| Suç mu İşlendi? Ya Sonra?
|
| |
|
Hukuk, insanlık tarihi boyunca, toplumun düzen ve sükun içinde yaşamaktaki
çıkarlarının zedelenmesini engelleyebilmek için bir yandan işlenmemesi gereken
fiillerle, yani suçlarla, bunların önüne geçecek araç ve önlemleri düzenledi,
öte yandan suç işleyenler hakkında hükmolunacak ve uygulanacak yaptırımları,
yani cezaları belirledi. Hukuk öğretisi tüm bu zamanlar boyunca, bir yandan
da suçların ve cezaların niteliği üzerine düşünce üretti. Bu fikirlerin en
eskilerinden birine göre, suçlu, cezaya çarptırılmak suretiyle, yaptığının
karşılığını, kusurunun kefaretini ödemekteydi. Kimileriyse cezalarda bir tehdit,
bir korkutma işlevinin bulunduğunu öne sürüyordu. Buna göre ceza göreceği tehdidi
suç işleme eğilimi bulunan kişileri suç işlemekten alıkoyacaktı. Bir başka
açıdan ceza olgusuna yaklaşanlar ise, hapis cezası almış suçluların toplum
dışına çıkarılmış olduklarını, böylece bunların tamamen suç işleme olanağından
yoksun olduklarını vurguluyordu. Nihayet, ceza hukuku kurallarının ve bunların
uygulamalarının, cezaların yerine getirilmesinin, suç işlemiş bir kimseyi ıslah
ettiği ve gelecekte tekrar suç işlemeyecek biçimde iyileştirerek değiştirdiği
de savunulmaktaydı. Bugün de bu tartışmalar sürüp gitmekte.
İnsanların bir arada yaşama düzenleri oluşturduğu zamanlardan beri suçlar tanımlanmakta.
İÖ 1868’lerden kalan Lipit-İştar Yasalarıyla İÖ 1780’lerde sekiz metrelik monolit
taş bir tablete Akad dilinde yazılmış Hammmurabi Kanunları’ndan beri her siyasal
düzlemde örgütlenmiş toplumda, birtakım yapılmaması gereken davranışlar ve
bunlara uymayanlara verilecek cezalar listeler halinde düzenlendi. Eski Yunanlılar
dünyasında, MÖ 900’lerde suçlar ve cezalar resmi olarak tarif edilmemişti.
Cinayet işlenmesi durumunda kurbanın ailesi devreye giriyor, gidip katili bizzat
öldürüyordu. Ve tabii bunun sonunda da, çoğunlukla, ardı arkası kesilemeyen
bir kan davası başlıyordu. MÖ yedinci yüzyılın ortalarında Yunanlılar ilk kez
suçları tanımlayan ve bunların işlenmesi durumunda cezalar ihdas eden yasalar
düzenlemeye başladı. Yasakoyucu adı verilen bir kurum oluşturuldu bu zamanlarda
Yunan dünyasında. Yasakoyucular kral ya da benzerleri gibi hükümdar değildi;
yalnızca yasa yazmakla görevli atanmış memurlardı. Çoğu orta kademe soylulardı.
Yasa koyarlarken taraf tutmalarının bertaraf edilebilmesi için siyasal yönetimin
içinde yer almalarına izin verilmiyordu. MÖ 620 yıllarında görev yapan Draco,
eski Yunan’dan bugüne kalmış ilk yasaları düzenlemiş olan görevlidir. Bu yasalar
öylesine sertti ki, bugünkü İngilizcede “ölçüsüz derecede sert kanun” anlamında
kullanılan “daconian” sözcüğü eski Yunanlı Yasakoyucu Draco’dan mülhemdir.
Yine de eski Yunan dünyası nihayet, herkesin kendi hakkını aradığı, öç peşinde
koştuğu, kan güttüğü bir yapıdan çıkıp, suçun ve cezasının önceden tanımlanmış
olduğu ve hükmün taraflar dışında bir otoriteye bırakıldığı bir düzene geçmişti.
Atinalı devlet adamı ve yasakoyucu Solon, Draco’nun yasalarını elden geçirdi
ve mahkemeleri yurttaşlar için daha rahat erişilir kılarak adaletin sağlanmasını
“demokratikleştirdi”. Gerçi yine de Atina’da “yargı” bugün bildiğimiz sistemden
farklıydı; bir kere “resmi” mahkeme personeli mevcut değildi. Bir dava sözkonusu
olduğunda iki “taraf” ortaya çıkardı; biri yasaya aykırı bir davranışta bulunulduğunu
iddia eder, diğeri ise savunma makamı olurdu. Görülmekte olan davayı dinlemekte
olan halk, yani “jüri”, oyunu taraflardan haklı gördüğüne verir; suçlu ya da
suçsuz olduğuna hükmederdi. Daha sonra da aynı jüri cezayı belirlerdi. Solon,
MÖ 594’te “yasakoyucu” olarak atandıktan sonra, Draco’nun tek bir yasasını
muhafaza etti; o da cinayet suçunun cezasının sürgün olmasıydı.
Bir suçu cezalandırmakta, ilgili tarafın kan gütmesi yerine, olayla hiç ilgisi
olmayan bir resmi kurumun cezaya hükmetmesine geçiş, insanlık tarihinin düzenli
toplumlar halinde yaşamaya geçinden sonraki “medeniyet” yolunda atılmış en
önemli adımlardan biri oldu. İnsanın, sıcak hislerle bağlı olduğu bir yakının
ya da bizzat kendisine yapılmış bir haksızlığın öcünün peşine düşmesindeki
kavurucu hissiyatın yerini, olayla ve taraflarla hiç ilgisi bulunmayan, hatta
onları tanımayan kimselerin suçlar ve cezalar hakkında hükümlere varmasındaki
soğukluğun alması, siyasal olarak düzenlenmiş toplumlardaki, duygunun yerine
aklın geçtiği, sakin ama sağduyulu değerlendirmelerin hüküm sürdüğü bir devlet
anlayışının galibiyetini ifade ediyor.
Tarih boyunca suç kavramı farklı coğrafyalarda üretilmiş edebiyat eserlerinin
konusu oldu. Modern zamanlarla birlikte gelişen roman formatında yazılmış pek
çok yapıtta yazarları suç meselesine, içinde yaşadıkları dönemin ve toplumun
etkileriyle de oluşmuş bakış ve görüşlerini işlediler. 1700’lerin ilk çeyreği
İngilteresi’nin ve püriten ahlakın ürünü olan Daniel Defoe, Moll Flanders ya
da tam adıyla Ünlü Moll Flanders’ın Talihi ve Talihsizlikleri’nde (1722), içine
doğduğu toplumsal koşullar bakımından pek de başka seçeneği olmayan bir kadın
karakter kullanılarak yankesicilik ve fahişelik suçlarına odaklanır. Bir yüzyıl
sonrasının Fransası’nda, 1830 Devrimi’nde de aktif rol almış olan Alexandre
Dumas, Monte Kristo Kontu’nda Edmond Dantes’i yaratarak bir hak arama ve öç
hikayesi anlatır. Aynı yıllarda Charles Dickens neredeyse her eserinde, Sanayi
Devrimi’nin tüm sancılarını yaşamakta olan İngiltere toplumunun günlük yaşamından
eksik olmayan çeşitli suçları, suç şebekelerini, hukuki yaptırım mekanizmalarını
ele alır. Ancak hem suç hem de ceza kavramlarıyla en fazla uğraşan, bunları
yalnızca birer olgu olarak almakla kalmayıp, saikleri ve sonuçlarıyla didik
didik eden Dostoyevski’dir. Özellikle Suç ve Ceza’da Dostoyevski, suç, hukukilik,
yasallık, ahlak, vicdan azabı, pişmanlık, gurur incinmesi, ceza meseleleri
hakkındaki görüşlerini karakteri Raskolnikov aracılığıyla otaya serer.
Raskolnikov’un adı, Rusça “bölünmüş” anlamına gelen raskolnik sözcüğünden türemedir;
bu da karakterinin en önemli özelliğinin toplumdan yabancılaşma olması bakımından
gayet uygundur. Gururu ve entellektüelliği, insanlığın büyük bir bölümünü aşağı
görmesine; kendisini Napolyon, Likurgus, Solon, Muhammet gibi seçkin bir üstün
insan gurubunun üyesi addetmesi hasebiyle, toplumda geçerli olan kimi ahlaki
standartlara uymakla yükümlü bulmamasına neden olmaktadır. Ancak, Alyona İvanova
ve Lizaveta’yı öldürdükten sonra vicdan azabı Raskolnikov’u kavurur; bu da
kendisinin Napolyon gibi gerçek “üstün insan” grubunun bir üyesi olmadığına
kanaat getirmesine sebep olur. Kurtuluşu, salt acı çekme yoluyla ve Sonya’ya
duyduğu aşkla ulaştığı inançla mümkün olacaktır.
Dostoyevski, Suç ve Ceza’da suçu, bir hukuk düzeninin tanımladığı kapsamın
dışında ele alır. Nihilist bir yaklaşımla işlediği suç Raskolnikov için suç
addedilmez, bir parazit olarak gördüğü Alyana İvanova’yı balta ile katletmiş
olmak, onun için aslında toplumu bu kirlilikten, yozluktan temizlemektir. Dolayısıyla,
Dostoyevski’nin işlediği ceza yalnızca dönemin Rusya’sında geçerli olan ceza
hukuku kuralları çerçevesinde cinayet suçuna biçilmiş sürgün ve hapis cezası
ile kalmaz, Raskolnikov’un çektiği azap her ne kadar pişmanlıktan yoksun olsa
da, işlediği suçun bir yaptırımı olarak belirir. O kadar ki, Raskolnikov’un
üst üste gördüğü rüyalar, maruz kaldığı hayaller, John Locke’un ileri sürmüş
olduğu bilginin deneyci kuramı çerçevesindeki bir önermesinin vücut bulmuş
hali gibidir: dışsal etkenlerden kaynaklanmayan kimi düşünceler, bizzat dışsal
etkenlerden kaynaklanan düşüncelerden çok daha güçlü olabilir; Raskolnikov’un
işlemiş olduğu cinayetle bağıntılı sanrıları, bizzat bu eylemi algılamasından
çok daha etkileyicidir. Bu durumu suçun yaptırımının bir parçası olarak işlemiş
olan Dostoyevski, dolayısıyla, Suç ve Ceza’da katı bir biçimde doğal hukuk
anlayışını savunur. Bu anlayış çerçevesinde hukuk salt belirli bir zamanda,
belirli bir siyasal düzen içinde uygulanan ve o devlet yurttaşları tarafından
uyulması zorunlu olan kurallar bütününden ibaret değildir; ahlak da bu sistemin
dinamikleri arasında yer alır. Hukuk sistemleri, düzenledikleri toplumsal ilişkiler
bağlamında asgari davranış kodlarını içerir. İnsan olmanın normları ile hukuk
düzenine uyma arasındaki farkı ise, sanırım Ağustos 1942’de Lialiu’da Saa-Katengo
köyünde görülmüş bir aile meselesiyle ilgili dava tutanağındaki köyün yaşlılarının
ifadesinde bulabiliriz. Max Gluckman’ın Kuzey Rodezya’da Barotse Halkı Arasında
Uygulanan Yargısal Süreçler (Manchester University Pres, 1955, s. 172) adlı
eserinde aktardığı üzere, “Biz size hasat yaptırma gücüne sahibiz; zira bu
bizim hukukumuz ve biz bunun yerine getirilmesini sağlama yetkimiz var. Ancak
sizleri doğru insan olarak davrandırma gücüne sahip değiliz."
|