Sarsırak

İsmail Ertürk


Yolculuk; uymayan, yeterince derine inmeyen bir eğretileme; benim yeryüzünde hareket halinde olma durumumu aktarmak için. Yolculuk, temelinde; arayış içinde olmayı, bilinmeyene doğru kendini salıvermeyi, yola çıkış noktasını değil, yolu ve yolun çıkabileceği yerleri ön plana çıkaran bir karma. Oysa, benim hareket halinde olmamın amacı, yola çıkış noktasının kendisi. Ben, çıkış noktama dönmek için harekete geçtim ve yeryüzünde dolanıyorum.
Abdal değilim ben, yuvayöneliğim.
Kendimi yoldaymışım gibi duyumsamıyorum. Bir dönüş dansı içindeyim, yeryüzü üzerinde ‘yerlem-ben’ler saçarak dans ediyorum, döne döne. Heidegger’in “oluş”u kavramsallaştırma çabasına girdiğinde kendini içine salıvermekten korkmadığı felsefe bataklığında gömülmemek için makineli tüfek hızında yarattığı kavramlardan biri olan, Dasein’ın içinde olmak zorunda kaldığı ve müzikle ilintili hallerinden biri gibi, benim yeryüzü üzerindeki “dönüş” dansım.
Yurt ve evden daha soyut bir yere, ayrıca toplumsal çağrışımlı değil de coğrafya ve doğa çağrışımlı bir kavrama, yuva diye tanımladığım bir yere dönmek için yeryüzünde dolanıyorum. Yuvayönelik bir hareket halindeyim. Yeryüzünde binbir ayak hareketinden oluşacak bir burgaç-dans beni yuvama sürüklesin istiyorum. Yuvama dönmek için uzaklara, yeryüzünün ucuna bucağına dağılıyorum. Dağıldığım yeryüzü noktalarında yerlem-ben bırakıyorum. Mosi oa Tunya’da, Cojímar’da, Frankfurt Havalimanı’nda, Essouira’da, Louvre’da... Binbire uzayıp tamamlanacak yerlem-benler. Bu yeryüzünde dolanma ve yerlem-ben bırakma dansı yuvamdan uzaklaşmak için değil; yuvama dönmek amacım, dileğim. Tek bir yeryüzü noktasında, tek bir adreste bulunabilecek, kolaylıkla sayılabilecek ve anımsanacak kişilerle örtüşen bir yer değil yuva derken anlatmak istediğim, ancak. Fiziğin içinde bir metafizik, benim yuvam. Orson Welles’in Vatandaş Kane’deki buluşu Rosebud gibi, peşine düşülebilir bir uzaklık ve o yüzden fizik; ancak dudaktan dökülen bir ses de ayrıca ve çokca, o halde metafizik. Zaman-ben’den türev; Michel Serres’i izleyerek gittiğim Epikür’ün yardımıyla, iki nedensellik zincirinin birbiriyle çatıştığı yerlerde, zorunlu değil rastlantısal bir kayma (clinamen, mâile) sonucu; gözle görülmeyecek denli küçük açılarla sapan yerlem-benlerin prizmasından görülebilen bir yer, yuva.
Dere Sokak 7/A’da, misafir odasında, yerküreyi döndürüyorum parmaklarımın ucuyla. Yengeç Dönencesi ile Oğlak Dönencesi arasındaki alanı, tropikleri inceliyorum. Yengeç Dönencesi, neredeyse tam Hong Kong’un üzerinden geçiyor. Parmaklarım yerküreyi çevirdikçe, ben de harekete geçiyorum, ruhumun peşinden. Yıllar sonra yazıya dökmeye başlayınca bu serüveni, tropikler ile dönüş arasındaki ilişkiyi keşfedeceğim. Yerküreyi çeviren çocuk parmaklarımın yerini, damarları belirgin ellerimdeki yetişkin parmakları alacak ve bu kez sözlük yaprakları çevirecekler. Sevan Nişanyan’ın Sözlerin Soyağacı kitabı, ‘tropik’ sözcüğünün kökenini Eski Yunancadaki tropikós (dönence) olarak veriyor. Tropikós, trop_ (dönme, dönüş)’den gelme. Nişanyan’ın sözlüğü yanısıra, Collins’in İngilizce sözlüğü ve Britannica Ansiklopedisi DVDsine de danışıyorum, Faruk Tuncay’ın eşgüdümünde hazırlanan Yunanca Türkçe Sözlük’le oynuyorum; sözlükler içinde, ‘dönence’den, ‘dönme’ ve ‘dönüş’e uzayan bir yola giriyorum. Gözlerim, ellerimin, parmaklarımın hareketini izliyor. Parmaklarım hem sayfaları çeviriyor hem fareyi oynatıyor, tıklatıyor. Balaneoptara musculus gibi, “küçük fare”, mavi balina gibi dolanıyorum.
Eski Yunan’ın, kökleri Mısır’a, Hint’e giden gökyüzü biliminden gelmiş bizlere ‘tropik’ sözcüğü. Nişanyan’ın sözlüğündeki gibi yazmasa da sözcükleri, Collins İngilizce Sözlük’ü de aynı şeyi söylüyor: Yunanca tropikos, ‘dönence’ demek; tropos, ‘dönüş’ sözcüğünden gelme tropikos. O zamanların gökbilimi, güneşin, Oğlak ve Yengeç dönencelerine vardığında geri döndüğüne inanırmış. Kök, trepein fiili, ‘dönmek’ demek. Çocuğun çıkış noktası tropikler ile yetişkinin anlatmaya çalıştığı dönüş demek ki aynı kökten geliyormuş. Amacım, amatör bir dilbilimcilik yapmak değil ancak. Yeryüzü haritalarındaki, gökbilimdeki dönenceleri; yeryüzünü dolanma, yuvaya dönüş dansı yapma, hareket halinde olma durumumla ilişkilendirme isteği güdüyor beni. Yukarıda, yolculuk değil yuvayönelik diye tanımlamıştım yeryüzündeki hareket halinde olma, yeryüzünü dolanma durumumu. Tropikos yani dönme ile ilintili benim yeryüzünde dolanıp durmam. Yeryüzünde dolanarak, oyalanarak, yuvama doğru binbir dönüş yolu denemek işim.
Binbir dönüş.
Dönüş.
Dönüyorum.
Kendimi anlatabilmek için dile sarıldıkça; dil, derinliklerine çekiyor beni. Balaneoptara musculus gibiyim. Tropos’dan türeme tropism, ‘yönelim’, sözcüğü. Organik varlıkların dıştan gelen bir uyarıcıya doğru yönelmeleri, büyümelerini anlatan bir bilimsel sözcük. ‘Fototropism’, ışığa doğru büyüyen, ışığa yönelen bitkilerin hareketine verilen ad. Bu tür bitkilere de ‘fototropik’ deniliyor. Yuvatropik, yuvayönelik. Yuvayönelik bir hareketteyim, dansdayım; bencil bir semâ’dayım.
Sözlükler aracılığıyla okuyan, gezene el veriyor: eylemim ile –yeryüzünde dolanma, yeryüzünde hareket halinde olma– eylemimi öykülemem ilişkisi üzerine benim önceden düşünmediğim bir biçimde bir ışık düşüyor. Latince’de, tropus, ‘mecâz’ demek; Yunanca tropos’dan, ‘dönüş’ten gelme. ‘Mecâz’ın öztürkçesi ‘değişmece’. (‘Dönüşmece’ deseler, daha mı uygun olurmuş?) Başta demiştim, yolculuk eğretilemesi, benim durumumu anlatmaya uygun değil diye. Eğretileme, düzdeğişmece ile birlikte, değişmecenin –benim dilimde dönüşmecenin–, biçimleri. Çocuk, Dere Sokak 7/A’da parmaklarıyla küreyi çevirip tropikleri, dönenceler arası ve ötesi yeryüzünü düşlerken; yetişkin, 6 Highfield’de, sözlüklerin sayfalarını çevirerek ‘tropik’ten, Yunanca kökü tropos’a ulaşıyor. Tropos sözcüğü, eylemi ve eylemin anlatımını birleştiriyor; birlik sağlıyor; benim bir yolumu tropism’e –‘yuvayönelik’e–, çıkartıyor öbür yolumu da tropus’a –‘değişmece’ye–. Yollar çatallaştıkca birleşiyor, tekleşiyor: yuvaya yöneliyor.
‘Dönüş’te, ‘tropos’da ne çok şey toplanıyor. Ancak toparlayabilir miyim tropos’da herşeyi?
Gerçek ile kurmaca aynada bakışıyorlar. Dilim organik dönüyor. Organik yazı amaçlamıştım en başından.
Dönmeye çalıştığım yuva bir eğretileme, bir tropus mu? Var mı?
(Dilbilgisi Yazan Maymun’daki yolculuğu sırasında eğretileme çıkmazına giren Octavia Paz, “Belki gerçeklik de bir eğretileme (ama neyin ve/ya da kimin?),” der.)
Yuvaya binbir dönüş yolunu denemeyi, yuvayönelim durumumu; bir dansa, ‘semâ-i râh’a, yolda yapılan semâ’ya benzetirken bir dil oyunu yapıyorum. Yolda dans etme, kendimden geçme, yerlem-ben bırakma; bir değişmece, bir dil oyunu. Ancak, dille oynarken şimdi; semâ’daki mevlevî dervişleri gibi, onlardan binlerce yıl önceki Kybele râhipleri gibi cezbe halindeyim, Ana Tanrıça Kybele’nin kollarındaki, hem çocuğu hem de sevgilisi, erkeğim. Başım dönüyor, döndükçe yazının içinde.
Hem kendim dönüyorum hem de anlatının kendisi, bir türden öbürüne, bir konudan öbürüne.
Bu yazının çıkış noktası, başlığı SARSIRAK’dı. Tropiklerde, Yengeç Dönencesi’ne yakın Hong Kong ve Singapur’da burun buruna geldiğim öldürücü salgın hastalık SARS ve salgın hastalığın çıkması ile aynı zamana rastlayan, insanın kendi türünü kıydığı, kendi türüyle ölümüne savaşa tutuştuğu yeryüzü noktası IRAK’ı birleştiren bir başlık. Yeryüzünde hareketin verdiği haz ile yuvaya dönememe korkusunun birbirine sarmallaşacağı bir anlatının başlığı. Frankfurt’ta pasaportuma felç inmişti. Hong Kong’ta karantinayla tanıştım. Yeryüzünde savaş ve salgın vardı.
SARS-IRAK. SAR-SI-RAK. SARSIR-AK. SARSI(la)RAK, sarsıntı içinde Chek Lap Kok Havalimanı’nda pasaport görevlisine doğru yürümüştüm. Hareket halindeyken, yuvayönelik iken; yeni bir olguyla, karantinayla tanışmamın anlatısı ‘SARSIRAK’. Felç korkusunu, hareket halinde olmanın, yuvayönelik olmanın diyalektiğine daha önce Frankfurt Havalimanı’nda katmıştım. Karantina, hareket halinde olma durumumun anlatısında bir eğretileme işlevi yüklenmemişti. SARS, gerçeklik; anlatımın eğretilemesi oldu. Yaşam, gerçeklik, kurmacanın önünden gitti bu kez; karantinayla tanıştırdı yazımı; dönüş yolunda, önüme, karantinaya çıkan beklenmedik bir dönemeç koydu. Karantinaya çıkan dönemeç, yazarken, bir başka dönemece açıldı: kurmaca, yaşamın önüne geçti bu kez ve sone ile tanıştırdı yaşamı. Yukarıda, dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım, yazınsal biçim değişmecenin tropikle olan bağını ve yerküreyi çevirmekten sözlük çevirmeye giden yolumu, böylece kolların ana ırmakta birleşmesini. Sözlüklerin zengin coğrafyasında, ana ırmak yeniden kollara ayrılmak zorunda kaldı. Dönmek için çıktığım yuvayı, yazınsal terim değişmeceyi kullanarak anlatmaya çalışırken, soneye çarptı anlatı ırmağım: şiir türü sonenin düzyazıya, daha doğrusu benim yazıma uygun olup olmayacağını düşünmeye başladım burgaç-danslı akış sırasında. Anlatı ırmağı yeni kollara ayrıldı: bu kolların sonunda kuruyup gitme, bir kör çaya dönüşme rizikosunu unutmadan.
İngilizce’de trope değişmece demek: latince tropus’dan, o da yukarıda açıkladığım gibi Yunanca tropos’dan geliyor. Dönence ve değişmece kolları birleştiklerinde soneye çarpıyorlar. Sone, tek kanalda birleşip akmalarına zorluk çıkarıyor. Martin Gray’in Edebiyat Terimleri Sözlüğü’nde trope sözcüğünün peşinden giderken aynı sayfadaki İngilizce dönüş (turn) sözcüğü beni şiir biçimlerinden sone’ye çekiyor. Sone’de de bir dönüş var: sonedeki ‘dönüş’, ‘dönemeç’, şiir içinde başka bir konuya dönüşü imliyor; sonedeki ilk sekizli ile onu izleyen altılı arasında gerçekleşen konu değişimi, yön değişikliği. Bir ırmağın menderes gibi, dönüşler yaparak akması gibi dönüşlü olan yazımın soneyle bir ilişkisi kurulabilir mi? Petrarca’dan gelen sone geleneğiyle Shakespeare ve Milton oynamış. Soneyle oynamayı sürdürenlerden biri de, Paris’de, rue Saint Honoré’deki kitapçı Librairie Delamain’de rastladığım, Churchill 40 et Autres Sonnets de Voyage 2000-2003 adlı yolculuk soneleri yazarı Jacques Roubaud. Yolculuk ve soneyi birleştiren bu kitap peşinden gittiğim “şeyler”i toparlamama yardımcı olabilir mi? Dönüş dansımı ve yazımdaki dönüşleri toparlamamda sone biçimi bir işe yarayabilir mi? Semâ nereye götürür insanı, kendinden geçmeye mi, kendine gelmeye mi? Tropikten yola çıkıp soneye varmak, burgaç içine düşmek, yazımın biçimi üzerine düşünmemi derinleştiriyor. Sonenin; ‘dönüş’, ‘dönemeç’e ilişkisini geniş yorumlayıp; düzyazıya, kendi kurallarımla taşıyabilir miyim? Soru, soruya burgulur, yuvayönelik olmayan gezgin şairlerle, troubadour’larla yakınlığım nedir diye düşünürüm. Yuvama binbir dönüş yolu denemek, benim işim. Gözümü başımı yarmaktan sakınmam, dönebilmek için. Kaç kez dizlerim yara bere içinde girdim evin kapısından, güneş yeniden dönmek için gidip karanlık indiğinde. Sokakta oynarken düştüğüm için toz toprak içinde üstüm başım ve dizlerimde, kanı kurumuş çizikler. SARSIRAK’a, karantinaya dönmeye çalıştıkca, burgaç beni başka yerlere atıyor: yuvadan, soneye savruluyorum.
Tropikos ile, dönme ile ilintili benim yeryüzündeki dansım. Yeryüzündeki yuvama, yeryüzünü dolanarak, binbir dönüş yolu denerim.
Bir söz oyununa indirgenemez ancak hareket halinde oluşum. Felçli olmayı içinde barındıran bir diyalektik, hareket halinde olmak, hareket halinde olma istemi. Ruhumun kireçlenmemesi için yuvadan koptum, gene ruhun kireçlenmemesi için binbir ayaklı yuvaya dönme dansı yapıyorum. Felç, usun bir ucunda her zaman. Sonra, dediğim gibi karantina ile tanıştım. Tropiklerde, Hong Kong ve Singapur’daki karantinadan sağlam çıkıp Napoli’ye ulaştığımda, Vergilius’un, ölüler dünyasına giriş kapısı olarak düşlediği Avernus gölü kıyısında; şeytan tırnağının çıktığı yerden, tırnak ile deri arasından giren bir mikropla sağ elim iltihaplandı, dolma oldu.
Sonra iltihap bütün sağ eline oradan da sol eline yayıldı. Tıpdaki deyimle “Hipokrat parmakları” oldu on parmağı. Bitirmesi gereken öyküyü yazamayacak duruma geldi. Özöykemesi yazıya dökülsün istediğinden geriye kalan bölümünü kayıt ettirmeye karar verdi. O günün gecesi ağzında acılarla uyandı. Dişetindeki iltihap altdişlerinden üstdişlerine hızla yayılmıştı. Manda sütünden yapılma taze mozzarella peynirinin merkezi olan bu bölgede, Castel Volturno yöresinde, Via Domitiana üzerindeki bir bakkaldan alınmış mozzarella peynirini yedikten sonra başlayan dişeti iltihabını önemsememişti. Bay Ertürk’e, eczanemden verdiğim ilaçla yetinmemesini, adresini verdiğim doktora görünmesini önermiştim. Tatilinin bitmesine üç gün kaldığını, İngiltere’ye dönüşünde kendi doktoruna görüneceğini söyledi. Abartmak istemiyordu küçük bir iltihaplanmayı. İltihaplanan dişetleri bir davula dönüştü, dilinin ağzında dönmesini engelledi ve konuşamaz duruma düştü. Cancrum oris, ağız kangreninden korktuk.
İltihapla dolu, şişmiş, kullanamadığı elleri ve ağzı, Vezüv dağına tırmandı. Halen patlamasını bekliyor, öyküsünü yazmaya dönebilmek için. Öyküsünün konusu, benim bir tutarlık bulmadığım ve olası hastalığından kaynaklandığını düşündüğüm bir dizi kuruntu: Hong Kong’da karantinaya alınma olasılığı, yeryüzünü dolanma, hareket halinde olma, yuvasına dönme dansı gibi şeyler. Napoli’deki tarantella danslarının tarihi ile ilgili kitaplar aramasının nedenini, yuvaya dönme dansı ve gövdesindeki iltihapları iyileştirmek olarak açıkladığında kuşkularımın doğru olabileceğine olan inancım arttı. Uzatmayayım; alttaki bölümü bitirdikten sonra yazdığı yukarıdaki giriş bölümü, sanırım yukarıda saymayı unuttuğum kuruntular arasında olan, sone biçimini düzyazıya uygulama çabasının bir parçası. Ancak beni, hastanın kendisi ilgilendiriyor. Yazınsal kaygıları ve öbür kaygıları değil. Elindeki ve ağzındaki iltihapların SARS virüsünün çok daha tehlikeli yeni bir biçiminin belirtileri olduğuna inanıyorum. Kendisi ve ailesinin karantinaya alınmasında büyük yarar görüyorum. Önümüzdeki iki gün içinde, iltihaplı parmağından aldığım kan örneğinin laboratuvardan sonuçları gelecek. Sonuçlar gelene değin ne yazık ki yapabileceğim bir şey yok. Kendimi ve eczanemde dokunduğu, yaklaştığı her şeyi ne olur ne olmaz diye ilaçlarla dezenfekte ettim. Eczanemde özellikle ilgi gösterip yaklaşıp baktığı çok sevdiğim Fu Hsi ve Asklepios heykelciklerini hastahanenin yüksek ısılı fırınında yok ettirmek zorunda kaldım. Her ne denli aşağıdaki yazıdan, Bay Ertürk’ün Napoliye gelmeden önce bulunduğu Hong Kong ve Singapur’da SARS’a yakalanmadığı izlenimi doğuyorsa da yazının kendisi sağlıklı birinin elinden çıkamayacak tutarsızlıklar içeriyor. Bu yazı bir günlük mü, deneme mi, öykü mü belli değil. Vals ile semâ ilişkisi, salgın hastalıkların tarihi, onca kitap adı, maske türleri; birbirine karıştırılmış, tutarlığı olmayan izlekler. SARS’ın yeni biçiminin, hastanın usunu etkilemesinden kaynaklanan bozukluklar gibi geliyor bunlar bana. Elimdeki bu belge, gelecek laboratuvar sonuçları ile birlikte SARS’ın bu daha önce rastlanmamış biçimini tıp dünyasına tanıtmama yardımcı olabilir. Hastanın bana bıraktığı defterler şöyle sürüyor:
Bavulumda iki maskeyle inmiştim Hong Kong’a. Biri, Hong Kong’a hareket etmeden önce dişlerime bakan dişcimden aldığım, ameliyat maskesiydi. “Seni, SARSa karşı korumaz ama,” diye uyardığında, “hiç yoktan iyidir” diye yanıtlamış ve Bayan Lomez’in “eh,” derken hafifçe kırdığı güzel uzun boynuna takılmıştım. Dişçim Bayan Lomez’e sonra, dişlerimin bakımını bitirdiğinde, yaptığım hesapları anlattım. Dünya Sağlık Örgütü’nün, o başlangıç günlerinde, hızla yayılmasından tedirginlik duyduğunu açıkladığı, solunum yollarını vuran, daha önce hiç rastlanmamış bir virüsle geçen öldürücü bulaşıcı hastalığın; yalnızca, hastalığa yakalananlarla doğrudan ilişkide olanlara geçtiğini ve bulaşıcı hastalığa yakalananlardan da yalnızca yaşlı ve çocukların, onların arasından da zaten sağlığı yerinde olmayanların öldüklerini okumuştum. Sağlam ve genç olanları, karantinaya alıp, ilaçla tedavi etmek olasıydı. Hong Kong’dan yeni dönen altmış yaşındaki sağlam bir işadamını, uçakta SARS’a yakalandığı anlaşıldığından hemen iner inmez Manchester’daki salgın hastalıklar hastanesinde karantinaya almışlardı ve bir hafta süren tedavi sonunda durumunda iyileşme görülmüştü. İsviçre’de bir bankada çalışan eski öğrencilerimden Yifan, bankasının, üst düzey çalışanlarına, Hong Kong’a seyahat etme yasağı koymadığını söylemişti. Üniversitenin, Hong Kong ofisi yöneticisi Lawrence’ın, “gereksiz yere büyütüyorlar bu virüsü,” saptamasını ise, onun yargılarına, onu tanıdığım on yıldır zaten genellikle katılmadığımdan göz önüne almamıştım ancak. Bu araştırmalardan sonra, eşimin de katıldığı bir hesap işine girmiş, hesaba bir ya da iki gün sonra başlaması kesinleşmiş IRAK savaşından dolayı İngiltere’de içme sularına teröristlerin zehir katabileceği olasılığını da eklemiş, dünyada tehlikesiz bir yer kalmadığına göre Hong Kong’a gitmeyi iptal etmemin de bir anlamı olmayacağına karar vermiştik. Ancak, ne benim ne de eşimin yapısında kadercilik olmadığından, alabileceğim her önlemi düşünmemezlik etmedik. Ben, dişçimden ameliyat maskesi alırken, eşim de, bedenimin direncini mikroplara karşı arttıracak koni çiçeği ekstresi haplarını, karma vitamin haplarını, solunum yollarımdaki mikropları öldürmesi için sık sık mendilime damlatıp koklamam için çay ağacı yağını elime tutuşturdu.
Nereden bilebilirdi ki, bu yoğun direnç arttırıcı vitaminleri dönüşte birden kesince, Hong Kong dönüşü tatile geldiği Napoli’de, tırnak eti ve diş etinden kanına karışacak sıradan mikroplar, Hong Kong’da kaptığı ve kuluçkada olan SARS virüsünü harekete geçirip yeni bir türe dönüşterecek, ilaçlarla bağışıklığa alışmış bedenini tutsak alacak?
Hong Kong’a indiğim ilk günün gecesi, Lawrence’ın davet ettiği ve uzun boylu o gün başlayan IRAK savaşını konuştuğumuz Hong Kong Yat Kulübü’ndeki yemekten sonra, oteldeki odamda gözlerimden televizyona yapıştım. CNN’in Asya’ya yönelik, BBC’nin ve TV5’in dünyaya yönelik yayınları arasında gidip geldikçe, televizyon kameralarının gösterdiği patlayan bombaların ışık oyunundan dehşete düşüyor; savaş muhabirlerinin yüzlerinde ve seslerinde kurmaya çalıştıkları tarafsızlıkla beynim kuruyor; savaşın gerekli olup olmadığının, asıl nedenlerinin tartışıldığı yuvarlak masa toplantıları ile Batı’nın Saddam Hüseyin’le olan ilişkisinin tarihini anlatan belgeseller beni insan kardeşimden koparıyor; askerlerin yüzlerindeki gaz maskeleri Budizm söylenindeki Tanrıça Lhamo’nanın kendi oğluna yaptıklarının dehşetini anımsatıyor; hareketsiz, televizyonun önünde öylece duruyordum. Felç iniyordu her yanıma. Sağıma, soluma, ortama, yüzüme; dansıma, hareketime, dönüşüme. Daha önce okumuştum, şimdi ise biliyorum aynaya bile bakmadan yüzün allak bullak olmasının ne olduğunu. Allak bullaklığıyla öylece kalıyor yüzüm, felç indiğinden. Yüzüm bir felç-maske’ye dönüşüyor. Yüzüm, kafatasından yapılmış bir maske. Gözüm, üzerine yazı yazmak için bir süredir yanımda taşıdığım, Nermi Uygur’un Başka-sevgisi kitabına takılıyor, kötü ruhları kovabilmek, yüzümü maskeden kurtarmak için.
Ertesi gün okuduğum yerel gazetelerde ve seyrettiğim televizyon kanallarında ilk haber değildi IRAK savaşı. Dünkü yemekte, Lawrence’ın kızgınlıkla ve çevredeki Hong Kongluların duymasını isteyerek yüksek sesle söylediği gibi; Çin’in ekonomik büyümesinden başka bir şey görmüyor gözleri kişilerin burada. Bir de, hiç yakın duymuyorlar ki dünyanın kendilerini ilgilendirmeyen uzaklıklarında olup bitenlere. Ayrıca, ölüm, savaştan başka bir kılığa bürünmüş, pelerinini acımasızca örtüyor üzerlerine. SARS salgınının hızla yayılması Hong Kongluları korkutuyor. Ne olduğu, ne kadar olduğu, ne kadar olacağı, nereden geleceği, nereye giremeyeceği, nasıl korunacağı; bilinmiyor. İngiliz yönetiminden yeniden Çin’in egemenliği altına özel bölge (Special Administrative Region –SAR) adıyla giren Hong Kong’daki Çin’in siyasi etkisi de sorunun açıkta tartışılmasından çok örtülmesi ve saklanmasına neden olduğundan, yetkililer güven yerine korku veriyor. Dün akşamki televizyondaki savaş seyrinden felce uğramış ruhum, bu sabah SARS salgınının gölgesi altındaki bu şehir-devlette ince bir korkuyla ürperiyor. Çifte vuruluyorum.
Kahvaltı sonrası odama döndüğümde Lawrence’ın yardımcısı Christina’dan telefona benim için bıraktığı bir ileti vardı. Kendime bir koruyucu maske almamı öneriyordu ve güvendiği bir dükkânın adresini veriyordu. Bonham Strand East’deki dükkâna girdiğimde, dükkâna bakan ya da dükkânın sahibi olan adam dükkâna getirttiği öğle yemeğini, tahta çubuklarla; çubukları, neredeyse birbirine değecek yakınlıkta olan yemek tasının dibi ve ağzı arasında makina hızında oynatarak karnını doyuruyordu. Geleneksel Çin ilaçları satan dükkânda olağan böcek, taş, bitki, kurutulmuş deniz ürünleri olduğu gibi ender bulunan geyik penisi ve geyik cenini de vardı. SARS nedeniyle istemi artan yüz maskeleri, dükkânın ortasında büyük kutuların içine yerleştirilmişti. Gözüme ayrıca dükkânın kapıya yakın sağ köşesindeki dört rafa yerleştirilmiş kitaplar çarptı. Çinliler dışındaki Hong Kongluların ve gezmenlerin çok az uğradığı bu bölgedeki öbür dükkân sahipleri gibi çok az İngilizce bileceğini varsayarak yemeğini yiyen dükkân sahibine, gülümseme, başımı oynatma karışımı bir tür esenlik işareti gönderdikten sonra kitaplara yöneldim. Kitaplar her zaman her şeyden daha canlı geldi bana. Eczane ve hastahanelerde değil, kütüphane ve kitapçılarda daha canlı duyumsadım hep kendimi. Çoğu İngilizce olan ikinci el tıp kitabıydı çoğu. En üst rafta ilgimi çeken bir kitap yoktu. Onun altındaki rafın ortasında 1972 basımı Maskeler başlıklı, Almanca’dan İngilizceye çevrilmiş yazarının adı Andreas Lommel olan bir kitap duruyordu. Bu geleneksel Çin ilaçları satan dükkân, SARS nedeniyle yalnızca maskeler değil, açıklanamaz bir rastlantı sonucu maskeler üzerine ikinci el bir kitap da bulunduruyordu. Şaşkınlık içinde sanki bana bir açıklama getirebilirmiş gibi yemeğini yiyen adama baktım. Çubuklar aynı hızda bu kez ikinci tas ile ağzı arasında hızla gidip geliyordu. Karnını doyurduğu gibi kimbilir gövdesinin hangi organına güç ve sağlık verecekti yediği. Ben, Maskeler kitabına sıkıca elime aldıktan sonra öbür elimle bir alttaki raftaki kitapları karıştırmayı sürdürdüm. Rafın ortalarında yan yana duran iki kitabı çekip aldım: Hippokrates’in Tıp Yazıları: yeni İngilizce çevirileri ile Salgın Hastalıklar Üzerine Görüşler. İki gün sonra ofise gittiğimde Christina’ya dükkândan maske değil üç kitap aldığımı söyleyince, Çinli çekik gözleri şaşkınlık ve “inanmıyorum!” ile gözle görünür bir biçimde açıldı: “İngilizlerin tuhaflıklarına alıştım, ancak Türklerin de benzeri tuhaflıkları olabileceği hiç aklıma gelmemişti,” dedi. “Doğru maskeyi arıyorum,” dedim ona. “Beni yalnızca burnumun dibindeki SARS salgın hastalığından değil ayrıca ve aynı zamanda çok uzaklardaki IRAK savaşının karabasınından da koruyacak bir maske. Bana bir SARSIRAK maskesi gerekiyor.”
Çin ilaçları satan dükkândan otelime döndükten sonra günün geri kalan bölümünü odamda kitapları okuyarak ve televizyonda haberleri izleyerek geçirdim. Maskeyi insanoğlu neden takmış yüzüne, Eriha’dan başlayarak İÖ V. bin yıldan bu yana? Gerçek bir kafatası kullanmış Erihalılar maskenin yapımında. Andreas Lommel’in Maskeler kitabı Venedik’teki maskelerden hiç söz etmiyor. Afrika, Okyanusya, Kuzey Amerika ve Japonya’daki maskelerin tarihsel önemine yaklaşamamış sanırım Venedik’teki balo maskeleri. Eriha’da olduğu gibi atalarının kafatasından maske yapmak yaygın bir gelenek yeryüzündeki pek çok yerde ve uygarlıkta. Kifwebe, Kongo’daki Basonje kabilesinin kullandığı, hem büyücü doktorların hastaları iyileştirmek için kullandığı, hem de danslarda ölülerin ruhunu simgeleyen maskeye verilen ad. Kitapdan başımı kaldırıp odamın yerden tavana uzayan pencereden Hong Kong boğazına baktım. Bana bir Kifwebe mi gerekiyor acaba 2003 yılında Hong Kong’da? SARS’dan ve IRAK’tan korunmak istiyorum. Maskeler, zaman ve uzamı dinlemeyerek dolaşmış her köşesini yeryüzünün. Sibirya’dan kalkıp Seylan’a gelmiş şaman maskeleri. Seylanlılar, Sibirya’ya olan maske borçlarını bir Budist söylenle geri ödemişler. Seylan kökenli bir Budist söylenine göre Tanrıça Lhamo, kocası Seylan kralı Shisrje’nin doğan oğullarını Buda’ya karşı savaşması için yetiştirdiğinden, kendi çocuğunu öldürür, derisini yüzer ve kanını içer. Sonra, kralın en hızlı atıyla kaçar. Hindistan, Tibet ve Mongolistan’ı dörtnala geçer, Çin’i de aşararak Doğu Sibirya’ya varır, orada durup yerleşir. SARSI(LA)RAK okuyorum kitabı. İnsanın kendi türünü kıyması, maskelere sığınması hem önümdeki kitapta hem izlediğim televizyondaki savaş görüntülerinde, zaman ve uzamdan bağımsız yinelenip duruyor. Yanımdaki getirdiğim iki maskenin de beni bir şeyden koruma gücünün olmadığı apaçık. Maske takmak yeterli değil üstelik. Dans da etmek gerek. Zaten yuvayönelik bir dansdayım. Ancak yapmaya çalıştığım semâ’ya ek olarak yeni danslar mı öğrenmem gerekecek: totentanz, tarantella, vals, tai-mien. Maskeli karantinaya uygun bir dans bulmaya çalışıyorum.
Yerel televizyondaki haberler gittikçe iç karartıyor. Bugün önemli bir artış olmuş SARS’a yakalanan ve ölenlerin sayısında. Ölenlerin arasında SARS’ın ilk ayrımına varan İtalyan doktor da var. Doktorlar, SARS’ı anlamak ve ona çözüm bulmakta çaresiz. Çağcıl tıp bilimi korkuları gideremiyor. Maske satışları artıyor, Hong Kong, bir maskeli karantina salonuna dönüşüyor. Tıp, 2003 yılında, SARS salgınını, bilimsel tıbbın babası Hippokrates’in, İÖ V. yüzyılda gözlemlediği salgınlar gibi betimlemekten öteye gidemiyor. Salgın Hastalıklar kitabının üçüncü cildinin on yedinci bölümündeki on altı örnek olaydan altıncısını anlatırken şöyle başlıyor Hippokrates: “Abderalı Perikles’i hiç düşmeyen yüksek bir ateş sardı, ağrıları da vardı.” Hastalığın dördüncü gününde ölen Perikles’in her gününü defterinde kısaca anlatmış Hippokrates. Perikles’in sidiğinin rengini ve yoğunluğunu deftere kayıt etmiş. Birinci ciltte on dört; üçüncü cildin birinci bölümünde on iki, on yedinci bölümünde on altı hastayı yakalandıkları salgın hastalıktan ölümlerine değin anlatıyor Hippokrates. SARS karşısında, önceden görülmemiş bu salgın hastalık karşısında, 2003 yılında çağcıl tıp bilimi, İÖ V. yüzyıldaki kurucusundan daha yetkin değil. Okuduğum gazetelerde, izlediğim televizyonlarda Hipokrat yeminli doktorlar betimlemekten öteye gidemiyorlar hastalığı. Hastaların ateşini, nefes alışını, bilinç yitirmesini ve aldığı ilaçların üzerindeki etkilerini gözlemliyorlar yalnızca. Tıp bilimi 2003 yılında milat yılı Hippokrates’e geri dönüyor. Çağcıllığın alıştırdığı koruyucu köpük patlıyor ve usun yörüngesinden savrulup korkunun buzul çağına düşüyoruz. Sokakta herkesin gözünde yabanıl bir korku var, ormanda dolanan yaban hayvanların korku ve yaşama isteği içgüdüsü yansıyor bakışlarda. Herkesin usunda, okumamış olsalar bile, masalın tüyler ürperten son tümcesi vardı: “Ve Karanlık ve Çürüme ve Kızıl Ölüm kişilerin kaçabileceği her köşeye uzanabiliyordu.”
Hong Kong’daki maskeli karantina için bir maske tasarlamama yardımcı olur diye Maskeler kitabından Hippokrates’in yazdıklarına ve salgın hastalıklar üzerine yazılmış tarihsel kitaba yöneldim. İnsanoğlunun salgın hastalıklar karşısındaki korkusunu dışa vuruş biçimi yüzyıllardır değişmemiş. Önceleri, SARS’ın çıkış noktası Hong Kong sanılırken, daha sonra Hong Kong’a Çin’den geldiği, Hong Kong’la sınırı olan, Çin’in Quandong bölgesinden kaynaklandığı anlaşılıyor. Karantina sözcüğünü ilk kullanmış Venedikliler gibi Hong Konglular da ticarete, kıta Çin’iyle artan ticarete bağlıyorlar SARS hastalığının Hong Kong’a gelişini ve oradan tüm dünyaya yayılışını. Doğu’dan dönen ticaret gemileriyle, levantenlerle ilişkiden vebanın geldiğine inanan Venedikliler önce otuz gün, sonra da kırk gün –quarantina– gemileri açıkta bekletirlermiş, karantinaya alırlarmış. Neredeyse yedi yüz yıl sonra, gene bir salgın hastalığın, SARS’ın köklerini, Doğu’da, Çin’de buluyor insanoğlu. 1348’de Floransa’daki veba salgınına tanık olmuş Giovanni Boccaccio gibi salgın hastalıkların Doğu’dan geldiğine inanmış Venedikliler. Hong Konglular da kendilerinden önceki Venedikliler gibi, Venedikliler de kendilerinden önceki Afrikalılar, İslam dünyası ve Atinalılar gibi yöneticilerini, hastalıklara karşı onları koruyacak din adamlarını, kabile reislerini, koruyucu azizlerini ve tanrılarını suçlayıp onlara kuşkuyla bakıyorlar. Salgından önceki etik uyum bozuluyor. Halk, yerleşik inançlardan ve törelerden sapıyor. Us ve inanç terk edilip yeni kurtarıcılar aranıyor. 2003 yılında Hong Kong’daki halk, V. Yüzyıldaki Parisliler gibi bir Aziz Marcellus bekliyor. Yaşadığı kuşkulu Aziz Marcellus’un övgüyle dolu yaşam öyküsünü yazan Venantius Fortunatus’un aktardığı gibi, SARS ejderhasına “Hong Kong’dan çek git. Dön çöle ya da denize” diye buyuracak bir Aziz Marcellus. Yalnız, Hong Konglular, Çinliler için, Hıristiyanların tersine, kötülüğün simgesi olamayacağı için ejderha, başka bir simge seçmek gerekecek. Doğu ile Batı arasında ejderha simgesi tersyüz olurken, insanın din ile bilime inancı da tersyüz oluyor. İÖ 427’deki Atina’daki vebayı Peloponnes Savaşı kitabında anlatırken tarihçi Thukydides, 52. bölümde, “halk, din ve yasaların koyduğu kuralları tanımaz oldu” der. Thukydides’in anlattıklarından yola çıkarak Atina’daki vebayı Evrenin Yapısı yapıtında anlatırken, Lucretius da, “Acının, sancının yakınlığı / Azaltmıştı tanrı korkusunu.” der ve ekler, “Beklenmedik bir ölümle karşılaşınca / Olmadık deneylere girişiyordu kişioğlu.” Veba salgınının, dindar ile dinsizi ayırmadan kırdığını gören halka, Xenophanes ve Efesli Herakleitos, inançlarını usla değişmelerini önerir. İS 2003 yılında, bilimin karanlıkta bıraktığı Uzakdoğu halkı kendini boşlukta duyumsuyor. Bilimi değişecekleri bir yetke olup olmadığını düşünürken, iç güdüleriyle dışarıdan geleni sorumlu tutma kolaylığına sarılıyor. Hong Kong’dan sonra gittiğim Singapur’da, beni, havalimanından otelime götüren taksi sürücüsü, Hong Kong’dan geldiğimi öğrenince içgüdüyle hemen kendi camını açmıştı. Benden ona geçmesi olası hastalığa karşı temiz havayla kendini korumaya çalışıyordu. “Ve Karanlık ve Çürüme ve Kızıl Ölüm kişilerin kaçabileceği her köşeye uzanabiliyordu.” Hippokrates’den bu yana, salgın hastalıkların hava akımları yoluyla yayıldığına inanmayı sürdürüyor insanoğlu. 2003 yılında tıp, salgına neden olan bulaşıcı SARS virüsünü henüz anlayıp çözememişti. İÖ V. yüzyıldan bu yana içgüdülerimiz aynıydı. Güneşin altında yeni birşey yoktu. Yeni, bilinmeyen, hayvandan insana geçen bir virüs ortaya çıkmış ancak insanın tepkileri aynı kalmıştı. Fu Hsi, Çin mitolojisinde ilaç baş tanrısı. Çin söylenlerine göre, halk, salgın çıktığında Ju-kao’daki San-i Ko tapınağında, Beş Dağ tanrılarına taparmış. Veba salgını da Eski Yunan’da, Apollo’nun oğlu, hekim tanrı Asklepios’u, vebanın nüfusun üçte birini kırdığı Atina’da, sıradan bir kahraman iken önemli tanrılardan birine dönüştürür.
Maske bakmaya gittiğim Çin eczanesinden beni maske ve tıbbın tarihi burgacına sokup SARSIRAKlayacak kitaplarla çıkmıştım. Kitapları, televizyondaki haberler eşliğinde okumam neredeyse sabaha değin sürdü. Umutsuzluğun eşiğinde ve karaduygunun göbeğindeydim. Sabah olduğunda Çinli bir bilgeye gitmem gerekiyor diye düşündüm nedense. Turgut Uyar’ın “Akçaburgazlı Yekta”sından çağrışımlı birkaç dize yuvamı düşündürtüyor vapura doğru yürürken: “Birden o en uzak çin bahçeleri yalnız bahçeleri” ve “Ben o vazoları Çin’den gelmiş biliyorum, öyle olmaları hoşuma gidiyor belki de ondan.” Benim de öyle olması hoşuma gidiyor, tepedeki, çıngırak sesleri ve uçuşan rengârenk kurdelalar içindeki bir tapınakta oturan yaşlı bir Çinli bilgeyle konuşmam gerekir diye düşünüyorum. Çinli bilge, karantinayı molaya çevirmeme yardım eder diye umut ediyorum. Yengeç Dönencesi’nde, SARSIRAK’dan beni koruyacak bir maske bulur bana diye avunuyorum.
İki gündür, SARS tanısı konulan kişilerin ve SARS’dan ölenlerin sayısının artması, SARS’ın bölge ülkelerinde yayılması, Hong Kong ile sınırı olan Çin’in Guangdong ilinin salgın hastalığın başladığı yer olmasının kesinleşmesi, sokakta maskeyle dolaşanların sayısını da çoğaltmıştı. Lama adasına gitmek için geldiğim Merkez iskelesindeki görevliler ise henüz maske takmıyorlardı. Hafta içi ve iş saati dışı olduğundan iskelede çok az kişi vardı ve bunlar da maskesizdi. Hong Kong adasına yalnızca yarım saat uzaklıkta olan küçük ve ıssızca Lama adası, adaya indiğimde daha belirgin olan bir biçimde sanki SARS’dan haberli değildi. Ne de IRAK’taki savaştan. Victoria limanındandaki Merkez iskelesinden kalkan Lama adası vapuruna benimle birlikte yalnızca beş kişi bindi. Üçü, sırt çantalı üniversite öğrencisi olduklarını düşündüğüm Japon gezmenleriydi. Birinin yüzünde bugaku, öbürünün gigaku ve üçüncüsünde kagura maskesi vardı. İleri teknoloji ürünü büyük yük ve yolcu gemileri, karınca telaşlı onlarca yüzyıllardır değişmemiş Çinli küçük balıkçı ve yük tekneleri trafiği ile dolu boğazdan ve insan karıncaların doldurduğu Hong Kong adası ve Kowloon yarım adasından uzaklaşarak, gürültü ve hareketin burnu dibindeki dinginliğe, Lama adasına doğru, Güney Çin Denizi’nin çarpıntılı suyu üzerinde yol aldık. Yarım saat sonra, vapur, arabaların olmadığı, hafta sonları dışında çok sessiz olan bu iki balıkçı köyünden oluşan adanın Sok Kwu Wan köyü iskelesine vardı. Denizin üzerine kurulu boş balıkçı lokantalarının içinden geçip dağa doğru tırmanan, sonra tepeye ulaştıktan sonra aşağıya adanın öte yakasındaki Yung Shue Wan köyüne inen keçiyoluna yöneldim. İnsansız doğa içinde yürüdükçe aklımdan salgın hastalık da silindi savaş da. Tepeye vardığımda gözlerimin önünde uçsuz buçaksız Güney Çin Denizi uzanıyordu her yöne doğru. Soluma doğru, uzakta denize inen çok yüksek ve dik bir yarın ucunda denize tepeden bakan Çin mimarisi bir çatının gölgesinde mermerden bir oturma yeri görünüyordu. Bir Çin kameriyesi olmalı. Bir saattir oldukça yakıcı bir güneş altında yürüyordum. Hem dinlenmek, mola vermek için; hem de engin denize tepeden, kameriyenin gölgesinde doya doya bakmak için oraya ulaşmaya karar verdim. Keçiyolu, önce yokuş aşağı sağa doğru kıvrım yaptı ve kameriye arkamda kaldı. Yokuş aşağı sürdükçe yol kameriye görüş alanımdan çıktı. Keçiyolu çatallaştı. İçgüdüyle soldakini seçtim. Kameriye, gördüğümde sola düşüyordu çünkü. Bir hayli yürüdüm kıvrılan dönen yolda. Her an, keçiyolunun yokuş yukarı dikleşmesini, tepeye ulaşmasını, kameriyenin yeniden görünmesini bekliyordum. Keçiyolu, bir on ya da on beş dakika aşağıya doğru kıvrıla döne uzamayı sürdürdü ve sonra yavaş yavaş yokuş yukarı dikleşti. Keçiyolu, sonunda bir düzlüğe ulaştığında deniz görünmüyordu artık. Kendimi yolumu yönümü yitirmiş duyumsadım ve öyle anlarda olduğu gibi afalladım azıcık. Çevreme bakındım. Biraz ileride ağaçlar ve çalılar içinde bir yapı görünüyordu. Yaklaştım. Bir Çin mezarlığı. Çin evlerinin süslü çatılarını çağrıştıran, yeşil kremitli çatıları olan, birbirine bitişik olmayan, birbirine dik açıda duran iki duvar, duvar-mezarlık. Budist Çinlilerin mezarlığı. Yaklaşık bir buçuk metre yüksekliğinde, iki buçuk metre eninde ve bir metre derinliğinde, yukarıdan aşağıya yedi, soldan sağa bazıları boş dokuz mezar-çekmecenin olduğu, daha önce ne duyduğum ne de gördüğüm bir duvar-mezarlık. Mezar-çekmecelerin kapağında portre fotoğraf, ölünün adı soyadı, doğum ve ölüm yılları var. Çekmecelerin içinde de büyük bir olasılıkla ölülerin külleri. Mezarlara fotoğraf koyulduğunu biliyordum, görmüştüm. Budist, Taocu ya da her iki dine birden inanan Hong Konglu Çinlilerin atalarına taptıklarını da okumuş ve görmüştüm. Ancak böyle bir duvar-mezarı ne duymuş ne de okumuştum. Adanın kuytu bir yerinde birden bire karşıma çıkmış, şaşırtmış ve ürkütmüştü. Öldürücü SARS salgını korkusundan ve IRAK savaşını düşünmekten kaçmak için geldiğim bu adada, ölüm, hiç tanımadığım bir kılıkta ve yolumu yitirdiğim bir anda, birden varlığını duyurdu. Ruhum ürperdi.
Bakımlı değildi mezarlık. Yakın zamanda ziyaret edildiğinden, ortalıkta, ziyaret edenlerin attıkları kâğıt, plastik su şişesi ve torba artıkları hafif rüzgârda uçuşuyordu. Rüzgârda uçuşan artıkların ıslık sesinin sessizliği sarmıştı ortalığı. Yengeç dönencesinde yakıcı güneşin altında yürümekten yorgun düştüğümden gölgelik bir yere çöktüm ve oturduğum yerden çekmece-mezarlarlardaki fotoğraflara baktım. Benim fotoğrafım yoktu. Bir Avrupalı vardı Çinliler arasında. Fotoğrafı yoktu Avrupalının. Bütüm mezarlıkta yalnızca onun ve onun sağındaki bir Çinliye ait çekmece-mezarda fotoğraf yoktu. Adı Gerd Heinz Balke, 1949’da doğmuş. 2000 yılında sönmüş kandil. Küllerinin Güney Çin Denizi üzerindeki küçücük bir adada tutulmasını istemiş bu yabancı kimdir, öyküsü nedir diye düşünmeye başladım ve kapkara duygular çöktü üzerime. SARS ve IRAK savaşının birkaç gündür beslediği karakaygı çoğaldı ve derinleşti. Mezarlık, esen rüzgârın ağaç dalları ve yapraklarda, uçuşan kâğıt ve plastik artıklarda çıkardığı ıslık ses, yolumu yitirip buraya düşmüş olmam birbiri üstüne bindi, adaya geliş nedenim olan karakaygıyı dürtüp uyandırdı, derinleştirdi, koyulaştırdı. İşte o zaman: yüzüm, takabileceğim ve düşünebileceğim her maskeyi yırtıp tam kendim gibi göründü Zaman’a. Olgundum, solgundum da. Anımsayın, ben yuva-yöneliğim, yuvama dönmek için yola çıkmıştım. Yeryüzünde hareket halinde olmaktan, yuvaya dönüş dansı yapmaktan mola almamı gerektiriyordu içine düştüğüm durum. Önceden düşünemediğim ancak burada yüz yüze geldiğim karantina olasılığını; yeryüzünü dolanma, hareket halinde olma sırasında beni dinlendirecek bir molaya dönüştürmeye çalışıyordum. Bir başka sapma biçimi, önceden tasarlamadığım; kurmaca düzeyde yerlem-ben bıraktığım sapmalardan ayrı, yaşamın, SARSIRAK’ın karşıma çıkardığı bir sapma anı: karantina. Clinamen, mâile. Hareketin, içerden gelen bir istemle değil, dışarıdan gelen bir rastlantı ile durduğu ve korkuyla, bilinmeyene düşmekten kaynaklanan bir korkuyla sarsıldığı, SARS(IL)IRAK mola aldığı bir an. Maskeli karantina. Karantina nedeniyle Lama adasında hareket halinde olmamı askıya almıştım. Mola alıyordum. Çinli bir bilgeye akıl danışmak için mola gerekiyordu. Bir durak: yaşamın –SARS salgınının ve IRAK’taki savaşın– zorladığı, sanatın düşünemeyeceği ancak zenginleştiği bir durak. Yuvaya dönüş anlatımın, burgaç-dansımın; tanımadığı ve öngörmediği yeni bir burgaca girdikleri bir mola. SARSI(LA)RAK.
SARSI(LA)RAK mezarlıktan geriye, yolun çatallaştığı noktaya döndüm. Bu kez doğru yolu izleyerek yarın ucundaki, yüksekten Güney Çin Denizi’ne bakan kameriyeye ulaştım. Sırtlı mermer kanapeye oturup altta yarın dibinden uzayıp giden denizin maviliğine daldım. Yolumu yitirdiğimi anladığımda birden önüme çıkan salaş duvar-mezarlığın beni ne denli korkuttuğunun şimdi ayırdına vardım. Dünyaya yalnız gelip yalnız buradan çekip gittiğimizin bilgisi yeni bir dilde, Çince yüreğime kazındı. Önceden bilmediğim dingin bir ürpertiyle, yukarıdan baktığım “su”yun öncesiz ve sonrasız belleğinin yüzeyindeki kıpırtıların kollarında usulca cezbeye doğru sallandım. Dinginlik içinde korkuya boğuldum. Ruhum, kopup savrulmaktan mola almıştı. Hareket halinde olmakla felç olmak arası bir yerdeydim. Varoluşsal bir karantinada mola alıyordum. Kendi yüzümden başka maskem yoktu. Hemen burnumun dibindeki Hong Kong adasındaki salgın hastalıktan, dünyanın öbür ucundaki savaştan uzağa çekmiş kendimi, dinleniyordum. Zaman’ı dinliyordum. Çin kameriyesinde ruhum mola alıyordu. “Bozma rahatını.” Yüzü bana dönük değildi Çinli bilgenin. Mermer kanapenin öbür ucuna oturmuş o da aşağıdaki Güney Çin Denizi’ne bakıyordu. Dinlediğim Zaman’dan çıkıp gelmiş olmalıydı. Suyun belleği ile aynı yaştaydı. Sütbeyaz Çinli sakal ve bıyıkları yere uzuyordu. Üzerindeki ipekten bol giysileri parlaktı. Sürdürdü sessiz konuşmasını. Birbirimizin yüzüne bakmadan sessiz konuştuk sonra suyun belleği denli sonsuz bir süre. Son vapura yetişmek için kalktım. Kırkbeş dakika uzaklıktaki iskeleye doğru keçiyolunda yürürken ayırdına vardım ki bilgeyle aramda geçen konuşmanın tek bir sözcüğü bile kalmamış belleğimde. Ancak, ne önemi vardı konuşmamızın kırıntısını bile anımsayamamamın. Burgaç-dansım için bir mola, ruhum için ise bir ninni ritmi öğrenmiştim. Yuvamda öğrendiğim öbür ninniye eklendi bu yeni ninni. “Na ni çe / na ni / na ni / na. Na ni çe / na ni / na ni / na.” Bu, usumda böyle kalmış ninniyi ilk kendisinden dinlediğim, rumca bilen, Yunanistanla yapılan nüfus değiştokuşunda, Girit adasından İzmir’e gelen komşumuz Sakine hanımın halası, yaşıyor olsaydı, bu Çinli bilgeyle aynı yaşta mı olurdu? Artık her denize bakışımda, her suya bakışımda; Çinli bilgeyle yaptığım, her bir sözcüğünü unuttuğum uzun sessiz konuşmayı, her saniyesiyle anımsayacak ve böylece aynı İsmail olamayacaktım. Sultan oğlu molla İsmail, Lama adasındaki mola sonrası, mollâ-yi rûmun, molla hünkârın dansını kendine göre sürdürecek. “Vak’a artık gönül kaniyle, gözyaşiyle yazılmadadır.” İçimde bir damla gözyaşı (SARSIR)aktı.
Akşama doğru, Lama adasının Yung Shue Wan iskelesinden bindiğim vapurla Hong Kong adasına geri döndüm. O akşam William ile Hong Kong’da yaşayan batılıların gittiğı D’Aguilar bar sokağında buluşmak üzere anlaşmıştık. Önce, Hong Kong’un en iyi fırında kaz yapan Wellington Sokağı’ndaki Yung Kee lokantasında onun bir hafta önce yer ayırtması sayesinde yemek yiyecektik. Beni, Hong Kong’a gelmeden önce bir kaç kez arayıp “mutlaka görüşelim” dediğinde, bu sevdiğim kaz lokantasında yer ayırtacağını vurgulayıp durmuştu, sanki bir rüşvet önerir gibi. Bu babası İngiliz, annesi Çinli arkadaşım, gene sonu gelmeyen, aklındaki iş projelerinden birini konuşacaktı benimle büyük bir olasılıkla. İş yaşamını, özel yaşamından sağlıklı bir uzaklıkta tutabiliyor olması ve halen çocukca sürdürdüğü ilgileri, William’ı benim gözümde sevimli kılıyor ve onunla sohbet etmekten hoşlanıyordum. Ayrıca, o akşam William’la sözleşmiş olmam, Lawrence’ın, Hong Kong’un İngiliz koloniyel geleneğinin kalesi Gazete Muhabirleri kulübünde akşam yemeği yeme önerisine hayır diyebilme özürü de sağlıyordu.
Vapurla Merkez İskelesi’ne vardığımda otele dönmek için taksi bulmam zor olmadı. SARS, halkın zorunlu olmadıkça evlerinden çıkmalarını engellediğinden şehirdeki insan ve taşıt trafiği çok azalmıştı . Otele vardığımda günlük telefon konuşmamız için eşimi aradım. Lama adasını anlattım. Karantina olasılığını aramızda bir şakaya dönüştürdük. “Az kaldı unutuyordum,” dedi, telefonu kapatırken. Roger aramış BBC Dünya Servisi’nden. Orta Doğu Çalışma Grubu’muzun Mayıs’taki toplantısının konusu ‘IRAK savaşı sonrası Orta Doğu’ imiş. Benim, Türkiye üzerine bir şeyler söylememi istermiş. Hong Kong’a gelmeden önce daha IRAK savaşı başlamamış iken Londra’ki Türkiye üzerine bir konferansta görüşmüştük Roger ile. Türkiye’deki seçimler sonrası iktidara gelen Ak Parti’nin iktisadi uygulamalarını yakından öğrenmek isteyen Londra’daki finans ve iş çevreleri için düzenlenmiş bir konferanstı. Konferansın yapıldığı tarihte, ABD ve İngiltere’nin IRAK’a ne zaman saldıracakları henüz bilinmiyordu. Roger’ın arkadaşı bir fon yöneticisi, Meclis’deki kinci bir oylamanın Amerikan askerlerine Türkiye üzerinden IRAK’a girme iznini verip veremeyeceğini sormuştu bana. Oylamanın sonucu ve olası ABD yardımının, yönettiği fondaki Türkiye tahvillerinin değerini nasıl etkileyeceği hesabını yapıyordu. Ona, “dörtbirucundan/tutuşmuş/muş yerküre, bana ne: je fe sö kö je pü mua,” diyerek yanıt verdiğimi anımsıyorum. Roger, nazik bir biçimde kurtarmıştı sonra beni fon yöneticisi arkadaşından. “Kendimi maskeli baloda vals yapan insanlar arasındaymış gibi duyumsuyorum Roger,” demiştim. Daha ne SARS ne de SAVAŞ vardı. Dünya SARSIRAK’dı: ancak Çinliler IRAK’ı, Avrupalılar da SARS’ı telaffuz etmiyordu. Eşimle telefon konuşmasını bitirdikten sonra İngiltere’deki ofisimdeki telefonuma bırakılmış iletileri dinledim. Telefon ile iletişim bittikten sonra, bilgisayarımla elektronik mektuplarımı okudum ve yanıtladım. Roger’a da olumlu bir yanıt verdim ve ekledim: “Eğer, karantinaya alınmazsam Hong Kong’tan çıkarken ya da İngiltere’ye dönüşte. Ben semâ sen vals.”
Otelden çıkarken asansördeki düğmelere bu sabah yapmaya başladığım gibi dirseklerimle bastım ve asansördekilerin aksırıp hapşırmamalarıni diledim içimden. Oda temizlikçileri maskeli ve eldivenliydi iki gündür. Otel idaresi, havuzu ve saunayı kapattıklarını duyurmuştu dün sabah. Telaşa kapılmadan yaşanan bir tedirginlik kaplamıştı ortalığı. Gün sonunda, bu tedirginlik toplamından gerilip yoruluyordum. Bir de geceleri sabaha değin televizyon kanallarında IRAK’taki savaşı izleyince çifte vuruluyordum zihin ve ruh yorgunluğundan. SARSI(LA)RAK geçiriyordum günü ve geceyi yengeç dönencesinde. Karantinaya alınmadan önce felç olacaktım bu gidişle. Felçli karantina da bir olasılık ayrıca.
Lokantanın yarısı boştu. “Yer ayırtmaya gerek olmayan ender bir gün,” dedi William. Yüzyıllık yumurta ve ardından fırında kazı, masa, bizden sonra başkalarına ayrılmamış olduğundan her zamankinden daha yavaş yedik. Yemekten sonra gittiğimiz Wellington Sokağı’nı dikine kesen D’Aguilar Sokağı, Cuma akşamı olmasına karşın ıssızdı. William ile oturup bir kaç kadeh atıştıracağımız ve birbirimizi duymakta güçlük çekmeyeceğimiz bir bar bulmak hiç zor olmadı. SARS salgını, Hong Kong’un sokaklarını, lokanta ve barlarını, ürküntü veren bir biçimde ıssızlaştırmıştı. O gün, Hong Kong yöneticileri resmi olarak SARS’ı bir salgın hastalık olarak kabul edip okulları kapattığından, günlerdir toplumun bilinçaltında dolaşan korku şimdi sokağa ve bilinç düzeyine çıkmıştı. O güne değin azınlıktayken maskeyle dolaşanlar şimdi çoğunluktaydı. Televizyon haberlerinde, kalabalık bir yerleşim bölgesindeki iki yanyana yüksek apartman blokunda oturan herkesin, maskeli ve beyaz önlüklü sağlık görevlilerinin denetiminde otobüslere doldurularak karantinaya alınacakları kırsal alandaki prefabrik evlere götürülmeleri görüntüsü, korkuyu şehrin damarlarına pompalamıştı. William’da, aileden gelme varlıktan dolayı yaşamda zorluk çekmemiş olmaktan kaynaklanan bir vurdumduymazlık zaten vardı. O zaman da, SARS’ın, onun toplumsal konumundaki birine dokunamayacağı içgüdüsüyle hareket ediyordu. Ben, belli etmesem de William denli güvenli duyumsamıyordum kendimi. Bir yandan olasılık hesaplarım, usumu; sürekli başıma gelebilecek tehlikeleri düşünerek yaşamayı seçmemiş olmam, istemimi; korkumla başedebilecekleri bir yörüngeye yerleştirmişti. Öbür yandan yabancısı olduğum bir ülkede ölümcül bir salgın hastalığa yakalanma olasılığı bilincimde yüzüp duruyordu. Uykusuzluk Barı’nda bize katılan William’ın, o gün Delhi’den gelen Hintli arkadaşının söyledikleri William’ı da beni de salgın hastalıklar konusunda ne denli yerel düşündüğümüzün vardırdı, ve bani, bir kez daha, küreselleşme olarak adlandırılan bu dönemin, iletişim araçlarının dünyaya dar bakışının yaygınlaşmasından başka bir şey olmadığını düşündürttü ancak korkumu bir damla azaltmadı. Sunil’e göre, “Hindistan’da ne olduğunu bilmediğimiz salgın hastalıklardan her gün yüzlerce insan ölüyor. Hong Kong, Hindistan ile karşılaştırınca güllük gülistanlık,” idi. Bardaki Filipinli kız, barda bizden başka hiçkimse olmadığından içki bardaklarımız boşalır boşalmaz dolduruyordu. Bardaklarımızı sürekli dolduran güzel Filipinli kız, William ile Hintli arkadaşı Sunil’in SARS’ı önemsememe nedenleri, aklımda sıçrayan düşünceler, kanımda artan alkolün etkisiyle birbirine karışıyor, usumun gevşemesine ve bilincimin bulanıklaşmasına neden oluyor, hem SARS hem de IRAK giderek benden çekiliyordu. Çinli bilgenin Güney Çin Denizi karşısında ruhuma üflediği dinginlik; Uykusuzluk Barı’nda, alkol, sohbet ve içki dökenin güzelliğiyle yeniden içimi kaplıyor ve hem ten hem de tinimi sarıyordu. William’ın, Hintli arkadaşı ve bana anlattığı iş tasarısı da yazılacak yeni öyküler düşündürtüp o an ve o yerden çok ötelere taşıyordu beni. William, yeni işinden dolayı Çin’e çok gider olmuş ve eski eşya toplamaya başlamış. Çin’in iktisadi ve toplumsal dönüşümü sonucu, Çinli yeni orta sınıflar tarafından pabucu dama atılan eski eşyalar, batılılar tarafından kapışılan estetik nesneler haline geliyordu. İki yıl önce Pekin’de ben de katılmıştım bu bu kümeye, iki girişimci Çinli genç beni arka sokaklardan bir ilkokulun bahçesine götürmüş ve köyde yaşayan büyük annelerinin evinden getirdiklerini savladıkları Wu Chang Shuo’nun iki suluboya duvar resmini satmışlardı. William, Londra’da ve Zurich’de antikacılık yapma tasarılarını paylaşmak istemişti o gece benimle.
William ile buluşmak üzere otelden çıkarken, önce sıkı bir yemek yer ve sonra da bir barda iyice kafayı çektikten sonra körkütük otele döner kafamı yastığa kor koymaz derin bir uykuya dalarım diye düşünmüştüm. Bu gece televizyonu açıp CNN ve TV5’de IRAK savaşını izlemek istemiyordum. Dört gündür yerli kanallarda SARS, yabancı kanallarda savaş izlemekten önceden tanımadığım bir karaduyguya kapılmıştım. Otel odama girer girmez, kurtulmayı umduğum karaduygunun odanın içine sinmiş olduğunu ayrımsadım. Oda tabanından tavanına uzayan penceremden, ışıkları açmadan Hong Kong’un Viktoria limanını seyre koyuldum. Karaduygumla başbaşaydım. Yıllar vardı karaduygulu olmayalı. Bir kadındı çoğunluk geçmişte karaduygumun nedeni, yuvamdan olan uzaklığımın çaresizliğinin ayrımına varmak değilse. Salgın hastalık ve savaş: birinin sokakları kaplayan nefesi öbürünün televizyon ekranına yerleşmiş manzarası boğuyordu. Üstelik yanımda ne eşim ne de çocuklarım vardı. Sivil bir karantinadaydım. Yuvayönelik olmayı tersyüz eden karantina. Yepyeni bir durum ile karşı karşıyayım. Hazırlıksızım. Çinli bilgenin Güney Çin Denizi’ne karşı benimle otururken ve şimdi tek sözcüğünün bile aklımda kalmadığı anlattıklarının verdiği dinginliğe sığınmak istiyorum. “Na ni çe na ni na” ninnisiyle döne döne dans ederek unutmak istiyorum. Ruhumun öğrendiği bu iki ninninin ritmiyle karantinadan çıkmak istiyorum.
Telefon çaldı. Yifan, gelmiş aşağıda resepsiyonda beni bekliyormuş. “Ne zaman geldin Hong Kong’a?” sorumu duymazlıktan geldi. “Beni bekletecek misin burada,” dedi. Çabucak giyindim, asansörün düğmelerine sağ dirseğimle bastım, aşağıya indim. Taksiyle Aşağı Albert Caddesi’nde Fringe Kulüp’e gittik. Başını omuzumda tuttu ve tek sözcük söylemedi takside. Filmi izlerken de hep omuzumdaydı başı. Geceyarısında Max Ophüls’ün La Ronde filmi oynuyordu. Altı ülkede yirmi bir filim yapmış Ophüls’ün tinsel yuvası Viyana’da geçen, kendine yuva seçtiği Fransa’da yaptığı filimde, Ophüls’ün kamerası her zamanki gibi hep hareket halindeydi, uyumlu ve yumuşak. Atlı karıncaya bindirilmiş bir kamera. “Geçmişe hayranım; şimdi’den daha dinlendirici, gelecekten daha güvenilir.” “Gelecek bir bilinmeyen, geçmiş ise karaduygu; şimdi var yalnız elimizde –şimdiyi elimizden kaçırmayalım.” Zaman’ı karantinaya almaya çalışıyor Ophüls. Ben ise Zaman’ın karantinasındayım. Zaman ve karantina içiçe giriyor ve birbirinde sarmallaşıyor. Usuma Lizbon’da Tago Irmağı’nın Atlantik Denizi’ne kavuştuğu noktada suyun belleğine yerleşmiş Zaman geldi. Sonra, o gün Lama Ada’sında tepeden Güney Çin Denizi’ne bakarken beni dinlendiren kıpırtılı Zaman. Karantinada, “Zaman”, arılaşıyor, yalnızca kendisi oluyor, bana olduğumu anımsatıyor. Ophüls’ün peşinden bir yere kadar gidebiliyorum. Anlatıcısına takılıyorum. Anlatıcı, hem dışında hem de içinde anlatının. Ancak, böylece hep içinde anlatının. Biçimi ve hareketi alıyorum Ophüls’den, bir de yuvaya olan uzaklığı. Ve bir de karaduyguyu. Vals, semâ’nın yerini tutmuyor. Ancak, Schnitzler’den, valsi anlıksallaştırmasını alıyorum. Bir de, işime yaramasalar da maskeleri. Dönüyorum. La Ronde’dan aldıklarımla ancak Yifan’sız dönüyorum otele. Amsterdam’da, birlikte izlediğimiz Kubrick’in Gözleri Sımsıkı Kapalı filmindeki atmosferi hediye ediyor bana Yifan. İçimde tek bir damla gözyaşı (SARSIR)aktı.
Ertesi gün gittiğim ofisteki iki sekreter ve Lawrence’ın yardımcısı Christina, SARS konusunda William ve Hintli arkadaşı Sunil gibi rahat değillerdi. Çocukları ve yaşlı anneleri, babaları, halaları, amcaları, yakınları vardı. Oturdukları apartman daireleri, SARS salgınının görülme ve yayılma olasılığı yüksek Hong Kong’un tipik çok katlı ve kalabalık yerleşim alanlarındaydı. Benim ilk fırsatta İngiltere’ye dönmemiş olmam, maske takmamam, onları rahatlatmıştı biraz. Ancak Christina, bir türlü anlayamıyordu önerdiği Çin eczanesinden kendime niye bir maske almadığıma. Üçünün de yüzünde SARS’ı ciddiye almam gerektiğini belirten imler vardı. Havayı yumuşatmak için Christina’nın bir fazla aldığı maskeyi ne denli gülünç görüneceğimi bana söylemelerini isteyerek yüzüme geçirdim. Nefesim, maskenin kıyılarından sızıp yükselerek gözlük camlarımın buğulanmasına neden oldu. “Bu maske, beni bir başka tehlikenin kucağına atacak,” dedim. Bu maskeyle, Hong Kong’un tımarhaneye benzeyen yollarında önümü göremeyeceğimden bir arabanın altında kalarak ölme olasılığının SARSdan ölme olasılığından daha yüksek olacağını, o yüzden maskeyi takmamın usluca bir şey olmadığını söyledim. Ancak çantama atmayı da ihmal etmedim. Christana’nın verdiği maskeyi çantama koyup, çantamdan yanımda getirdiğim ikinci maskeyi, hızlıca yüzüme geçirdim ve onlara döndüm. Önce, çiğ bir korku kapladı yüzlerini, Çinli kısık gözlerinin bile gizleyemediği. Sonra birlikte güldük. Maskesizdi kahkahalarımız.
Christina, SARSdan dolayı yolcu sayılarında büyük bir düşüş olduğundan üç gün sonra Hong Kong’dan Singapur’a beni götürecek Çin Havayolları uçağının iptal edildiğini söyledi. Singapur Havayolları’nda ayırtılan yeni biletimi almak için işyerinden çıktım. Sokakta taksi bulmak güç olmadı. Sokaktaki insan ve taşıt trafiği düne göre daha da azalmıştı. Taksi, Wyndham Sokağı’ndan aşağıya indi ve beş dakika sonra Singapur Havayolları’nın ofisinin bulunduğu Queensway’deki United Centre gökdeleninin giriş katındaydım. 17. kattaki ofise asansörle çıkıncaya değin birbirine gözucuyla ve gizlenmiş korkuyla bakan çoğu maskeli insanlar arasından geçtim. Biletimi alıp otele geri döndüm. Norman Foster’ın, zemin katını halkın kullanma alanı olarak tasarladığı, dün üç katı, SARSa yakalanan bir çalışan nedeniyle kapatılan Hong Kong Shanghai Bankası’nın genel müdürlük gökdeleni, tasarımı ile uyuşmayan bir zamanın avucundaydı. Filipinli çocuk bakıcıları ve hizmetçilerin Pazar günü buluşma yeri olarak kullandıkları ve bir arı kovanına dönüştürdükleri bu binanın dehliz biçimindeki giriş katı, yarın bir hayalet dehlize dönüşecekti. Bir şehrin, boşalmadan, nasıl bir hayalet şehre dönüşebileceğini düşündüm. Wong Kar Wai, filimlerindeki Hong Kong ritmini yeniden yakalayamayabilirdi SARS pençelerini geçirdikce bu şehir-ülkeye. Yan Chi Kwok’un, Hong Kong’da Yerlem Üretimi adlı kitapta, Henri Lefebvre’in yerlem ve ritim üzerine düşüncelerini değerlendirdiği yazısında öngörmediği bir Hong Kong doğabilirdi SARS’ın küllerinden. Karantina ritminde tıklıyan bir Hong Kong uğulduyordu kulaklarımda.
Üç gün sonra, Singapur’a uçmak üzere, yüzünde mahâ-kolâ-sanni-yaksayâ maskesi olan bir taksi sürücüsünün taksisiyle havalimanına gittim. SARS iyice yayılmıştı Hong Kong’da. Gideceğim Singapur, sınırlarındaki denetimi en üst düzeye çıkarmış, gelenlerin ateşini ölçen makineler yerleştirmişti havalimanına. Hong Kong’da ya da Singapur’da, havalimanında karantinada kalabilirdim. Frankfurt Havalimanı’nda bir sapma anı yaşamıştım ve Kabuk’ta, hareket halinde olma dansımdan vazgeçme olasılığı doğmuştu. Karantina olasılığını ise hiç düşünmemiştim. Karantinayı, yerlem-benlerimden birinin oluşabileceği bir durum olarak usumdan geçirmemiştim. Sözlüğümde, en azından harekete geçtiğim ilk anlarda, karantina sözcüğü yoktu. Korku, yuvayönelik hareketime eşlik ediyordu; ancak karantina korkusu değildi bu.
Havalimanı maskeli insanlarla doluydu. Bavulumu teslim ettim, uçağa biniş kartımı aldım ve yüzümde Christina ve iki sekreteri önce korkutup sonra güldüren, Hong Kong’a gelirken yanımda getirdiğim ikinci maske, Venedik’ten aldığım El Medico dea Peste maskesiyle Hong Kong’un, mimar Norman Foster’ın tasarladığı yüksek tavanlı ve geniş Chek Lap Kok Havalimanında pasaport denetim noktasına doğru yürüdüm. CD çalarımda, Jean Barraqué’ın Hermann Broch’un Virgilius’un Ölümü romanından esinlenerek bestelediği Le temps restitué, ...au delà hasard, ve Chant après chant yapıtlarını dinleyerek yuvama dönüş binbir dansımın bu önceden kestirilmemiş ayağını sürdürdüm. Singapur’u da geçip evime dönebilecek, eşim ve çocuklarımla, gene yuvama dönüş dansımın bir başka ayağı Napoli’ye gidebilecek miydim? Felç ile karantina arasında hareket halindeydim. Kulağımda Barraqué’ın ezgileri, yüzümde Venedik’ten El Medico dea Peste maskesi, çevremde Strauss’un Opus 257 Perpetuum Mobile’yle vals yapan, binbir maskeli, çoğu Çinli olan yolcuların arasından geçerek pasaport denetim görevlilerine doğru yürüyorum. Yüzümde, maskeyle indirdiğim felç, karantinayı tanımaya doğru SARS-IRAK, SAR-SI-RAK, SARSIR-AK, SARSI(LA)RAK yürüyorum.