Halil elindeki detektörle tepe başında duruyor şimdi. Kırmızı sinyal
yanıp sönüyor. Halil’in ensesinden terler boşalıyor. Heyecanla küreğe
sarılıyor. Kazmaya başlıyor. Hava soğuk. Halil’e vız gelir. İşini tutkuyla
yapıyor. Kazdıkça toprağın kokusunu içine çekiyor. Yalnız başına bu tepede
olmak, gün ağarırken toprağı kazmak ve artan heyecanını iliklerine kadar
duyumsamak onu dünyanın geri kalanından ayırıyor. Küreğin bir süre sonra
yalnızca bir karışlık boyu görülüyor. Halil alnına düşen kumral saçlarını
dirseğiyle geriye itiyor. Kemikli suratı ortaya çıkıyor. Kim bilir kaç
tanesi toprağın altında onu bekliyor asırlardır. Likyalıyım demeye dili
varmıyor ama ne fark eder. Kürek saplandı şimdi. Halil toprağa eğiliyor,
elleriyle toprağı eşeliyor. Üç sikke yan yana Halil’in avucunun içinde
dizili, gözlerinin ışığını çekiyorlar. Parmaklarıyla temizliyor Halil
sikkeleri; toprağın yumuşaklığı sikkelerin yüzyıllardır gösterdiği direnci
kırıyor sanki. Halil heybesine uzanıyor, içinden bir karton kutu çıkarıyor.
Sikkeleri içine koyarken içinden sayıyor bir, iki, üç. Sonra detektörü
yeniden tutuyor toprağa. Kırmızı sinyal yanıp sönüyor. Halil kazmaya
devam ediyor. Bugün evde incelerim, hafta içinde de müzeye götürürüm
diye geçiriyor içinden. Artık almazlarsa onların bileceği iş, bak elin
gâvuru ne güzel anlıyor, iyi para da veriyor. Halil’in suratına bir gülümseme
yayılıyor. O nemrut suratlı arkadaşı Ali yüzünden jandarmaya yakalanmışlardı
tam bir yıl önce. O günden beri ilk kez bu tepeye geliyor.
Halil içerde altı ay yatmıştı. Karısı ve çocuğunu köyde bırakmak Halil’i
yıkmıştı ama ne yapsın onun da tutkusu buydu işte. Keşke, demişti kodeste
yatarken arkadaşına, şu bizim yaptığımızı devlet üstlense de biz de böyle
zor durumlara düşmesek. Nasıl demişti arkadaşı, ya demişti Halil, anlasana
nasıl haritacılar var hani harita memurları, biz de işte maaşla falan…
Arkadaşı Halil’e hak vermişti. Tabii ya, bizden başka ilgilenen mi var
bu canına yandığımın sikkeleriyle. Halil detektörle kendini hayal edebiliyordu.
Örneğin bir sikke departmanını pekâlâ idare edebilirdi. Likya’yı avucunun
içi gibi bilirdi. Sikkeleri tanırdı, motifleri, figürleri bilirdi. Hem
yazık oluyordu. Yabancılara gidiyordu bu sikkeler, onların müzelerini,
evlerini süslüyordu. Ne olurdu şöyle sıkı bir maaşla çalışsaydı sanki?
Köydekileri de seferber ederdi. Halil’in böyle idarecilikle falan alakası
yoktu ama işte birkaç kişiyi tanıyordu departmanda çalışabilecek. Hem
öyle fazla insana da gerek yoktu zaten. İş fazla bölünmezdi, küçük bir
grup bu departmanda çalışır, detektörleri her daim yanlarında olurdu.
İtfaiyeciler gibi diye düşündü Halil. Haftanın üç günü arazi çalışması
yapılır, iki günü sikkeler dönemlerine göre tasnif edilir, müzeye teslim
edilirdi. Ha belki müzeler de özelleştirilmeliydi, o zaman en iyi fiyatı
verene bırakılırdı sikkeler. Jandarma sorunu da böylece ortadan kalkmış
olurdu. Zaten o arkeoloji profesörü de kendisine hak vermemiş miydi?
Hem kim taban tepiyorsa bunca, sikkeler onun sayılırdı. Evine götürüp
süs diye dizmiyordu ya onları. Hatice’yi köyden kaçırdığında ona güzel
bir gümüş sikke vermişti; sikkenin önyüzünde Athena’nın başı, arkayüzünde
ise yine başka bir portre vardı. Hatice çok mutlu olmuştu. Öteki kızlara
da benzemezdi zaten Hatice. Öyle sikkelerde falan gözü yoktu. Halil çok
seçici davrandığını bir kez daha düşünmüştü kodeste yatarken. Hatice
onu tabii ki beklemişti bunca ay. Halil ve Hatice birbirleri için yaratılmışlardı.
Halil bundan bir kere bile şüphe duymamıştı.
Son sikkeleri de temizledikten sonra onları da kutunun içine koydu. Heybesini
omzuna taktı, küreği yüklendi. Gün ağarmıştı. Eve dönerken belki bir
gün tapınak falan bulurum yer altında, ne bileyim belki hamam falan,
onları da satın almak isteyen biri çıkar muhakkak diye düşündü. Tabii
jandarmaya yakalanma riski her zaman olacaktı ama olsun, insanın bir
tutkusu olması her şeye değerdi.
|