Homurdanma’lar “Çiçekler Çok Güzeller”

Mehmet H. Doğan


Nicedir, film değil de parodiler seyrediyoruz sanki TV’de. Adam, elinde bir demet güzel çiçekle geliyor sevgilisinin evine; kadın, vazoya koymak üzere çiçekleri alırken sevgilisinin elinden “çiçekler çok güzeller” diyor. Ya da bir ‘gerilim’ filminde bir avukatla arkadaşı konuşuyor: “Dosyalar kaybolmuşlar!” Arkadaşı yanıt veriyor: “Meraklanma, yakında ortaya çıkarlar.”
Bu “-ler, -lar” ekleri TV’lerdeki yabancı filmlerin yanlışlar klasiği oldu artık. Çoğunluğu İngilizceden çeviri filmlerin Türkçedeki özne-eylem uyumundan habersiz çevirmenlerinin dilimize bulaştırdığı pisliklerden biri de bu. Her gün onlarcasına rastlamak mümkün. Hadi, acemi çevirmenler yapıyor buna benzer nice yanlışı diyelim; daha deneyimli, daha yaşlı olması gereken dil denetçileri yok mu bu yayınların? Bir gün olsun, dil denetimi amacıyla seyretmezler mi bu filmleri? Bu birebir ama kötü çeviriler yüzünden, artık “A, inanamıyorum”, “Ciddi olamazsın”, “Sen, iyi misin?”...gibi İngilizce kırması bir Türkçeyle konuşan kuşak yetişiyor.

O kadar istediğim halde günlük ya da günce tutan biri olamadım bir türlü.
Yıllardır oraya buraya notlar alırım, unutmayayım, ilerde bir yerde kullanırım, bir yazı ucu olur diye; ama çoğu olduğu gibi kalır yerinde. Geçen gün on yıl kadar önce düşmüş olduğum bu notlardan birine rastladım bir defterde:
“‘Son damlalar da düştüler’ diye başlayan bir öykü nasıl okunur!” demişim.
Anladığım, fena kızmışım bu öykü yazarına. Kesin, okumamışımdır da o öykü kitabını. Demek homurdanmalar başlayalı çok olmuş bende.

Sonra öbürleri geliyor, birbiri üstüne.
Bu kez şiirlerde. Hem de “Türkçem benim ses bayrağım!” diyen en yaşlı, en usta şairimizin 2005 Ocak tarihli iki ayrı dergideki şiirleri...
“İki çocuk tartışıyorlardı” diye başlıyor şiirin biri. (Akatalpa)
Öteki dergideki şiirden, daha uzun bir alıntı:
“Suç evlerinin toplantısı vardı/onlara/hapishane diyordu toplum/gelmişlerdi başları kapalı/kapalı cezaevleri/gelmişlerdi başları açık/açık cezaevleri/hepsi zorla soluk alıyorlardı.” (Yasakmeyve)
Yanlış anlama beni sevgili okurum, böyle yazmakta mutlaka bir bildiği olması gereken o ünlü şairimize değil sana sesleniyorum: Sayısı bildirilen ya da çoğul eki almış olan öznelerin eylemleri çoğul eki almaz, özellikle de ‘cezaevi’ gibi bir nesne ise. ‘Hepsi, bütün, tüm’ gibi çoğul bildiren adıl ve sıfatlar da öyle.

Gazetelerimizden birinin Kitap ekinde son günlerin romanlarından biri tanıtılıyor. Yazıda şöyle bir cümle: “[Romancı], yeni romanı (....)’de orta yaşlı, heykeltraş bir sanatçının yaşamını anlatıyor.” (Cumhuriyet Kitap)
‘Heykeltraş bir sanatçı’ olabildiğine göre, ‘müzisyen bir sanatçı’, ‘romancı bir sanatçı’, ‘oyuncu bir sanatçı’, ‘ressam bir sanatçı’, ‘şair bir sanatçı’ da olabilir pekâlâ, neden olmasın! Hem belki de bu şekilde, sanatçı olmayan heykeltraşları, müzisyenleri, şairleri...vb. sanatçı olanlardan ayırmış da oluruz.

Bir başka gazetenin yine kitap ekinde bir başka roman tanıtımı yapıyor bir yazarımız. İyi de gidiyor yazı, ne güzel gözlemleri var yazarın, çok doğru anlamış romanı, derken o cümleyle karşılaşıyorsun, için burkuluyor: “X, ne basit ve uyanık bir köylü kızı, ne de tipik bir orta sınıf ev hanımı olamıyor.” (Radikal Kitap)
Yazdıktan sonra dönüp bir daha okusak yazdıklarımızı...

Yazılanları böyle okumak, konuşmaları böyle dinlemek bir işkence aslında. İnsan kendi kendineyken neyse ne de, başkalarının yanında çekilmezin, oyunbozanın biri oluyor. “Bırak da zevkle seyredelim şu filmi!...”
Aslında ben de istemiyorum böyle olmasını.
İster miyim, güzel bir yazıyı, bir şiiri okurken, güzel bir filmi seyrederken birden böyle tökezletilmeyi? İyi de, böyle kör kör parmağım gözüne bir yanlışı nasıl görmezlikten gelebilirim! Yazının her şeyden önce bir dil ürünü olduğunu bile bile nasıl okuyabilirim her sayfası dil yanlışlarıyla dolu bir romanı?
Yoksa ben mi yanılıyorum?
Bir zamanlar –çok değil on yıl önce– köşesinde yazdığı bir yazıda, dilde özleşme yandaşlarını gericilikle suçlayan hanım gazete yazarı gibi ben de “Adam kendi dilini nasıl konuşursa konuşur, nasıl yazarsa yazar, bana ne?” mi demeliyim yoksa?