25 Aralık 2004
Yola çıkışımızın iki saat gecikmesi kestirme yollar aramayı gerektirdi. Yoksa
Brisbane’a varışımız gece yarısını geçecek, ertesi gün 1.200 kilometreyi
aşan Brisbane-Airlie Beach arasındaki yolu bir sonraki güne sarkmadan tamamlamamız
güçleşecekti. Yolculuk öncesi jipe yerleştirdiğimiz GPS’le (Global Pointing
System) bağlantılı programın dizüstü bilgisayarının ekranında kestirme yolları
işaretlemesi dört-beş saniyeyi geçmedi. Sydney-Brisbane arasında Pasifik
kıyılarından uzaklaşıp New South Wales ve Queensland eyaletlerinin içlerinde
yol aldıktan sonra Queensland eyaletinin başkenti Brisbane’a ulaşacaktık.
Bin kilometreyi bulan güneyden kuzeye uzanan bu yolculuk sırasında bir eyaletten
ötekine geçerken saatlerimizi bir saat geri alacak, ülkenin folk müziği başkenti
Tamworth’tan, hâlâ İngiliz koloni döneminin izlerini taşıyan Armidale gibi
kentlerden, irili ufaklı kasabalardan, dev termik santrallerin kurulduğu
bölgelerden geçecektik.
Ne zaman kıyıyı yitirsem garip bir duyguya kapılırım: Yağmur ormanlarıyla,
kangurularla, rengârenk papağanlarla, kendi hallerinde ineklerle, atlarla,
keçilerle, bulutlarla, ırmaklarla, ırmakları arşınlayan teknelerle, derelerle,
köprülerle, yol kenarlarındaki levhalarla, insanlarla, evlerle oyalanırken
içten içe bir kıyı özlemi de başlar.
Yaşamına 1825’te bugünkü yerinden pek uzakta olmayan bir noktada küçük bir
sürgün yerleşmesi olarak başlayan, kıyılarında geliştiği, adını taşıyan nehirle
Pasifik okyanusuna bağlanan Brisbane’a, kalacağımız havaalanına yakın otele
akşam sekizden önce geldik. Formula-1 grubuna ait otelin giriş kapısı grubun
öteki otelleri gibi akşam sekizde kilitleniyordu. Sekizden sonra kalmak için
gelen müşteri ancak kredi kartını bankamatikte işlem yapar gibi kullanıp gereken
ödemeyi yaparsa elektronik düzenekli ana giriş kapısı açılıyordu.
Yatağa uzandığımda bu kentle paylaşabileceğim neler var diye düşünürken, Queensland
Üniversitesi’nin yayımladığı 90’lı yıllarda üniversitenin bütçe sorunları nedeniyle
kapanan, kimi sayılarında İngilizce çevirileriyle Türkçe şiirlerimin de yer
aldığı, ülkenin ciddiye alınır tek multicultural yazın dergisi Outrider’ı anımsadım.
Bir zamanlar Max Brod’un asistanlığını yapmış olan editörünün, Manfred Jurgensen’in,
derginin yayınını sürdürme çabaları da sonuç vermemişti.
Koridorda Türkçe bir ses:
— Baba, bak!
26 Aralık 2004
Ekranda eğilip bükülen parlak mor bir çizginin ortasına yerleşmiş duran ‘Rockhampton’
iki boyutlu bir dünyaya ait iç içe geçmiş iki daireden oluşan soyut bir öğe
gibi görünse de elektronik haritada jipi simgeleyen küçük kırmızı ok, uydu
aracılığıyla sürekli olarak coğrafi koordinatlara bağlı olarak yerimizi işaretliyor,
inatla parlak mor çizginin üstünde altı saat sonra varacağımız kente doğru
ilerliyordu.
Ekrandan başımı çevirdiğimde yola paralel uzanan şeker kamışı demiryolu hattını,
yolun iki yanında uzanan şeker kamışı plantasyon alanlarını yeniden gördüm.
Yol boyunca arada bir göreceğimiz ülkenin şeker üretim merkezi olan Bundaberg
yönünü işaret eden trafik levhalarından birinin yanından hızla geçtik.
Kuzeye yolculuk yapanların en önemli uğrak noktalarından biri olan Rockhampton’a
gelmiştik.
Noel tatili nedeniyle her yerin kapalı olduğu, terk edilmiş gibi duran kentte
bir bankamatik bulmamız gerekliydi. Dizüstü bilgisayarının tuşlarını kullanarak
iç içe girmiş iki dairenin sakladığı bilgiye ulaşmak zor değildi. Daireler
yerlerini kenti oluşturan anayollara, yapı adalarına, parklara, açık alanlara
bıraktılar, ekranda. Ana yollar da caddelere, sokaklara, çıkmaz sokaklara...
İlerleyen kırmızı ok Capricorn Union binasının önünde durdu.
27 Aralık 2004
Kahkaha atar gibi öten kukuburranın sesiyle uyandım. Jaluziden sızan zayıf
ışık dışardaki ayrıntıları seçemeyeceğimi söylese de kalkıp pencereden bakmadan
edemedim: Gece yavaşça çekilirken, adlarını bilmediğim, görmediğim başka
kuşların sesleri de geliyordu, yakındaki tepelerden. Bulmuştum yeniden, yitirdiğim
kıyıyı.
Alaturka kiremite benzeyen kiremitlerle kaplı çatıların üstünden, palmiyelerin,
okaliptüslerin arasından Mercan Denizini oluşturan (Great Barrier Reef) koylardan
birisi görünüyor, irili ufaklı adalar ve birkaç tekne ufku noktalıyorlardı.
On üç yıl önce o adaların birinden, Hamilton’dan bu kıyıları, adanın üstünde
dolaşan deniz kartallarını seyretmiş, kaptan James Cook’un zorlu yolculuğunu,
tekneleriyle buralarda aylarca çakılıp kalışını hayal etmiştim.
“İpek”, “İzzet”, “Umar”, “Kaan” adlarını yazmayı bir türlü beceremeyen yirmilerindeki
kız elindeki yolcu listesine bir de “Yayoi” adını eklemesi gerekince pes edip,
“Tamam, beş Göldeli geliyor, tura!” dedi.
Adını 1600’lerde Avustralya’ya ayak basan Flemenk kâşif Abel Tasman’dan alan
Abel Point Marina. Seasation adını taşıyan katamarana binip pencereden gördüğüm
adalardan birine, Hook adasına doğru yol alıyoruz.
Verilen siyah renkli dalgıç elbisesini giyiyorum, birazdan bir parçası olacağı
“düş dünyası”na gitmeyi sabırsızlıkla bekleyen ama sevincini belli etmemeye
çalışan bir çocuk gibi. Maskeler, paletler... Soğuğa, zehirli deniz hayvanlarına
karşı koruyacak olan üstümdeki dalgıç elbisesinin göğüs hizasına yazılı markasını
başımı öne eğip sağdan sola doğru okumaya çalışıyorum: Adrenalin.
28 Aralık 2004
Tropik ağaçlarla dolu bir tepeye yaslanmış Akdeniz evlerini andıran kaldığımız
villanın arkasındaki küçük avludan görünen ürkek yabani hindi, hindistancevizi
ağaçları, bereketli toprak, Kaan’ın istediği hindistancevizini koparırken
kolumu ısıran iri karıncalar bile içimdeki sabah keyfini kamçılıyor.
Coral Beach. Sıcak ve nemli hava. Mercan ölülerinden oluşan kıyı.
Sağımızdaki solumuzdaki sık ve yüksek ağaçlarla uzayıp giden bir gotik katedrali
andıran ormandan geçerek kaldığımız yere geri dönüyoruz, İpek ve Kaan’la.
Akşam televizyonu açmak geliyor, Kaan’ın aklına: Tsunami!
29 Aralık 2004
Abel Point Marina. Cruise Whitsundays. 37 metre boyunda 3 katlı katamaranın
sıraya dizilmiş personeli “Günaydın, hoş geldiniz!” diyor, biz teker teker
önlerinden geçerken. Dönüşte de aynı özenle uğurlayacaklardı yolcuları. Üç
ay önce sefere başlayan Cruise Whitsundays daha önce gittiğimiz Hardy Reef’in
ötesine götürecekti: Knuckle Reef’e.
Daydream adasından katamarana binen yolcuların bir bölümüu oturduğumuz üst
güverteye gelip yerleştiler. İngilizce konuşmalara, Almanca konuşmalar da katıldı.
Avustralya’daki en pahalı tatil yerlerinden biri olan Hayman adasından da yolcu
aldıktan sonra katamaran açıklara yöneldi.
Pasifik okyanusunun laciverde çalan kabadayı dalgaları arasında arada bir görünen
kuşları, yelkenlileri, suyun üstünde kısa manevralar yapan kurşuni renkli uçan
balıkları gözlüyor, ufukta üç saatten biraz fazla kalacağımız yüzer platformu
arıyorum.
Parlak beyaz silindirik biçimli çatı örtüsüyle yüzer platform ufukta göründüğünde
neredeyse öğle olmuştu. Hardy Reef'te yıllar önce duyduğum heyecanı yeniden
yaşayacağımı umarak adımımı attım, platforma: Karanın ufuktan silindiği bir
noktada dalgaların arasında yükselen yer yer açık ve koyu gri, kahverengi renklerde
milyonlarca mercandan oluşan bir adaya ayak basacak, usulca ortaya çıkmış olan
bu “eğreti” ada, varlığınızı ilişkilendireceğiniz gökle, okyanus arasında sizinle
umursamadan geçirdiği bir kaç saatten sonra ortaya çıkışındaki gibi yine usulca
ayaklarınızın altında, suyun altında kaybolmaya başlayacaktı, unutulan kötü
bir anıyı hatırlatmak istermiş gibi.
Bir bölümü iki katlı yüzer çelik platformdan su altındakı mercan kümelerini
gördüğümde su derinliğinin fazla oluşu o heyecanı yeniden yaşayamayacağımı
söylüyordu. Geniş silindirik örtünün altında oksijen tüpleri, paletler, maskeler,
dalgıç elbiseleri mercan dünyasına doğru yola çıkmak isteyenleri bekliyorlardı:
Dört beş metre derinliğe dalıp mercanların sivri “dallarına” dokunmadan edemedim.
Uzunluğu 2300 kilometre olan Mercan Denizinde katamaran dönüş yolculuğuna başlamış,
yüzer platform ufukta beyaz bir kabarcığa donüşmüştü. Kataramana yol vermek
istemeyen hırçın dalgalar iyice yükselmişti. Üst güvertede küpeşteye yapışarak
zaptedilmez vahşi bir ata benzeyen tekneyle dalgaların dalaşını seyredecektim,
uzun süre.
Tanıtım broşüründe bilgisayar donanımıyla deniz tutmasını yüzde yetmiş azaltacak
biçimde tasarlandığı yazan katamaranın şahlanmaları, huysuzluğu azalmıştı,
adalara yaklaştığımızda.
Tsunamide ölenlerin sayısı 40 bini aşmış.
30 Aralık 2004
Yolda. Mackay'i geçtik.
Benzin parasını ödemek için girdiğim benzin istasyonunun bir köşesinde duruyordu,
The Courier-Mail. Yürek buran fotoğrafı küçük Karl Nilsson’ın, elinde anne
ve babasını, iki oğlan kardeşini kaybettiğini yazan bir kâğıt parçası. Sağındaki
“kayıp yüzler” başlığının altında on iki çocuk yüzü. Çoğu İsveçli, Fransız
olan çocuk yüzleri arasında bir Hintli, Somalili, Malezyalı, Endonezyalı çocuk
yüzü göremeyince göçmen oranının oldukça düşük olduğu bu eyalette bunu yadırgamamak
gerektiğini söylüyorum kendime. Ertesi gün yine benzin parası ödemek için girdiğim
benzin istasyonlarından birinde satılan gazetedeki kayıp Asyalı çocuk yüzleri
usumun bir köşesine takılıp kalan, huzursuz eden düşünceyi silecekti.
Bir süre sonra bizden çok da uzakta olmayan kıyıya yöneldik. Mango ağaçları
arasında kurulmuş bir kamp yeri. Kıyıya vuran, her vuruşunda kirli sarı-gri
karışımı rengini tazeleyen dalgalar arasında yüzen iki kıza güvende olmadıklarını
söylemeli miydi?
Biraz ileride oturanların kızlara göz kulak olduklarını varsayıp sessiz kaldık.
Kumsalın biraz gerisindeki uyarı levhasındaki kırmızı üçgenin içindeki timsah
burada bir yerlerde yemini sessizce ve sabırla bekliyor olmalıydı.
Agnes Water-Town of 1770. Akşam vakti içine girdiğimiz kilometrelerce devam
eden Deepwater ulusal parkının içlerine götüren toprak yol giderek irili ufaklı
kum tepelerine donüşmeye başlamıştı. Karanlıkta aşılmaz gibi görünen bu “ulusal
park” koynunda uyumak için kollarını açmış bir dosta pek benzemiyordu. Geri
döndük.
Birkaç kez “Kusura bakmayın, yerimiz yok!” sözlerini işittikten sonra otellerde
yer bulamayacağımızı anladık.
El fenerinin ışığı altında, karavan parklarının birinde çadırlarımızı kurmaya
başladığımızda geceyarısı olmuş, ay bütün gücüyle yakındaki tepeleri, geniş
kumsalı, kayalıkları, kumsalı yoklayan dalgaları aydınlatıyordu..
31 Aralık 2004
Ormandan çıkıp asfalt yola girdiğimizde neredeyse öğle olmuştu. Hervey Bay’den
araba vapuruyla 1. dereceden koruma altındaki dünyanın en büyük kumdan adasına,
Fraser’a gidecektik, 3:30’da kalkacak son araba vapuruna yetişebilirsek.
Bir kez daha GPS ve programı imdada yetişti, bekletmeden en kestirme yolu
buldu. Cep telefonuyla araba vapurunda yer ayırttıktan sonra zamana ve yoldaki
araçlara karşı yarış başlamıştı.
Araba vapuru jipleri, yakıt tankerlerini, otobüsleri yavaş yavaş bırakan ağır
beyaz bir ele benzer çelik rampasını kumsala uzattığında bir telefon kulübesinden
biraz daha büyük olan bilet gişesinden çıkıyordum: Elimdeki biletlerle, adada
kalmamızı sağlayacak izin belgesiyle.
Güney ucundan Kuzey ucuna uzunluğu 125 kilometreyi bulan adaya hemen hemen
orta noktasından, batısından ayak basmıştık. Asfalt yolun olmadığı adaya ancak
jip ve kumda, arazide kullanılmaya elverişli araçların geçişlerine izin vardı.
Kumdan yolların kimi kesimleri derinliği neredeyse bir metreye varan çukurlarla
“bezeliydi”– Adada kaldığımız iki gün boyunca bu çukurlar, kumdan yollar, adada
serbestçe gezen “dingo” denen vahşi köpekler, pervasız okyanus bir “macera
“ yaşadığımız duygusunu diri tutacak, heyecanımızı körükleyeceklerdi.
Tek izli, bizi adanın ortasındaki yağmur ormanından geçirecek olan yola sapmıştık
bile.
Eurong. Boyları yirmi, yirmi beş metreyi bulan okaliptus ağaçları, palmiyeler,
tropik bitkilerden oluşan yağmur ormanından geçip doğu yakasına geldik. Eurong
da adadaki öteki –birkaç binadan olusan– küçük yerleşmeler gibi kıyıdan bakıldığında
ağaçların ardında kalarak, yaygın yapılaşmaya izin verilmeyen adanın bir “ıssız
ada gibi” olduğu izlenimini pekiştiriyordu. Adanın doğusundaki kumsal gelgitin
çok güçlü olduğu, suyun alçaldığı saatlerde bir otobana hatta kimi yerlerde
tek pervaneli küçük uçakların indiği havaalanına dönüşüyordu. Islak kum üstünde
jip saatte 60-70 kilometre hız yaparken bir kamp yeri aramaya başladık.
Doğudan gelen, dinmeyen rüzgârı biraz da olsa kesen, kumdan, yüksekçe bir tümseğin
ardında kalacağımız iki çadırı kurmayı bitirdiğimizde okyanus ne yapacağı kestirilemeyen
vahşi bir yaratık gibi duruyordu, batmakta olan güneşin ışınları altında.
Japon kuri, yağsız pilav ve çukulatadan oluşan akşam yemeği ile yeni yılın
gelişini kutlarken yıldızlar anakaradan uzaktaki adanın göğünü basmış, sanki
karanlığa yer bırakmamışlardı, üstümüzde. Bu inanılmaz güzelliğe bakarken insanın
yerküredeki macerasını, herbirimizin eşsiz olduğunu düşünüp, eşsiz ve geçici
olmanın bana inanılmaz bir heyecan verdiğini hissettim, o an.
1 Ocak 2005
— Balina yavrusu karaya vurmuş.
Sabaha karşı dörtte uyanmış, seyrelen yıldızlara, ufkun rengini değişmeye zorlamaya
başlayan güneşin ilk ışınlarına bakıp yeniden –bu kez uyku tulumunun üstüne–
yatmıştım.
Sandallarımı giyip kıyıya gittiğimde saat altı olmalıydı.
Büyük oğlum Umar, Japon kız arkadaşı Yayoi ile dalgaların gidip geldikçe yıkadıkları
İpek’in uzaktan görüp “balina yavrusu” sandığı yunusu kıpırdatmaya, sürüklemeye
çalışıyorlardı.
Boyu ikibuçuk metreyi bulan yunusun sırtının biraz altındaki yaradan kan akıyordu.
Köpek balığının ısırığını tanımak zor değildi. 300 kiloluk yunusu dalgaların
durmadan dövdüğü kumsalda suyun derinleşmeye başladığı bir noktaya doğru sürüklemeye
çalışırken, İpek kumdan “otobanın” ortasında durup yardım istemek için beklemeye
başlamıştı.
Sanki bir insanın sıcaklığı yayılıyordu gövdesinden. Bizi gözleyen kara gözüne
oturmuştu çaresizlik. Islak elbiselerimizin içinde onu derin suya doğru iterken,
dalgalar yaptığımız her hamleyi alt ediyorlardı, alayla. Güçlü kaslarıyla yunus
kendini derinlere itmeye çalışıyor, dalgalar her seferinde onu devirip boşa
çıkarıyordu çabamızı. Sığ sudan kurtaramamıştık onu, neredeyse yirmi dakika
uğraşıp. Sonunda yüzgeçlerinin üstüne oturtup bir daha ittiğimizde yüzmeye
başlamıştı, kıyıya vurmak üzere olan dalgalar arasında.
Islak elbiselerimizin içinde doğrulup gidişini gözlerken birden hızla geri
döndü ve gelip kendini ayaklarımızın dibine bıraktı.
Kucakladık, titreyen gövdesini. Bir daha duyduk, sıcaklığını. Kestirmiştik
nedenini ama belki yanılıyoruz dedik ve yeniden başladık.
Gitti, geri geldi. Kaçamayacağını biliyordu, açıkta bekleyen köpek balığından.
Üçüncü denemeden sonra avuçlarımıza doldurduğumuz serin suyla gövdesini ıslak
tutmaya çalışırken, İpek’in haber verdiği açık bej yazlık uniformalarıyla iki
görevli içine sünger yatak koydukları açık kasalı bir kamyonetle gelmişti.
Dört kişi yunusu askıya alıp zorlukla taşıyarak sünger yatağın üstüne koyduk.
Daha önce kendini güvende hisseden yunusun gözlerinde bir endişe belirmişti.
Sert, güçlü kuyruk hareketleriyle kendini sünger yataktan atmaya, tüm gövdesiyle
çırpınmaya başladı. Başını kasanın kenarına çarpmış, ağzından kan gelmeye başlamıştı.
Daha önce böyle bir durumla karşılaşmamış olan biri kadın iki görevli biraz
şaşkındılar.
Yunusu kızgın güneş altında adanın suyun derin olduğu, köpek balığının çok
uzağında bir noktada suya salmak için çok zamanları da yoktu. Üstüne ıslak
beyaz bir örtü konan yunusun duracağı yoktu. Bağladıktan sonra kasayı döven
kuyruk darbeleri daha da sertleşmişti.
Avuçlarımda getirip örtüden taşan gövdesini serinletmeye çalıştığım su da belki
son bağı olacaktı, okyanusla.
Daha sonraki günlerde sık sık hatırlayacağım yunus ve kamyonet gözden siliniyorlardı.
|