Profesyonel

İpek Seyalıoğlu


Halil elindeki detektörle tepe başında duruyor şimdi. Kırmızı sinyal yanıp sönüyor. Halil’in ensesinden terler boşalıyor. Heyecanla küreğe sarılıyor. Kazmaya başlıyor. Hava soğuk. Halil’e vız gelir. İşini tutkuyla yapıyor. Kazdıkça toprağın kokusunu içine çekiyor. Yalnız başına bu tepede olmak, gün ağarırken toprağı kazmak ve artan heyecanını iliklerine kadar duyumsamak onu dünyanın geri kalanından ayırıyor. Küreğin bir süre sonra yalnızca bir karışlık boyu görülüyor. Halil alnına düşen kumral saçlarını dirseğiyle geriye itiyor. Kemikli suratı ortaya çıkıyor. Kim bilir kaç tanesi toprağın altında onu bekliyor asırlardır. Likyalıyım demeye dili varmıyor ama ne fark eder. Kürek saplandı şimdi. Halil toprağa eğiliyor, elleriyle toprağı eşeliyor. Üç sikke yan yana Halil’in avucunun içinde dizili, gözlerinin ışığını çekiyorlar. Parmaklarıyla temizliyor Halil sikkeleri; toprağın yumuşaklığı sikkelerin yüzyıllardır gösterdiği direnci kırıyor sanki. Halil heybesine uzanıyor, içinden bir karton kutu çıkarıyor. Sikkeleri içine koyarken içinden sayıyor bir, iki, üç. Sonra detektörü yeniden tutuyor toprağa. Kırmızı sinyal yanıp sönüyor. Halil kazmaya devam ediyor. Bugün evde incelerim, hafta içinde de müzeye götürürüm diye geçiriyor içinden. Artık almazlarsa onların bileceği iş, bak elin gâvuru ne güzel anlıyor, iyi para da veriyor. Halil’in suratına bir gülümseme yayılıyor. O nemrut suratlı arkadaşı Ali yüzünden jandarmaya yakalanmışlardı tam bir yıl önce. O günden beri ilk kez bu tepeye geliyor.
Halil içerde altı ay yatmıştı. Karısı ve çocuğunu köyde bırakmak Halil’i yıkmıştı ama ne yapsın onun da tutkusu buydu işte. Keşke, demişti kodeste yatarken arkadaşına, şu bizim yaptığımızı devlet üstlense de biz de böyle zor durumlara düşmesek. Nasıl demişti arkadaşı, ya demişti Halil, anlasana nasıl haritacılar var hani harita memurları, biz de işte maaşla falan… Arkadaşı Halil’e hak vermişti. Tabii ya, bizden başka ilgilenen mi var bu canına yandığımın sikkeleriyle. Halil detektörle kendini hayal edebiliyordu. Örneğin bir sikke departmanını pekâlâ idare edebilirdi. Likya’yı avucunun içi gibi bilirdi. Sikkeleri tanırdı, motifleri, figürleri bilirdi. Hem yazık oluyordu. Yabancılara gidiyordu bu sikkeler, onların müzelerini, evlerini süslüyordu. Ne olurdu şöyle sıkı bir maaşla çalışsaydı sanki? Köydekileri de seferber ederdi. Halil’in böyle idarecilikle falan alakası yoktu ama işte birkaç kişiyi tanıyordu departmanda çalışabilecek. Hem öyle fazla insana da gerek yoktu zaten. İş fazla bölünmezdi, küçük bir grup bu departmanda çalışır, detektörleri her daim yanlarında olurdu. İtfaiyeciler gibi diye düşündü Halil. Haftanın üç günü arazi çalışması yapılır, iki günü sikkeler dönemlerine göre tasnif edilir, müzeye teslim edilirdi. Ha belki müzeler de özelleştirilmeliydi, o zaman en iyi fiyatı verene bırakılırdı sikkeler. Jandarma sorunu da böylece ortadan kalkmış olurdu. Zaten o arkeoloji profesörü de kendisine hak vermemiş miydi? Hem kim taban tepiyorsa bunca, sikkeler onun sayılırdı. Evine götürüp süs diye dizmiyordu ya onları. Hatice’yi köyden kaçırdığında ona güzel bir gümüş sikke vermişti; sikkenin önyüzünde Athena’nın başı, arkayüzünde ise yine başka bir portre vardı. Hatice çok mutlu olmuştu. Öteki kızlara da benzemezdi zaten Hatice. Öyle sikkelerde falan gözü yoktu. Halil çok seçici davrandığını bir kez daha düşünmüştü kodeste yatarken. Hatice onu tabii ki beklemişti bunca ay. Halil ve Hatice birbirleri için yaratılmışlardı. Halil bundan bir kere bile şüphe duymamıştı.
Son sikkeleri de temizledikten sonra onları da kutunun içine koydu. Heybesini omzuna taktı, küreği yüklendi. Gün ağarmıştı. Eve dönerken belki bir gün tapınak falan bulurum yer altında, ne bileyim belki hamam falan, onları da satın almak isteyen biri çıkar muhakkak diye düşündü. Tabii jandarmaya yakalanma riski her zaman olacaktı ama olsun, insanın bir tutkusu olması her şeye değerdi.