Nasıl, Neden, Kim?

Güven Turan


Nedir suç? Neler suç sayılır? Bu iki sorunun açık, uzlaşımsal bir yanıtını kolay kolay veremeyiz. Çağa göre, ülkeye göre, topluma göre, kültüre göre değişecektir verdiğimiz tanımlar. Kimi çağlarda kimi toplumlarda örneğin hırsızlık bir beceri iken, övülürken, kimi çağ ve toplumlarda el kesmeye kadar uzanan bir suçtur. Gene de, kurban töreni, savaş, adaletin yerini bulması dışındaki bir insan öldürme, en büyük suçtur, asal suçtur hemen hemen bütün çağlarda ve bütün toplumlarda. Öyle ki bir an için bütün diğer suçları unutup, tek suç insan öldürmektir, diyebiliriz. Hem Kitabı Mukaddes’in Ahti Atik bölümünde, ilk suç anlatısı da Habil’le Kabil’in öyküsü değil midir? Dostoyevski, batı edebiyatının ilk büyük suç romanına Suç ve Ceza adını boşuna vermemiştir elbette. Gerçi bu romanda suçlu daha başından bellidir, suç bellidir ama gene de suçun ispatı adına, suçluya ulaşmaya çalışan biri vardır: Polis. Aynı şekilde, Victor Hugo da suç-suçlu-polis üçgeni içinde kurmuştur büyük romanı Sefiller’i. Gene de bu iki roman gerçekçi romanın, sosyal içerikli romanın birer örneği kabul edilir. Ondokuzuncu yüzyılda temeli atılan yeni bir anlatı türünün, hatta, bugün bile edebiyatın bir alt türü kabul edilen “suç romanları”nın, “suç öyküleri”nin öncüsü olma şanı da Edgar Allan Poe’ya verilir. Bu “suç romanları”, “suç öyküleri” nedir? Nasıl tanımlanmalıdır?
Tanımından önce adından çıkıyor sorunlar: Polisiye roman, cinayet romanı… Türkiye’deki adları. Doğumu Amerika olduğu, İngiltere’de büyüdüğü için, oralarda daha çok adı var: Dedective Fiction, Crime Fiction, Police Novel, Hard-boiled Fiction, “Whodunit”… Fransızlar buna bir de “Roman noir” adını veriyorlar. Eh, ne de olsa, İngiltere ve Amerika’dan sonra, türe en iyi kahramanları ve örnekleri sunma gururu Fransızlarındı yakın zamana dek. En çok da gene onlar basıp tüketiyorlardı bu tür romanları. Bizdeki her iki ad da, türün tanımına en çok uyan adlar. Elbette bir polisiye romanda, polisten önce, suç vardır. Bu suç da cinayettir hemen hemen her zaman… (İstisnalar kaideyi bozmaz!)
Polisiye/Cinayet romanlarının tarihçesine girmeden, seçkin örnekleri sunmadan, bir romanı bu türe sokan temel özellikler, olmazsa olmazlar neler, bir onu irdeleyelim. Önce geleneksel öğeleri sıralayalım: 1) İlk bakışta mükemmel görünüşlü bir cinayet (cinayetler çoğalabilir, önemli olan ilkidir), 2) Bütün delillerin suçladığı gerçekte masum bir sanık adayı, 3) Beceriksiz polislerin sapla samanı birbirine karıştırması, 4) Dedektifin üstün gözlem ve zekâ gücüyle cinayetin özüne inmesi, 5) Dedektifin beklenmedik bir sonuca ulaşıp, gerçek katili ya da katilleri ve suçun gerçek oluşumunu ve nedenini ortaya çıkartması… Yıllar yılı bu kalıp üzerine yazılan romanlarda sonraları, değişiklikler olmuş, örneğin dedektif, polis gücünden gelmiş, ama gene de herşeyi birbirine karıştıran polis(ler) pek ortadan kalkmamıştır. Ünlü İngiliz şairi W.H. Auden’ın formülü ise şöyle: “Bir cinayet işlenir; pek çok kişiden şüphe edilir; bütün şüpheliler bir kişi kalıncaya kadar elenir; kalan, katildir; tutuklanır ya da ölür.” Aslına bakarsanız, formül daha da kısaltılabilir: Bir cinayet, bir katil ve katili bulup çıkartan kişi! Hah, işte bu sac ayağında en önemli kişi, işte şu sonuncu kişidir: Katili bulan kişi. Bu kişi hem ad, hem kimlik alma bakımından, roman türü kadar çok yönlü, çok boyutludur. Genel olarak ona, “dedektif” deniyor. Kelime İngilizce’den, “Dedective”den gelmekte. Kelimenin kökü “Dedect” ve “meydana çıkartmak, keşf etmek, sezmek” anlamlarını taşıyor. Yani kelimenin anlamı, kişinin yaptığı işe uygun. Dedektifler bulup çıkartırken en çok “dedüksiyon” yani tümdengelim ve “intuition” yani sezgi yöntemlerini uygularlar. Yani ağırlıklı olarak akıllarını kullanırlar. Ne var ki, Türkçede yetmişlere kadar, bir de “hafiye” kelimesi kullanılmıştır. Hatta, bu kelime daha yaygındır. Bu kelimenin anlamında “gizli”lik yatar ve kelime, yanılmıyorsam II. Abdülhamit zamanında, aydınları izleyip, onlar hakkında rapor yazanlar için kullanılmaya başlanmış sonra, üniformalı olmayan bütün polis takımı için kullanılmış ve nasıl olmuşsa, dedektifin yerini almış… Garip çünkü, dedektiflerin gizlisi saklısı yoktur, olay yerinde ellerini kollarını sallaya sallaya gezerler, kovulsalar, sövülseler hatta zaman zaman dövülseler de ortadan çekilmezler! Kim midir onlar? Hadi onların tanımını, polisiye/cinayet romanların kısa tarihçesi içinde yapalım.
Edebiyat tarihçileri, yukarıda da belirttiğim gibi, türün başlatıcısı olma onurunu Edgar Allan Poe’ya verirler. Poe, Nisan 1841’de yayımlanan “Morg Sokağı Cinayeti” öyküsü ile ilk gerçek anlamda cinayet anlatısı türünü ve bu öyküdeki Chevalier Dupin karakteriyle de ilk gerçek dedektifi yaratmıştır. Dupin’in yanında bir de arkadaşı vardır, o kişinin bütün yaptığı yaşanılan öyküyü anlatmak ve garip sorular sormaktır. Sir Arthur Conan Doyle ilk süper dedektifi, Sherlok Holmes’u yaratırken yanına Doktor Watson’u da ekleyerek, Poe’nun izinden gitmiştir. Holmes’lu ilk roman 1887’de yayımlanan A Study in Scarlet’tir (Kızıl Oda). Holmes, anlatı dedektiflerinin en parlağı olduğu kadar en garibidir de…
1908’de Mary Roberts Rinehart The Circular Staircase’ı (Döner Merdiven) ve G.K. Chesterton da 1911’de The Innocence of Father Brown’ı yayımlayarak, türe hem Holmes dışında farklı kişilikli dedektifler hem de saygınlık kazandırırlar. Ayrıca, Mary Roberts Rinehart, cinayet/polisiye romanlarında kadın yazar hakimiyetinin de ilk ciddi öncüsüdür.
1920’ler ve 1930’lar dedektif romanının ve dedektiflerin altın çağıdır. 1920’lerde çeşitli “kilitli oda” temalarıyla John Dickson Carr, yazarı kadar ünlü Hercule Poirot’su ve Miss Marple’yla Agatha Christie, Lord Peter Wimsey karakteriyle Dorothy L. Sayers, Philo Vance’ıyla S.S. Van Dine, olayları kendi ağzından naklettiği için yazarı da kendiymiş gibi görülen Ellery Queen (oysa Frederic Dannay ve Manfred B. Lee yaratmıştır onu) bugün bile zevkle okunan yazarlar ve cinayetleri çözüşleri hayranlığımızı kazanan dedektiflerdir.
1930’larda tür, değişim göstermeye başlar. Öncelikle etkili yazarları İngiltere’de değil, Amerika’da ortaya çıkar. Mekân da (gerçekte polisiye romanlarda en az önemli unsurdur) sakin İngiliz kasabaları, büyük malikanelerden Los Angles, Chicago, New York gibi büyük kentlere, “asfalt ormanlara” kayar ve “noir” (kara) türü derinleştirir. Dedektifin özellikleri de değişmiştir. Artık ne meraklı bir evde kalmış kızdır dedektifimiz ne herşeye burnunu sokan bir yabancı. Dedektifimiz genellikle Amerikalıların “private eye” dedikleri, “özel hafiye”dir. Genellikle eski bir polistir, polislik mesleğini bırakmıştır, (Amerikan hukuk sisteminin ilginçliği yüzünden bu kişi bir avukat da olabilir. Amerika’da avukatlar delilleri toplama ve mahkemeye sunma hakkına sahiptirler), bir büro açmıştır ve kendisine başvuranlara masraf artı gündelik ücret karşılığı yardımcı olmaktadır. Bu kişiler “herşeyi yaparlar” kayıp kişileri ararlar, suçlanan kişinin suçsuz olduğunu ispatlayacak delil ve şahitleri bulurlar, gerçek suçluları ortaya çıkartırlar, güzel zengin kızları kötü adamlardan korurlar, vs, vs... Kahramanlarımız, prensip sahibi, sert kişilerdir. Suça ortak olmaz, işlerini belli bir bedel karşılığında yaparlar ama satın alınmazlar, şantajcılardan, para için çapkın koca ya da karı takipçiliğinden nefret ederler, bunları yapan “hafiye”lerden de hiç mi hiç hoşlanmazlar. Onların bu karakterleri (1930’ların sosyal ortamı, ki büyük ekonomik çöküş yıllarıdır, suçun örgütlendiği yıllardır) “hard-boiled” yani “katı” adıyla anılmalarına da neden olmuştur. Roman dili de değişmiş, romanda cinsellik, argo konuşma, şiddet yaygınlık kazanmıştır.
Türün piri, Dashiell Hammett’dir. Hammett, Continental Op adlı bir dedektiflik bürosunda çalışan orta yaşlı, şişman, adsız dedektifini Red Harvest (1929), The Dain’s Curse (1929), The Blood Money (1943) adlı romanlarında kullanır. The Maltese Falcon’da (1930) Sam Spade’ı yaratır. Hammett’in başyapıtı kuşkusuz politik bir içerik de taşıyan The Glass Key’dir (1931). Bu arada, Hammett’in Pinkerton dedektiflik bürosunda çalışmış olduğunu da anımsayalım. Polisiye olsun olmasın, gerçek bir roman ustası olan Raymond Chandler ve dedektifi Philip Marlow’dan başka, gene bir roman ustası olan James M. Cain, Jim Thompson (özellikle, öykünün katil bir şerif yardımcısının kendi ağzından anlattığı The Killer İnside Me –İçimdeki Katil–), Atları da Vurarlar yazarı Horace McCoy, dönemin ve kara/katı polisiye türünün belli başlı adları olarak bugün de en çok okunan polisiye yazarlarıdır. Aynı dönemde, Türkiye’de 1950’li yıllarda bir fırtına gibi esen, yazdığından çok adına çıkmış kitap bulunan (bu bir Türk pazarlama dehası örneğidir) Mike (Mayk) Hammer’iyle Mickey Spillane, Ross Macdonald, Eric Stanley Gardner, Rex Stout, polisiye romanlarında Nicholas Blake adını kullanan İngiliz şair ve yazar Cecil Day-Lewis, Margery Allingham (dedektifi Albert Campion’u unutmamak gerekir)… Bu liste uzar gider ama biz, Fransa’ya uzanalım ve Komiser Maigret’yi ilk kez 1931’de yayımlanan bir kitabında ortaya süren George Simenon’u taktim edelim! Diğer polisiye yazarlarının sık sık kahraman değiştirmelerine karşın, Simenon, Maigret’yi 1972’de yayımladığı Maigret et Monsieur Charles romanına kadar yaşatır. Maigret, bir karakolda görev yapan gerçek bir komiserdir. Şişman, evine ve karısına düşkün, orta yaşlı, hüzünlü bir kişi… Ama kahramanı sıradan polis olan polisiye roman kahramanlarının da en burjuvası, en efendisi… Çünkü 1950 sonlarından başlayarak, karakol polisleri polis romanlarında yerini almaya başlamıştır. John Creasey, Ed McBain, Nicolas Freeling buna öncülük etmişlerdir… Liste uzatılabilir. Günümüze kadar getirilebilir. Haydi, günümüzde yazmayı sürdüren, cinayet/polisiye yazarlarından belli başlılarını, adından şimdiye kadar bahsetmediklerimizi sıralayarak, devam edelim: Patricia Highsmith (özellikle Yetenekli Bay Ripley’den başlayarak psikopat bir katili romanlar boyu yakalatmadan okutma becerisini kaç yazar gösterebilir?), Chester Himes, Lawrence Block, Sue Grafton (ABC’li romanlarıyla Türk okuru da tanıştı), John D. MacDonald, James Ellroy, Martha Grimes, P.D. James, Ruth Rendell…
Daha ondokuzuncu yüzyıl sonundan başlayarak, cinayet/polisiye romanları Türkçeye çevrilip yayımlanmaya başlamıştır. Hatta, II. Abdülhamit’in bu türe düşkünlüğü, Avrupa’da yayımlanan romanları neredeyse günü gününe izleyip çevirttiği ve geceleri yatmadan önce kendisine okuttuğu çok bilinen bir sırdır! Gene de bunca sevilmesine ve okunmasına karşın Türkiye’de “yerli” cinayet/polisiye roman örneklerine yıllarca neden bu kadar az rastlandığı tartışma konusudur. Öneriler muhtelif: “Bizde cinayetler, bir amaç adına, ölçülü biçili yapılmaz ki, adam kızar, vurur; kıskanır vurur… Saklamaz da gizlemez de, gider teslim olur!” gibi sosyo-psikolojik bir yargıdan, “Türk polisi yakalar, dedektife ne lüzum var”a kadar uzanan pek çok neden sıralanabilir. Yıllar yılı, suç romanı denildiğinde, Server Bedii (ki Peyami Safa’nın takma adıdır), Ümit Deniz dışında başka ad çıkmamıştır kaydadeğer ortaya, Kemal Tahir’in Mayk Hammer’lerini ve Çetin Altan’ın daha çok polisiye parodisi olan yapıtlarını saymazsak. İçinde öldürme geçen roman çok ama her öldürme, polisiye romanı okurları için, cinayet bağlamında kabul edilmez. Örneğin Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli romanında Zebercet temizlikçi kadını boğarak öldürür ya, buna kim şu ele aldığımız tür bağlamında “cinayet” diyebilir ki? Son yıllarda bu görünüm değişmiş ve birden bire bir polisiye patlaması yaşanmaya başlanmıştır. Celil Oker, Mehmet Murat Somer (üstelik dedektifi de bir homoseksüeldir), Birol Oğuz, Armağan Tunaboylu, Alper Canıgüz, Can Giray, Nihan Taştekin (benim bildiğim bizdeki tek kadın suç yazarı… Oysa, anımsarsak, bu türün en sıkı yazarlarının kadınlar olduğunu da vurgulamamız gerek, bir kez daha)…
Bitirmeden, bu türün sevmeyenleri, onu fena halde aşağılayanları olduğunu da belirtelim. Bunların başında kuşkusuz, ünlü Amerikalı eleştirmen Edmund Wilson geliyor. “İnsan Neden Dedektif Hikâyesi Okur?”, özellikle de “Roger Ackroyd’u kimin öldürdüğü kimin umurunda?” adlı yazılarda verip veriştirir bu türe. Bu iki yazı da 1944’de çıkmıştır ve hayret Edmund Wilson, 1972’de eceliyle ölmüştür. Yoksa? En mükemmel cinayeti hiç kimse bilmiyor ki? Hiç kimse yazmadı ki?