| İnsanlar Neden Dedektif Romanları Okurlar?
|
| |
|
Yıllardır dedektif romanlarından söz edildiğini duyarım. Aşağı yukarı
tanıdığım herkes onları okuyor ve bu kitaplar hakkında içine dahil olmayı
başaramadığım uzun tartışmalar yürüyor gibi. Bana hep Woodrow Wilson’dan
W.B. Yeats’e kadar çağımızın en ciddi kamusal figürlerinin çoğunun bu
kurgu biçiminin tutkunu olduğu anımsatılır. Pek hoşuma gitmeyen birkaç
Chesterton hikâyesi dışında, Sherlock Holmes’un erken dönem taklitçilerinden
bu yana dedektif romanı okumamıştım. Okuduğum taklitçi, Düşünen Makine
adında bir karakter icat eden ve bu karakter hakkındaki öykülerinin ilk
cildini 1907 yılında yayımlayan merhum Jacques Futrelle idi. Oniki yaşımda
bu edebiyat biçiminden sıkıldığımı hissetmeye başlamış, Sherlock Holmes’un
beni büyülemesine karşın, Düşünen Makine’den sıkılmış ve onu terk etmiştim.
Kısa bir süre önce değişik popüler kitap türlerini örneklemeye başladığımdan
beri, üretim hacmiyle baş etmek için kitap dergilerinin özel editörler
istihdam etmek zorunda kaldıkları bir ölçekte üretilen ve olağanüstü
popülerleşen bu kurgu türünün örneklerini incelemem gerektiğini düşünüyordum.
Okuduklarımın ortalamanın üzerinde kitaplar olacağından emin olmak için,
mütehassısların özellikle saygı duyduğu yazarların yeni kitaplarını bekledim.
Rex Stout’un Nero Wolfe öykülerinin son cildi Not Quite Dead Enough (Yeterince
Ölü Değil) kitabıyla işe başladım.
Bulduğum şey beni oldukça şaşırttı ve hevesimi kırdı. Kitabın, aşağı
yukarı kırk yıl önce Jacques Futrelle’in ürettiğinden daha büyük bir
sadakatla eski Sherlock Holmes formülünü yeniden ürettiğini gördüm. Her
şeyden önce başkalarıyla kıyas kabul etmez, emsalsiz bir özel dedektif
vardı. Kokain ve viyolin müptelası olmasına karşın, her daim entelektüel
yetenek ve dehasını kullanmaya hazır olan Holmes gibi, Nero Wolfe da,
üstün zekâlı, resmi ve törensel davranışlara meraklı bir adamdır. Kinayeli
konuşma ve egzantrik alışkanlıkları olan dedektif, orkide yetiştirme
ve gurme yemeklerin müptelasıdır. Kahramanın yanında da ona hayran olan
çömezi vardır. Azıcık kalın kafalı Scotland Yard müfettişi Lestrad, karşımıza
Polis Departmanı’nın şaşkına dönmüş, enerjik müfettişi Müfettiş Cramer
olarak karşımıza çıkar. Aşağı yukarı tek fark, ince ve hareketli bir
adam olan Holmes’un yerine, Nero Wolfe’un şişman ve uyuşuk bir adam olmasıdır.
Canileri intihar etmeye zorlamaktan hazzeden Holmes’un aksine Wolfe onları
adalete teslim etmekten hoşlanır. Thirty-fifth Street West’in uzak köşelerindeki
evinde kendisine daima eşlik eden birası ile koltukta sadizmin tadını
çıkaran Nero Wolfe’un sessiz geceleri ve zengin yemeklerinden hoşlandım.
Rex Stout’un kitabını oluşturan iki öykü Not Quite Dead Enough (Yeterince
Ölü Değil) ve Booby Trap (Bubi Tuzağı) beni hayal kırıklığına uğrattı.
İki öykü de, alışılagelmiş öykülerden daha kısaydı. Bu öykülerde büyük
dedektif, ordu için ciddi bir askeri eğitimden geçtiğinden dikkatini
asıl mesleğine veremiyordu. Bu nedenlerle sözünü ettiğim öykülerin, yazarın
bu türde verdiği örneklerin en iyisi olmayabileceği sonucuna vardım.
The Nero Wolfe Omnibus (Bütün Nero Wolfe Öyküleri) kitabında yer alan,
daha önce yazılmış iki öyküyü de okudum: The Red Box (Kırmızı Kutu) ve
The League of Frightened Men (Korkmuş Erkekler Cemiyeti).
Her iki öykü de bana umut ettiğim heyecanı vermekten uzaktı. Daha sonraki
hikâyeler yarım yamalak ve derinlikten yoksun ise, bunlar da karman çormandı.
Öyküler hiçbir yere ulaşmayan ve hikâyede gerçek hiçbir işlevi olmayan
bölümlerle doluydu. Sherlock Holmes’a dönüp baktığım zaman Nero Wolfe’un
orijinalinin ne kadar uzak ve soluk bir kopyası olduğunu gördüm. Conan
Doyle’un eski hikâyelerinde mizah, şık at arabalarının masalsı şiiri,
Londra’nın kasvetli kulübeleri ve yalnız taşra malikâneleri vardır ki,
Rex Stout’un öykülerinin arka planını oluşturan modern New York’ta bunları
taklit etmesinin yolu yoktur. Sürprizler bile orijinal metinde daha eğlencelidir;
Sherlock Holmes’da en azından tavanı aşağı inen bir yatak odanız, hizmetkârların
zilinden aşağı inen eğitimli bir yılanla karşılaşırsınız. The League
of Frightened Men (Korkmuş Erkekler Cemiyeti) adlı öyküde zeki akıllıca
bir psikoloji numarası kullanılsa da – gizemli sorunun cevabı genellikle
ne beklenmedik ne de hayal mahsulüdür. Birkaç tane eğilmiş paslı çivinin
altındakini bulmak için, talaş yutarak çok sayıda sandığı açmak zorunda
olduğum hissine kapılmaya başladım. Dedektif romanlarının, romanın tanıtım
ve değerlendirme yazılarını hazırlayan eleştirmenlerin gizemin çözümünü
kamuya açıklamasını yasaklayan gelenekten yararlanarak haksız kazanç
sağladığı gibi beni dertlere sevk eden bir inanç beslemeye başladım.
Bu gelenek hem kurgunun önemli bir bölümünün anlamsızlığının gizlenmesine
yarıyor, hem de dedektif romanı yazarlarının başka hiçbir türün yazarına
nasip olmayan türden bir korumadan yararlanmasını sağlıyor. Sırrın açığa
çıkacağı beklentisiyle gerilim yaratmak zor değildir; ama okurda beklediğine
değdiği hissini uyandıracak kadar dâhice, pikaresk ya da eğlendirici
bir suç işleme yolu bulmak için biraz yetenek gereklidir. Rex Stout’un
yanlış izler, ipuçları ve bitmek tükenmek bilmeyen sapmalarla gizlediği
asıl sır, ancak kitabın son bölümünün boşluklar bıraktığı anlaşıldığında
ölçeği kavranabilen hayal gücü yoksunluğudur.
Uzmanlar, devam ettirilen Doyle geleneğinin, dedektif romanının yaygınlaştığı
on yıllar boyunca dedektif romanı janrında yapılanların hepsini veya
türün en iyilerini de kapsamadığı düşüncesindedirler. Bulmaca içeren
dedektif romanları da vardı; bana bu türün Agatha Christie’nin öykülerinde
yaratıcılığın doruklarına ulaştığı yönünde güvence de verilmişti. Böylece
Agatha Christie’nin Death Comes As the End adlı yeni kitabıyla beni oyuna
getirdiğini itiraf etmeliyim. Katilin kim olduğunu tahmin edemiyor, kitabı
okumaya ve katili tahmin etmeye teşvik ediliyordum. Kitabın sonunda katilin
kim olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Ama Agatha Christie’den hiç hoşlanmadım,
umarım hayat boyu onun bir kitabını daha okumak zorunda kalmam. Bu noktada
muhtemelen Death Comes As the End kitabında anlatılan öykünün MÖ 2000
yılında Mısır’da geçtiğini ve kitabın yazarın tipik eserlerine tam da
benzemeyen Lloyd C. Douglas türü bir tadı olduğundan da bahsetmeliyim
kuşkusuz. (“Güneşin altında kayığın içine kucağında küçük Teti ile serilip
uzanırken, Nil üzerinde beraber yelken açmak, balık tutmak ve gülmek
için Khay yoktu artık.”) Yazım tarzının aşırı duygusallığı ve bayağılığı,
kitapları okumayı edebi açısından imkânsız hale getiriyordu. Sırf sorunun
çözüldüğünü görmek için baştan sona bu tür bir kitabı okuyamazsınız.
İkiboyutlu bir evrende bile kendi başlarına var olmalarına izin verilmeyen,
kitabın hangi bölümünde ya da zaman çizelgesinin hangi dakikasında olduğunuza
bağlı olarak güvenilir veya tekinsiz görünmesi, kuşku uyandırmak için
yapmacık davranması gereken karakterlere ilgi duyamazsınız. Anlatılan
suç öykülerinde karakterler geliştirmeye çalışan ve belli bir tarzda
Nero Wolfe ve Archie Goodwin karakterlerini yaratan Bay Stout’un durumunda,
bunu oldukça rahatsız edici bulmuştum. Ama Mrs. Christie Mr. Stout’tan
daha uzmanlaşmış olduğundan ve çözülmesi gereken bulmaca üzerinde daha
az zaman harcaması gerektiğinden, insanı alakadar eden öyküleri ya tümüyle
bertaraf etmek ya da metni bu öykülerin oldukça tatsız parodisiyle doldurmak
zorunda kalıyor. Yeni romanında gerilimin üç aşamasında kendisine yarar
sağlayacak kuklalar üretmek zorunda: ilk önce kimin öldürüleceğini, daha
sonra kimin cinayetleri işlediğini, son olarak da kadın kahramanın iki
adamdan hangisiyle evleneceğini önceden kestiremiyor olmanız gerekli.
Bütün bu oyunlar, sihirbazın dikkatinizi kartlardan uzaklaştırmak için
kullandığı garip ve gereksiz el hareketlerine benziyor. Oyunlar, bir
sihirbazlık gösterisi gibi sizi hafifçe şaşırtıp, hafifçe eğlendirebilir.
Ama Death Comes as the End gibi bir gösterideki konuşmalar sürekli sıkıcı
ve bir kâğıt oyununun zarafetinden yoksundur.
Edebiyatın çok sayıda kişinin ilgisini çekiyor gibi gözüken bir alanına
haksızlık edebileceğimden korkarak, Alexander Wollcott’un “Amerika’nın
ürettiği en iyi dedektif romanı olarak nitelendirdiği” ve yayımlanmasından
itibaren Dashiel Hammett’in Jimmy Durante’nin deyimiyle “entelektüellerin
baş tacı” olmasına yol açtığı için bu alanın klasiklerinden biri olduğunu
varsaydığım Malta Şahini’ni okudum. Ama 1930 yılında neyi baş tacı ettiklerini
düşündüklerini anlamak zordu doğrusu. Mr. Hammett, Pinkerton dedektifi
olarak gerçek bir deneyimin avantajına sahipti. Hammett, Sherlock Holmes’un
eski formülü ile gangesterlere ilgi duymanın moda olduğu günlerde okurların
yeni bir biçimde ürpermesini sağlayan yeraltı dünyasının soğuk zulmünü
kaynaştırmıştı. Ama bunun ötesinde, öyküye hayali bir yaşam kazandırma
becerisinden yoksundu. Yazar olarak yeri, Rex Stout’un mertebesinin de
altındadır, tıpkı Rex Stout’un James Cain’in altında olduğu gibi. Malta
Şahini, her gün günümüz gazetelerinde güçlü çene yapılı kahraman ile
kaşarlanmış güzel maceraperest kadının iniş ve çıkışlarla dolu maceralarını
izlediğiniz çizgi dizilerin pek de üstünde görünmüyor.
Dedektif romanının T.S. Eliot ve Paul Elmer More’un hissettiği ve benim
hissetmeyi başaramadığım büyüsü nedir? Hayal gücü ile dolu bir kurgu
eseri olarak bana tümüyle ölü gibi gözüken bir tür bu. Graham Greene’ın
hayranlarının iddia ettiği gibi, casus romanları şiirsel olanaklarını
ancak şimdi gerçekleştiriyor olabilir; psikolojik dehşet duygusunu sömüren
cinayet romanları ise tümüyle farklı bir konudur. Ama gerçek anlamıyla
dedektif öyküsü en iyi ürünlerini ondokuzuncu yüzyılın sonunda vermiştir.
Edgar Allan Poe’nun mantıksal çıkarsama yoğunluğunun bir kısmını M. Dupin’e
aktardığı, Dickens’ın sunduğu gizemleri toplumsal ve ahlaki önem taşıyan
konularla zenginleştirdiği, sırrın çözümünün cidden söylemek istediği
bir şeyin dışavurumcu sembolü olduğu bu dönemden sonra dedektif romanı
gerilemeye başlamıştır. Yine de dedektif romanı okur üzerindeki etkisini
korumuş, hatta iki dünya savaşı arasındaki yirmi yılda öncesinden daha
da popüler hale gelmiştir. Bu durumun ciddi bir nedeni olduğuna inanıyorum.
Bu yıllarda dünya, her şeye işleyen yaygın bir suçluluk duygusu ve sorumluluk
sahibini nihai olarak saptamak mümkün olmadığı için kaçınılması imkânsız
gibi gözüken ve her an gerçek olabilecek bir felaket korkusunun egemenliğindeydi.
İlk günahı kim işlemişti ve bir sonraki günahı işleyecek olan kimdi?
Romanlarda ikinci cinayet daima beklenmedik bir anda, soruşturmanın devam
ettiği bir noktada işlenir; Nero Wolfe’un öykülerinin birinde cinayet
tam da büyük dedektifin ofisinde işlenir. Herkes şüphelidir ve caddeler
kime sadık olduğunu bilemediğimiz pusuda ajanlarla doludur. Hiç kimse
suçsuz değildir; hiç kimse güvende değildir; sonuçta katil saptandığında
hissedilen duygu rahatlamadır – ne de olsa katil sizin ya da benim gibi
normal bir insan değildir. Katil, meslek erbabının “George Gruesome”
olarak tanıdığı kötü kahramandır. Katil, yanılması imkânsız bir Güç,
suçun kimin üzerinde kalması gerektiğini çok da iyi bilen mağrur ve her
şeyi bilen dedektif tarafından yakalanmıştır.
(E. Wilson, A Literary Chronicle:
1920-1950, 1952)
İngilizceden çeviren: İdil Eser
|