Analar... ve Oğullar...

Gün Zileli


Yakın zamanlarda aramızdan ayrıldığını sandığım ‘68’in çilekeş annelerinden Muazzez Aktolga’nın anılarını iki türlü okumak mümkündür. Gerçekten de çok çile çekmiş, İstanbul’da yargılanmakta olan oğlu Münir Aktolga’yı ziyaret etmek için belki yüz kere Ankara-İstanbul yolunu arşınlamış, kar kış, sıcak soğuk demeden Mamak cezaevini belki otuz, Niğde Cezaevi’ni bir o kadar ziyaret etmiş, oralarda da çeşitli yokluklara, hakaretlere tahammül etmiş, üstelik, görüşlerinden dolayı sol kesimde itibarını kaybetmiş oğlunu her şeye rağmen savunmak zorunda kalmış, ne olursa olsun yüreğini ondan hiç ayırmamış, oğlunun yoğun okumaları için Türkiye’den ve dünyanın çeşitli yerlerinden, dar maddi olanaklarıyla getirttiği kitapları yedi buçuk yıl boyunca cezaevlerine taşımış bir annenin, bütün bu gidiş gelişlere ilişkin tuttuğu notlardan oluşturduğu bir kitap Muazzez hanımın anıları. Onu okurken, anne sevgisinin, anne yüreğinin ne demek olduğunu bir kez daha anlıyor, kendi analarımızı hatırlıyoruz. Sevginin, yüreğin, hiçbir baskı, hakaret, ayrılık, bilinmezlik, hüsran karşısında yenilmediğini bir kez daha görüyoruz. Oğlunun görüşlerini doğrulamak için gösterdiği umutsuz çabalar, bu uğurda içine düştüğü çelişkiler ne olursa olsun, dünyada değeri hiçbir şeyle tartılamayacak bu koskoca ana yüreğinin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Kitabı, bir de, Münir Aktolga’nın ve Muazzez hanımın daha sonra damadı olacak İrfan Uçar’ın (ilginçtir ki, Muazzez Aktolga, damadı İrfan Uçar’ın soyadını, bütün kitap boyunca bir kere dahi anmamıştır. Acaba bu, 12 Mart döneminde, solcular nezdinde kötü bir üne sahip olan İrfan Uçar’ı, bilinçsiz de olsa, gözlerden gizleme çabası mıdır?) 12 Mart döneminde geliştirdikleri ve daha sonra da savunmaya devam ettikleri görüşleri açısından okumak mümkündür. Muazzez Aktolga’nın, oğlu Münir Aktolga’nın kitaplarından yaptığı alıntılar, İrfan Uçar’ın ağzından naklettiği kimi anılar, Münir Aktolga’nın 1977 yılında Askeri Yargıtay’da yaptığı savunma ve yine Münir’in, annesinin kitabının sonuna yazdığı “Bu Son Söz Olmayacak” başlıklı bölüm, böyle bir okumayı mümkün kılmaktadır.
Münir Aktolga’yı ve İrfan Uçar’ı, daha 12 Mart öncesi dönemden, 1968’lerden tanırım [onlarla ilgili anılarım, Yarılma ve Havariler (İletişim, 2002) adlı kitaplarımda ayrıntılı olarak yer almaktadır]. Münir Aktolga ile, 1968 yılının Kasım ayında çıkmaya başlayan Aydınlık Sosyalist Dergi’nin Yazı Kurulu’nda birlikte çalııtık. Ciddi, okuyan, düşünen, lider vasıfları olan bir gençti. İrfan Uçar’la da, 1969 yılının sonunda seçilen, Atilla Sarp başkanlığındaki Dev-Genç Merkez Yönetim Kurulu’nda bir süre birlikte çalıştık. İrfan, o sıra, Dev-Genç Genel Sekreteriydi. Yoksul bir aileden gelen, ağırbaşlı, sorumlu bir insandı. 12 Mart döneminde, Elrom olayıyla ilgili olarak ele geçtikten sonra, ayakları patlayıncaya kadar korkunç bir işkence görmesine rağmen, ağzını açıp tek kelime söylememişti. Mamak cezaevine geldiğinde topallayarak yürüyordu. Ona, cezaevinde hepimiz sonsuz saygı gösteriyorduk.
Ne var ki, Dev-Genç duruşmalarından birinde söz alıp, bundan böyle devrimcilikle herhangi bir ilişkisi kalmadığını açıkladı ve mahkemeden, devrimcilerin muhtemel saldırılarına karşı korunması talebinde bulunarak hepimizi şok etti. Aynı dönemde, İstanbul’daki THKP-C duruşmalarında, Münir Aktolga da, “gençliğin aldatıldığını” ve demokrasinin gerçek temsilcisinin Süleyman Demirel olduğunu ileri süren açıklamalarda bulundu. Neydi meselenin esası? Bu çok değerli arkadaşlara ne olmuştu? Doğrusunu söylemem gerekirse, o günün hengâmesi içinde, bu iki gençlik önderinin enikonu teslimiyet ifade eden görüşlerini ayrıntıları ile inceleme fırsatı bulamamıştım. Muazzez Aktolga’nın aktardığı belgeler, anılar ve Münir Aktolga’nın, kitabın sonundaki yazısı yıllar sonra bu eksikliği gidermemi sağladı.
Münir Aktolga’nın görüşlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz: Kapitalist üretici güçler geliştikçe, burjuvazi ve işçi sınıfı kendiliğinden yok oluşa gitmekte, dolayısı ile kapitalizm kendiliğinden sınıfsız topluma doğru evrilmektedir. O halde, sınıfsız topluma ulaşmak için görev, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini desteklemek, onu engelleyen her türlü gericiliğe karşı mücadele etmektir. Türkiye’de, burjuva cumhuriyeti 1920’lerde, burjuva demokratik cumhuriyeti ise, Menderes’in iktidara geldiği 1950’lerde kurulmuştur. Demirel, kapitalist üretici güçlerin gelişmesini, dolayısıyla demokrasi cephesini temsil etmektedir. ABD emperyalizmi, küçük burjuva radikalizmi ve tekelci burjuvazi, kapitalizmin serbestçe gelişmesine karşı 12 Mart darbesini tezgâhlamışlardır. 12 Mart cuntasını, sadece Gürler ve Batur temsil etmektedir. Faik Türün, Memduh Tağmaç gibi diğer paşalar, parlamenter sistemden yana tavır aldıkları için 12 Mart cuntasının karşısındadırlar. Gürler’e karşı Faik Türün’ü ve Demirel’i desteklemek, demokrasi cephesinin görevidir vb.
12 Mart döneminde, teorisyenliğini Ali Gevgilili’nin yaptığı, 20. yüzyılın başlarında, Lenin’in, Struve’in şahsında “legal Marksizm” diye adlandırdığı, daha sonraki yıllarda “sivil toplum”culuk gibi daha ılımlı versiyonları ileri sürülecek bu görüşler, o zamanki Dev-Genç önderleri içinde en keskin taraftarlarını, Münir Aktolga’nın ve İrfan Uçar’ın şahsında bulmuş ve ne yazık ki, onların “demokrasi cephesi” diye adlandırdıkları Faik Türün’ler ve Demirel’ler de 12 Mart oyununun içinde egemen ve belirleyici bir rol oynadıklarından, bu tür teoriler (bütün teoriler, yeni doğan bebekler gibi masum görünürler başlangıçta), Deniz Gezmiş’leri idama gönderen Faik Türün türü cuntacılarla ve onların ardındaki parlamentarist Adalet Partisi güçleriyle dayanışmayı, dolayısıyla karşı safa geçmeyi getirmiştir.
Devletçi radikalizme karşı çıkmak iyiydi de, bunun için kapitalizmden ya da neo-liberalizmden yana saf tutmak mı gerekiyordu? Gürler-Batur cuntasına karşı çıkmak gerekliydi de (ayrıca, o sırada bütün solun bu kesimi desteklediği doğru değildir, solun içinde bir kesim böyle bir tutum içindeydi), bunu yapmak için Faik Türün’lere mi yaslanmak gerekiyordu? Özel kapitalizme karşı çıkarken, devlet kapitalizminden yana tutum almak, Faik Türün’lere ya da Demirel’lere karşı çıkarken, Gürler’lere yaslanmak kadar büyük bir yanlışlık değil miydi bu?

BİR ANNENİN ‘68 ANILARI
Muazzez Aktolga
Sistem Yayıncılık
2000