu bulanıklığın altını çizmiş oluyorum.
Çocukluğunuz, daha doğrusu ilk gençliğiniz hep öne çıkıyor. İstanbul’a okumak
için on dört yaşında geldiğinizi, sonra zaman zaman Siirt’e döndüğünüzü biliyorum.
Sizde iz bırakan anılarınız da daha çok on dört yaş öncesine, babanızın görevi
nedeniyle bulunduğunuz Siirt’teki günlerinize ilişkin. Yazdıklarınızın biçimlenmesinde
o günlerin önemi nedir?
Kuşkusuz siz de dikkat etmişsinizdir, bu kitapta ağırlıklı olarak 1952 yazı,
53 yazı ve 1944 ya da 45 –ondan çok emin değilim– yazı dile getiriliyor. 1944
yazı ya da 45 yazı benim için, babamın kaymakamlık yaptığı Orhangazi’de üst
memur kesiminin aileleriyle birlikte Orhangazi’den Yalova’ya gittikleri bir
güne ilişkindir ve o günün bir fotoğrafı var. Yani sadece zihnimde değil, çekilmiş
bir fotoğrafı var. O fotoğraftaki o güzel insanların, özellikle bir kişinin
benim yaşamımda çok önemli bir yeri oldu daha sonra; bundan o kişinin hiç haberi
olmadı ama. Şimdi büyük olasılıkla 70’ini sürmekte olan bir hanımefendidir,
belki torunlarıyla birliktedir. Ama benim belleğimde ve o fotoğrafta hiç değişmeden
dokuz yaşındaki bir genç olarak kaldı.
Bu beni etkiledi, yani belki de ilk kez dokuz yaşındaki bir çocuğun, 1945 ya
da 1944 yılında, sekiz ya da dokuz yaşındaki bir çocuğun, ayırdında olmadan
kendi yaşındaki bir çocuğa –genç kız demeyeceğim– karşı duyduğu bir ilginin
ilk kez idrak edilmesi. İlk kez belli belirsiz bir şekilde kavranmasının getirdiği
bir şey. Dönüp o fotoğrafa zaman zaman bakıyorum.
Ama bir de Siirt’te bir kız var.
Siirt’te bir kız var, o 1952 yazıdır. Çok narsisistik bir şey tabii, bunu altını
çizerek belirtmek lazım, biraz değil, bir hayli narsisistik kavramı olduğunu
düşündürüyor. Orada da ilk kez beğenilen, sevilen ve kendisine bir mektup
gönderilen, tercih edilen birisi olmak gibi bir konum var. Biz işte o kahvenin
önünde oturuyoruz, bir arkadaşımın sevgilisi gibi biliyorum ben de, kız pencereden
bakıyor falan. Bizim Maho ile bir ilişki filan… Biz kahvede otururken kız
evinin penceresinden bize bakışı –daha sonra anlaşıldı– bana yönelikti. Daha
sonra o mektup geldi bana.
Ama bu da unutulmaz bir anı.
Bu da unutulmaz bir anı olarak geliyor. Dolayısıyla bunlar gençliğin aslında
belki de çok önemli referans noktaları olduğu için benim belleğimde.
Şimdi bulup çıkarıyorsunuz değil mi?
Şimdi bulup çıkarıyorum.
Gelelim bir başka konuya. Cinsellik, beden, ten ilişkisi: Anlattıklarınızda
çokça rastlıyoruz. Eskiye göre farklı mı algılıyorsunuz bunları?
Hayır, eskiye göre daha farklı algılamıyorum ama cinsellik bence son derece
önemli bir şey, yani insanın varoluşunda, onun varoluşunun yapılanmasında çok
ağırlıklı bir yer tuttuğu kanısındayım. Yaşlılıkla cinsellik arasında sanki
biyolojik olanın ötesinde etik bir mesele var gibi konumlandırılmıştır. Yani
gazetelerde bakarsınız, adam kendisinden 30 yaş ya da 40 yaş genç birisiyle
birliktedir; bu sanki çok ayıp bir şeymiş gibi, bir tür haddini bilmezlikmiş
gibi, bir tür topluma karşı saygısızlıkmış gibi falan alımlanır. Ben aslında
yaşlılığın getirdiği biyolojik kısıtlamaların ya da sınırlandırmaların değil,
tam tersine bu tür “etik” sınırlandırmaların yaşlılığı bir anlamda çok katlanılmaz
kıldığını düşünüyorum.
Yani cezalandırılıyor…
Evet, tuhaf bir şekilde cezalandırılıyor, niye olmasın bu diye düşünüyorum,
böyle bir şey yaşıyor muyum yaşamıyor muyum, o ayrı bir mesele, yani benimle
ilgili olan bir mesele değil. Böyle bir insan kendisinden çok genç birine karşı
yakınlık duysa, bir gönül yakınlığı duysa, o gönül yakınlığının sanki hemen
bir kusura dönüşmesi, yani insanın kendi kendine karşı böyle bir şeye uygulaması,
o işte dediğim gibi etikle ilgili, bize dışımızdan donatılmış olan o etiğin
içselleştirilmesi olarak alıyorum bunu. Böyle birtakım kurallar olsa yaşlı
insanlar niye genç birine gönül düşürmekten ötürü deyiş yerindeyse utanç duysunlar.
Tersi de geçerli değil mi? Çok genç yaşta birinin kendinden çok büyük birine
ilgi göstermesi sadece duygusal bir şey olarak kalsa bile kınanır.
Çok kınanır, çok ayıplanır. Canım olur mu böyle şey, sen yaşından utan denir
vs. Yani bence aslında yaşlılık budur. Yaşlılık bu tür dayatmalarla kendisini
bir insanın bilincinde somutlar. Yoksa biyoloji çok doğal bir şeydir, yani
onun öyle olması kaçınılmazdır. Biyolojik yaşlanma demin de belirttiğim gibi
bir teslimiyettir, başka türlüsü olanaklı değildir. Ama bunun başka türlüsü
olanaklıdır.
Bedensel yaşlanma illaki ruhsal, duygusal yaşlanmayı getirmiyor. İnsanların
kabul etmediği bu herhalde.
Aynen öyle. Bir tür geri çekilmeye falan zorlanıyorsunuz. Sen artık ölmeye
yakınsın, bütün bu işleri bırak falan gibi. Yani bu tür dayatmaların yaşlılık
olması önemli bence. Yaşlılık aslında bu tür dayatmalarda kendisini somutluyor.
Yoksa ben ölürüm, zaten o doğal. Doğalın altını çiziyorum gerçekten, o görülecek
bir şey, hepimiz yaşlanacağız bu kaçınılmaz. Ama bu sanki bize dışardan öğretilen,
biyolojiyle hiç ilgisi olmayan ve sanki biyolojiyle ilişkisi varmış gibi gösterilerek
kısırlaştırılmaya çalışılan bir dayatma, bir etik dayatma. Bu etik dayatmaya
karşı da bir başkaldırı var; niye böyle bir şey var?
Başkaldırı var... Peki dokunmak, nasıl bir anlam taşıyor
sizin için? Dokunmak
da önemli, bildiğim kadarıyla.
Önemli, çok önemli. Dokunma duyusu, beş duyu içinde benim en çok önem verdiğim,
çok üzerinde durduğum bir duyu. Bir kere şu var, bir İngiliz filozofu, sanıyorum
Berkley, çok önemli bir şey söylüyor, “dokunma duyusunun substantifi yoktur”
diyor. Bütün diller için bu böyle, tabii bizim dilimizden yola çıkalım. Ne
duyarız biz, ne işitiriz? Sestir işittiğimiz. Yani işitme duyusunun subsantifi
sestir. Neyi tadarız? Tadı tadarız, tatma duyusunun substantifi tattır. Görme
duygusunun renktir, rengi görürüz biz, yani siyah-beyazı görürüz veya renkleri
görürüz. Renktir görme duygusunun substantifi. Koklama duygusunun substantifi
de kokudur. Oysa neye dokunduğumuz sorulduğunda onun bir subsantifi olmadığını
görürüz, niye? Bu aslında dokunma duyusunu bütün öteki duyulardan, öteki dört
duyudan ayıran bir şeydir.
Bunun dışında birçok bakımdan dokunma duyusunun ayrıcalığı var. Bir kere en
güvenilir duyudur? Gabriel Josipovici’nin Dokunmak diye bir kitabı var, oraya
Doktor Johnson’un bir sözünü almış. Diyor ki “Bir bardağın dolu olup olmadığından
emin olmanın tek yolu o bardağa parmağınızı sokmaktır”. Yani görme duyusu bizi
çok yanıltabilir, yanıltıyor da. Ama dokunma duyusu hiç yanıltmaz. Bu yanıltmazlık
sadece fizik dünyanın kavranmasında değil, aynı zamanda insanların birbirleriyle
olan ilişkilerinde de son derece önemli, bana sorarsanız. Şimdi adını anımsamıyorum,
bir yazarın kitabı var “Sevmek Dokunmaktır” diye çevirmişti Nuran Yavuz. Gerçekten
böyle bir yanı da var bu işin. Gerçi bakışlar da çok önemlidir.
Biliyorsunuz, vücut dili diye bir şey gelişti.
Hiç şüphesiz, ama bakış çok önemli. Bakış ne kadar önemliyse –hani güzel bakar,
deriz– dokunmak daha çok önemlidir. Bence beş duyu içinde bir yakınlığı en
iyi ve yanılgısız gösteren duyu, dokunma duyusudur. Yani güzel bakabilir
ama o güzel bakma her zaman bir sevgiyi imlemeyebilir. Bir çubuğun suya sokulduğunda
kırık görülmesi nasıl bir göz yanılgısına ya da algı yanılgısına neden oluyorsa
iyi bir bakış da sevgi için iyi bir kriter değildir, o da yanıltabilir. Ha,
güzel bakıyor dersiniz, ama öyle olmayabilir de. Ama dokunmanın büyük bir
yürekliliği var, siz nasıl bir bardağın dolu olup olmadığını dokunma duyusuyla
en iyi biçimde anlıyorsanız bir insanın sizi sevip sevmediğini de o insanın
size dokunuşundan anlarsınız diye düşünüyorum. Bu yüzden dokunma duyusu benim
açımdan çok önemli.
Bir başka tema da sesler ve kokular; şimdi az önce söylediğiniz şeye belki
geri döneceğiz ama kokuların sizin için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kokular
sizi nasıl etkiliyor? Limon çiçeği kokusuna olan tutkunuzu biliyorum. Hatta
bir yerde, Geçmiş Yaz Defterleri’nde olabilir, çalışırken limon kolonyası koklarım
demiştiniz. Ya öteki kokular? Kokuları, insanları, sesleri ve anıları nasıl
birleştiriyorsunuz?
Bu sadece bana mahsus olan bir şey değil galiba. Birtakım şeyler, hani Proust’un
söylediği gibi memoire involontère diye adlandırılan durum, madlen pasta kokusuyla
geçmişe doğru yolculuğa başlamak gibi. Böyle bir şey var, yani “istemsiz bellek”
diye adlandırılan bir durum var. Sadece bana mahsus değil, bir koku ya da bir
ses hiç ayırdında olmadığımız bir durumda bizi alıp geçmişte yaşanmış herhangi
bir olaya götürebiliyor, çağrışım yoluyla. Bu istemsiz belleğin böyle bir çağrışım
zenginliği var, bunu sağlıyor. Tabii herkes için aynı koku aynı çağırışımı
yapar diye bir durum elbette söz konusu değil ama mesela hanımeli kokusuyla,
hanımeli çiçeğinin kokusuyla Bulanık Defterler’de de yazdığım gibi, Orhangazi’de
kaymakam evindeki çardağı saran hanımelilerine, çiçeklerine ve orada annemin
yaz gecelerinde oturup örgü örüşüne gönderme yapıyorum, bunu yaşıyorum. Veya
işte başka bir koku…
Lavanta kokusu
Lavanta kokusu ve limon çiçeği geçmişte yaşanmış bir başka haz verici deneyime
götürüyor.
Hep böyle miydi bu, yoksa o kokular sonradan bu kadar önem kazandı?
Sonradan önem kazandı. Vardı bunlar, bunlar beni götürüyorlardı bir yere ama
gençlik yıllarında insan bunların anısal değerinin ya da varoluşsal değerinin
ayırdına varamıyor. Şimdi çok önemli, aslında geçmişin yeniden inşa edilmesi
gibi bir şey; bunları sağlamakta, sözler, kokular çok büyük birer yapıtaşı
gibiler.
Felsefeci kimliğiniz Bulanık Defterler’in pek çok yerinde kendini hissettiriyor.
Felsefe üzerinde düşünmek, yaşla birlikte başka bir anlam kazanıyor mu?
Bu çok iyi bir soru. Şundan ötürü: ben felsefeci kimliğimi mümkün olduğu kadar
örtbas etmeye çalıştım. Çünkü benim için felsefeci olmak, filozof olmaktır.
Başka öğretileri, başka filozofların görüşlerini belli birtakım şeylerle, belli
birtakım yorumlarla da olsa nakleden birisi, benim gözümde bir felsefe öğretmenidir,
bunun titri profesör de olsa. Ben böyle biri olmak istemedim. Yani baştan,
felsefede bir öğreti koyacak biri, ne bileyim ben bir Wittgenstein, bir Kant,
bir halt olamayacağımı, böyle bir şeyin Türkiye’nin düşünsel koşullarında mümkün
olamayacağını düşündüm. O yüzden ben sıradan bir felsefe öğretmeni olarak kalmayı
ve bu sıradanlığı öne çıkarmamayı yeğledim. Başka bir şey var, bu da çok önemli
bir nokta, felsefe öğretmenliği sırasında da insan –sıradan bir felsefe öğretmeni
de olsa– felsefe konusunda birtakım şeyleri düşünüyor. Ama tuhaf bir şey, acaba
bu düşüncelerimin felsefi bir değeri var mı yok mu, Wittgenstein’ın, Kant’ın,
Hegel’in söylediklerinin yanında bunların değeri var mı, yok mu, diye düşünmeye
başladığı andan itibaren onları bir kenara atıyor. Hadi canım sen de, yani
Wittgenstein dururken, Sartre dururken, Kant dururken bu benim yazdığım beş
sayfanın ya da on sayfanın anlamı olur mu, deyip belki aşağılık duygusuyla
yazdıklarımı hep yok ettim. Bir sürü şey yazdım ben. Neleri yayımladım? Bir
felsefe öğretmeni olarak ne yazılabilirse, bir felsefe öğretmeni olmak benim
açımdan neye cevaz veriyorsa, sınırlarını bilerek tabii, bu kadarını yazdım.
Bir Wittgenstein’in, Frege’nin Sinn und Bedautung’u hakkında söyledikleri üstüne
kendi düşüncelerimi de değil yani, onu aktararak falan, ancak bu kadarına cevaz
verilebilir diye düşündüm. Böyle bir yasak da var, nereden bu yasak bilmiyorum.
Bizde birisi bir şey yazdığı zaman sanki birileri çıkıp “yahu haddini bil,
sen kim Wittgenstein kim” …
İşte az önce söz ettiğimiz…
…etik meselede olduğu gibi, tastamam bu. Bu sınıra da ben karşı çıkıyorum,
diyorum ki yanlış da olabilir, belki anlamsız da olabilir, ama ben dünyaya
ilişkin küçük şeyler halinde, büyük sistemler halinde değil, küçük fragmanlar
halinde, böyle de yapılabilir felsefe diyorum. Nietzsche’nin yaptığı gibi
mesela –kendimi Nietzsche’yle karşılaştırıyor değilim, yanlış anlaşılmasın,
bu defa da Hilmi Yavuz gemi azıya aldı, sınırları tanımıyor, demesinler!
Artık yazdıklarımı yırtmamaya karar verdim ve bunları özellikle bu kitapta
doluluğa yönelik olanları, belki de din felsefesi denebilir buna, buna ilişkin
olanları yayımlayabileceğimi düşündüm. Kim ne derse desin, saçma bulacaklar
da olabilir, haddini aşma diyenler de. Aslında geçerken söyleyeyim çok önemli
bir nokta: her anlamda bizim daha gençlik yıllarımızdan itibaren zihnimizde
toplanan bir takım kısıtlamalar bir sürü şeyi engellemiştir. Yani “sen haddini
bil bakayım otur da onları oku, ondan sonra…
“Sen kim oluyorsun”…
Sen kim oluyorsun da bunu söylüyorsun, dayatması bizde çok olumsuz bir biçimde
imselleştiği ve bu da yapılandığı için adeta sonra kendi kendimize bir dayatma
olarak çıkıyor önümüze. Bunu aşmak belki de böyle bir şey, yanlış, yalan,
neyse ama artık söylüyorum kardeşim.
Ancak mı serbest bıraktınız kendinizi?
Evet.
Anladım. Peki, yaşamınızın bu evresinde şiir mi öncelikli sizin için, yazmak
mı? Ya da hayatınızın her döneminde ikisinin yeri aynı mı oldu? Söylemek istediklerinizi
en iyi şiirle mi, denemelerinizle mi söyleyebiliyorsunuz?
Şimdi ben çok iş yapıyorum, bunlardan bir tanesi yaşamımı sağlayabilmek için
öğretmenlik, ama ben galiba şair kimliğimle anılmayı, şair kimliğimin vurgulanmasını
istemişimdir. Hatta sorarlar işte, ekrana çıktığım zaman “Sizin görüntünüzün
altına ne yazalım?” diye, “‘Şair’ yazın” derim. Kimileri “Şair-yazar” diyorlar,
tabii yani Bulanık Defterler gibi, Geçmiş Yaz Defterleri gibi denemeler de
yazıyorum. Ama benim asıl işim şiirdir. Denemeye gelince yani şairliğin yanı
sıra kendimde bir düşünsel kimlik de doğrusunu söylemek gerekirse vehmediyorum.
Gene sınırlar konuşuyor!
“Gene sınırlar konuşuyor” aynen öyle… Sanki birisi çıkıp niye böyle, bak kendisini
yine fikir adamı olarak ilan ediyor falan diyecek. İşte bu korkular, bu tür
dayatmalar bir sürü şeye engel oluyor; ama böyle bir yanı da var işin, yani
bu ülkenin bir okur-yazarı olarak, bir aydını olarak ülkenin sorunları üzerinde,
insanın sorunları üzerinde, kendimin sorunları üzerinde açık ve seçik anlatmak
istediğim bazı şeyler varsa elbette düz yazıyla anlatıyorum. Çünkü düz yazıda
anlam öndedir, anlam öne çıkar. Şiirde ise anlam belki çok daha sonraları
anlaşılmak üzere geriye itilmiş olan, gömülü olan bir şeydir.
Peki son sorum
şu; ceviz sandığınızdan çıkaracağınız başka şeyler olacak mı?
Olacak elbette. Bir kere ceviz sandıktaki anıları, yani 60-70 yılları arasındaki
yaşamımı –bu büyük göçle yurtdışında geçen yaşamdır– yazacağım. Tabii bu
defterlere devam ediyorum, edeceğim de. Bir üçüncü defter… Gelecek mi?
Gelecek ama çok yakında değil.
60-70 arasına devam edeceksiniz… İlk kitap 50-60
arasıydı; 2001’di değil mi yayın tarihi?
Evet. Demek ki öteki de bir iki yıl içinde gelecek?
Öteki daha kolay, ceviz sandıktaki anılar kolay yazılır. Defter zor yazılıyor,
çünkü defterde…
Defterde başka şeyler var.
Biçem arayışları var.
Ceviz Sandıktaki Anılar’da bir gözlemci olarak kendinizi ve etrafınızı gözlemleyen
biri olarak tuttuğunuz notlar var. Hatta yayımlanmamış, hiçbir yere girmemiş
birtakım yazılarınız da var. Farklı bir şey, esas Hilmi Yavuz’u sanırım bu
defterlerde tanıyoruz.
Tamamen öyle efendim.
Teşekkür ederim.
Ben çok teşekkür ederim.
|