“Kriminal bir dili kabul ettirmek güçtü”
küçük iskender


Mehmet Erte


küçük İskender, “şiiri düzde kuşat”mış bir sıkı şair. Şairin “önde gideni”, “görüldüğü yerde” okunanı, Türkçesi. Her yıl en az birkaç kitabıyla selamlıyor okurunu. Nicedir, derli toplu bir söyleşi yapmaya niyetleniyorduk onunla. Mehmet Erte, geçen ay –şubatın karlı günlerinden önce– Beyoğlu’nda sohbeti koyulttu; Hakan Ezilmez, karlı şubat haftasında Gümüşsuyu sırtlarında aldı pozlarını. Bir küçük İskender portresi verebilmişizdir umarız.

Kitaplarınızda yer alan kimlik bilgilerinde, küçük İskender’in 1985 yılından sonra kendisini edebiyat dünyasında var etmeye başladığı yazılı. Biz bu tarihin öncesinden başlayalım söyleşimize. Basmakalıp bir soruyla... Nasıl bir evde doğdunuz, aileniz, çocukluğunuz?..
Çok flu olarak hatırladığım bir Beşiktaş Yıldız var en başta; demirden bir park kapısı ve dökülmüş yapraklarla dolu bir bahçe. Sanırım, Yıldız Üniversitesi’nin altında bir yerler. Ardından Topağacı. Yaklaşık beş yaşına kadar oradaydım. Yüzüme yapışan bir ütüyü ve babamın beni omzuna alıp evin içinde dolaştırdığını, bundan çok korktuğumu hatırlıyorum; kimsenin üstüne çıkamamam, kimseyi basamak yapamamam buna mı bağlıdır acaba?! Ardından Teşvikiye ile Beşiktaş’ı semt olarak ayıran Şair Nâzım Sokağı. Ailemize ait ev hâlâ orada. Babam MSÜ Güzel Sanatlar’dan mezun bir ressam: Derman Över; diplomasını bile almaya gerek duymamış, askeri okuldan terk bir sanatçı. Arnavutköy’de ve Yalova’da geçmiş gençliği. Annem ise Beyoğlu’ndan. Liseden ayrılmış bir kadın. Anneannemin enteresan bir çevresi varmış: Örneğin İngiliz Kemal’in eski karısı. Annemin genç kızlığı bu tür insanlardan dinlediği ilginç hikâyelerle süslü. Ancak zor bir aile anneminki. Sorunlu ve despot babanın kıyıcılığı usandırıyor. Babamın annemi görüp beğenmesiyle, annem neredeyse babamı tanımadan ‘evet’ diyor. İlk yıllar yoksullukla geçiyor. İlk yıllar derken, annem beni 18’inde doğuruyor; bir tür oyuncak bebeğim yani; hem sevilen hem de hırpalanan. Annem yemek yaparken mutfakta tezgâhın üzerine oturur, olup biteni seyrederdim. Yemek yemek değil, yemeğin yapılması ilgimi çeker. Yani sonuçtan çok, giriş ve gelişme kısmı. Âşık olmaktan çok, âşık olmaya giderken iç dengelerin bozulması. Şiirden çok, şiirin oluşum nedenleri. ‘Son’ sözcüğünden uzak durmamın, bana itici gelmesinin macerası, buralarda gibi.
Kendi açımdan sert bir çocukluk yaşadım; babam hırçın bir adamdı; dışarıda ne kadar sevecen ve aydınsa, evde o kadar uzak ve saldırgandı. Zaman zaman yakınlaşsak da, geleneksele olan bağımlılığını işten her akşam dönüşünde kapıda el öptürmeye kadar vardırtmıştı. Örneğin haftasonları onunla birlikte mecburi öğle uykuları, benim için bir tür hapisti. Psikanaliz oluyor ama, bugün gündüzleri uyuyamamam da belki bununla ilintili.

Siz bir psikanaliz yaptınız, ben de yapayım: Babanızla birlikte uyuyor olmanızın...
Lâfı nereye getirmek istediğini anlıyorum; eğer bedensel uyanışımı bu işkenceye bağlamış olsaydım, herhalde, hayatım boyunca başka tenlere dokunmadan büyük bir sürgün yaşardım. Birlikte uyumak, rüyalara yönelik bir kolajdır. Dingin, naif bir kolaj. Oysa bizim ilişkimiz gizli bir öç alışı beraberinde taşıyordu adeta. Kimbilir, başta inatla kız beklenen bir çocukmuşum çünkü. İki buçuk kilo doğan İskender, düş kırıklığı yaratmış. Adıma baksana: İskender. Baba tarafından dedemin adı. Göbek adımsa Derman. Bundan daha tutucu, kısır ne olabilir?! Fevri çıkışlar yapan insanların geçmişlerinde baskıcı bir eğitimin rol aldığını gördükçe rahatlamışımdır. Özgüvenimi onlara borçluyum bir anlamda. Bak başka bir örnek vereyim; solak olmama rağmen, sol elim pantolonumun içinde dolaştım yıllarca. Kullanmayayım diye. Bugün izini taşıdığım bir iki de kemik kırığı eklenebilir listeye.
Ancak, sanatla dolu bir evdi evimiz; kitaplar, tiyatrocular, ressamlar, düşünürler. Onların geldiği zamanları severdim. Çünkü onlar varken dayak yemez, azar işitmezdim. Kendimle ve nesnelerle konuşmayı o günlerde öğrendim. ‘Kuzuların sessizliği’ o günlerde bozuldu.
Sessiz değildim; eğlenmeyi ve eğlendirmeyi severdim. Yalnızlığımla avunmayıp yalnızlıktan kurtulma yolları arar, bu yolları yaratmaya çalışırdım. Tiyatro, folklor, fanzinler, çizgiromanlar, kısa öyküler, romanlarla arkadaşlarımın arasında yer edinmem kolay oldu. Varlığını kanıtlayabilen, ancak başkalarıyla birleşemeyen bir element gibiydim.

Kimlerdi evinize gelen tiyatrocular, ressamlar?.. Babanızın arkadaşlarıydı sanıyorum. O toplantılarla ilgili bir anınız var mı?
Birçok kişi sayabilirim: Hadi Çaman, Tuncay Özinel, Ali Poyrazoğlu, o zamanların Kadıköy Halk Eğitim Sahnesi’nin oyuncuları ki, ben de on iki yaşındayken Brecht’in “Muhbir”iyle sahneye çıkmıştım orada, İbrahim Balaban, Semra Özdamar, Gün İrk... ve elbette edebiyatçılar: Afşar Timuçin, Eray Canberk, Bülent Habora, Leylâ Şahin, Asım Bezirci; Abdülica bile stajını babamın yanında yapmıştı. O dönemin İnkılap ve Aka Yayınları, Say Yayınları, Militan, Felsefe Dergisi, babamla çalışırlardı. Anı derken, Tuncay Özinel, beni ayaklarımdan tutup baş aşağı sallamayı çok severdi nedense. Bir keresinde çok sinirlenip makasla saldırmıştım ona. Bir daha yapmadı. Tiyatro dedik, eğer okulumu bahane etmeselerdi, yarım bıraktığım Şehir Tiyatrosu Çocuk Bölümü maceram da hâlâ başka boyutlarda sürüyor olacaktı.
Şiirlerinizde “baba” önemli bir figür olarak hiç gözüme çarpmamıştı, belki de yeterli dikkati gösteremedim. Ama az önce anlattıklarınızdan yaşamınız ve kişiliğiniz üzerinde epeyi önemli olduğunu anladım. Diğer yandan, Bir Daha Bana Benzeme Angel!’dan şu dizeler geldi aklıma: “babamı başkaları gömdü / mezarının yerini başkaları biliyor, ben anlamam, / annemle son yüzyıl sevişmedi hiç” ( “Baba 2004” ).

Ne zaman kaybettiniz babanızı?
Ne zaman bulmuştum ki kaybedeyim?! Siluetinin silinişi için bir altı yıl iddiasında bulunabilirim. Kötü demek istemem, ama her şeyi eline yüzüne bulaştırdı gibi. Saygın bir isim bıraktı geride; saygın bir baba mıydı; bunu aile hekimlerine sormak gerekir. Dirençsizliğini, öfkesini sorulara dönüştürdü ve olumsuz yanıtları düzenin kendisinde değil, ailesinin onu anlamamasında buldu. Ezilen anne figürünün beynimde yer etmesindeki yardımlarını unutamam. Çaresizliğin, çıkamamanın, debelenmenin günceldeki hararetini bu tuhaf sitcom’a borçluyum. Nasıl desem, Kafka Ailesi. Dönüştüğümüz şey’le mücadelede hepimiz evin içinde yalnızdık.

Başından beri marjinal bir şair olarak tanınıyorsunuz. Bayramda dedesinin elini öpmeye giden bir küçük İskender düşünmek zor. Ama büyüklerinizin elini öpmüşlüğünüz vardır değil mi?
El Öpmek’le Elm Sokağı’na gitmek arasında çok büyük bir fark yok. Korkunun izotopu yapay sığınak. Babam ne kadar ateistse, ailenin diğer bireyleri de o kadar müslümandı. Bu din kurumu içinde en çok ilgimi çeken Zekeriya Sofrası’dır. Onca çeşidin ve inananın bir amaç uğruna toplandığı sofra. Barışın açlık ve paylaşımdan doğduğunun belgesi sanki. El öpmenin boyun eğmek olduğuna inanmıyorum; o hareket sevgi ile saygının birbiriyle barıştığı noktadır; birbiriyle kaynaştığı temas anıdır. Bu tür duygularla yaklaştığım her insanın, yaş farkı gözetmeksizin elini öpebilirim. Bu insan, bir büyüğüm de olabilir, ustam da olabilir, sevgilim de, küçük bir çocuk da. El, beden dilinin açacağıdır. Ele dokunmak, ruha nüfuz edebilmiş kısmî kâinatla yüzleşmeyi sağlar. Huzurdur. Güven alıp güven vermenin alanıdır. Etek öpmekle karıştırmamak gerek.

Şiirle nasıl tanıştınız?
Çocukluğumdaki odamın duvarları babamın kitaplığıyla kaplıydı; binlerce kitap. Fazla oyuncağımın olduğunu hatırlamıyorum; vakit geçirebileceğim tek nesne kitaptı. Şiirden önce düzyazı merakım olduğunu belirteyim. Şiire lise dönemlerinde başladım; ipe sapa gelmez şeylerdi. Bugün herhangi bir genç benzeri şeyleri getirse ‘senden bir halt olmaz!’ diyebileceğim şeyler. Üniversitenin ilk yıllarında bir kıza âşık olmuştum; o dönemlerde Somut, Yazko Edebiyat çıkıyordu. Yeni sayılarını heyecanla bekliyordum. Aşkta da terslenince, şiire sert bir dönüş olmuş olmalı. Tam kestiremiyorum. Belki de geleceğe yönelik ne yapacağım konusunda kesin kararlarımı verdiğim bir yaştı. Tek eksiğim, sinema okumak istiyordum; olmadı.
İlk şiirlerimde toplumsal kaygılar daha ağırlıklı. Kendimi başta Edip Cansever olmak üzere İkinci Yeni’de buldum; aradığım şefkat oradaydı. Aşırı önemsesem de bugün vazgeçilmez sayılan birçok şaire temkinli yaklaşırım. Orhan Veli, Özdemir Âsaf, Necatigil bu tür isimlerden. Benim kan bağlarım İkinci Yeni ile. Bu çok açık.

Anlaşılan aile evinizdeki kütüphaneye çok şey borçlusunuz. Bugünden baktığınızda o kütüphanedeki hangi kitapların yazınızda bir izi olduğundan söz edebilirsiziniz?
Sabahattin Ali’yle başladım okumaya; Sait Faik, Nâzım, Sevgi Soysal, Orhan Kemal, Çetin Altan, Hasan Hüseyin, Bekir Yıldız, Oktay Rifat, Selim İleri… Dostlukların Son Günü’nü hâlâ ağlayarak hatırlayabilirim; çocuk klasikleri ki, Jules Verne’ler, Tom Sawyer, çocuk çetelerinin fink attığı Afacan Beşler, Gizli Yediler, Kemalettin Tuğcu, Jack London, Agatha Christie. Çok beylik olsa bile, beni darmadağın eden kitap on sekiz yaşındayken okuduğum Tutunamayanlar oldu. Zararlıydı. Zararı dokundu. Beni “küçük İskender” yaptı denilebilir. 20 yaşına kadar İkinci Yeni şairlerinden nefret ettim. Acemilik. Anlamıyordum. O zaman nefret etmeliydim. Dikkat edilirse çok fazla Batı Edebiyatı yok çocukluğumda. Demek istediğim, okuyup da kaptırmadım kendimi, taklit etmedim, bedenim ve ruhum oraya gitti. Onların bir kabahati yok.

İkinci Yeni kadar Attilâ İlhan sevgisi de var şiirlerinizde... Kitaplarınız Türk şiirinin bence geçiş dönemi yıllarında yayımlanmaya başladı. Türk şiirinin yeni bir döneme geçtiği, özellikleri belirlenebilecek net bir yere vardığı kanısında değilim. Pek belirsiz bir şimdi’ye sahip olsak da, küçük İskenderin yazısı aracılığıyla bugün ve geçmiş arasında bir bağ kurmak mümkün. Ahşap, asma bir köprü bu ve kimi tahtaları yok... Geleneğe vurgu yaptığınızı görmedim hiç, belki de bu eksik tahtalar nedeniyle.
Attilâ İlhan’ın, Ataol Behramoğlu’nun şiirime katkıları elbette var; çok yönlü beslenmenin sonuçları bunlar. Sonuçlardan yeni sonuçlar çıkarabilme uğraşı. Nazireden, etkilenmeden uzak durarak. Ben iddia etmiyorum ki herkes birbirini sevsin, okşasın. Ama it dalaşı şiirin kabullenemeyeceği bir arena. Şiirin geleneği diyorsunuz; bunun ne demek olduğunu anlamıyorum. Şiir töreleri de uygulayalım o halde. Şiirin geleneği olmaz. Şiirin tarihi olur. Benim saygım ve ilgim, bu tarihe adlarını yürekleriyle katabilmişlere. Şiire akademik kriterler, bilimsel metotlar sokmaya, şiiri bilinçlendirmeye, yönlendirmeye, en korkuncu şiiri kendi eğilimleri doğrultusunda eğitmeye çalışmanın geleceği noktada statik, ruhsuz bir tıkanıklıkla karşılaşırız. Öz ile teknik arasında sıkışmamak lazım. Teknik’in yapaylığına aldanmamak lazım.
Geçenlerde Esmer dergisinde Ataol Behramoğlu’nun kısa bir şiiri yayımlandı; aynen şöyle: “Yağmur bütün gece yağdı durmaksızın / Ve sabaha karşı dindi / Ansızın” Bu nedir?! Gelenek mi?! Arınma mı?! Yoksa saçmalık mı?! Genç kuşak ondan sonra ‘saygı duymuyormuş ustalarına’; ee, duymaz elbette.
Hayatları sıkışmış, maceraperestliklerini kaybetmiş insanların inatla şiirle cebelleşmeleri komik durumlar yaratıyor; küçük düşüyorlar sonunda. Ben kimseyi kırmak istemiyorum, ancak malzeme ortada.
Cahit Sıtkı, ne kadar kötü bir şair hiç dikkat ettiniz mi?! Cahit Külebi de öyle. Kimse dürüstçe beğenilerini açıklamıyor. Ortak duygularla hareket edip köşe kapmaya çalışıyor. Yanılsanız da net olmanız kârdır.

Varlık dergisinde “Rimbaud’larla Baş Başa” başlayan serüveniniz “Kıran Kırana” bitti. Yakında Yasakmeyve’de gençlerden gelen şiirleri değerlendireceksiniz. Bunların öncesi de var. Bir ara televizyonda da yaptınız bu işi. Gençlerle bire bir, yüz yüze iletişim içinde olan bir şair olarak genç şiirin durumunu nasıl görüyorsunuz? Kitaplıları ayrı, kitapsızları ayrı konuşalım.
Görevim değil, ancak sorumluluk başlığı altında tohum aradığımızı söyleyebilirim; tüm şairlerin böyle bir arzu taşıdığı savlanabilir; Varlık’ta uzun süre kovaladık bu genç arkadaşları, işin tezatı da burada. Biz kovaladık. Onlar adeta kaçtı. Bir şeyler yazıp dergilere göndermeyi yeterli görüyor çoğunluğu. Sorularla cebelleşiyorlar: Ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım… Asıl soru şu: Neden yapmalıyım?! Bu sorunun yanıtını başkasında bulmak imkânsız. Bu yanıtı verebilenler çıkıyor aralarında. Bu kere de sorun, yayımlatma aşamasında tıkanıyor.
Bir yığılma olduğunu düşünmüyorum. İlgi sapması, ifade aracının yanlış seçilmesi, şairliği kahramanlıkla karıştırma biçiminde yanılgılar taşıyorlar. Bu sözlerim başlangıç aşamasında olanlar için elbette. Benden sonraki kuşağa baktığımızda doksanların tasnifsizliğinden yakınabiliriz. Sanki seksen kuşağı çok iyi değerlendirildi de! Sıkıntının odağı son yirmi beş yılın orijinin masaya yatırılmamasından kaynaklanıyor. Her alanda kendini gösteren ‘gençlere güvensizlik’ şiirde de öne çıkıyor. İlginç olan, gençler de kendilerine güvenmiyorlar. Güvensizlik, Türk Şiiri’nin patolojisidir. Neşter vurmaya çekinen eleştirmenlerle, herşeyden sakınan kalemlerle yürütmeye çalıştığımız bir kağnı.
Ağır kaçabilir ancak, gençlerin şiirlerinin sıradan olduklarına inanıyorum. Bakın, iddia etmiyorum, inanıyorum. Elbette aralarında ayırdıklarım, kendilerinden çok şey beklediğim isimler de var: Onur Caymaz, Ataman Avdan, Utku Özmakas (ki yazıları), Ertan Yılmaz, Şakir Özüdoğru, Efe Murat, Özkan Satılmış, Selahattin Yolgiden, Mehmet Erte, Can Bahadır Yüce, Alperen Yeşil, Mehmet Öztek, Nilay Özer, Vural Uzundağ, Alper Gencer, Seyidhan Kömürcü… Bu imzalardan kalıcı ürünler bekliyorum. Bu noktada, kitaplı-kitapsız ayırımı saçma. Kitap, şairin değil okurun ihtiyacıdır. Bu ihtiyaç doğduğunda kitaba yönelmek gerekir.
Eğer şiir, bir ergenlik çağı belirtisi konumundan kurtulursa, olgunlaşmaya başlar. Doğal gelişimi izlemek gerek. Şiir darboğazda veryansınının gerçeği şu: Şair adayı, donanımsız. Şair adayı, koordinatsız. Şair adayı, büyük hissetmiyor. Şair adayı’nın dünyayla, dünyaya ait olanla cebelleştiği yok. Nitelik’in hayattaki karşılığıyla değil, sözlükteki karşılığıyla yetiniyorlar. Bu da halledilmeyecek bir mesele değil.

Kitaplı kitapsız ayrımını, kendisini bir bütün (ya da parça) olarak sunmak imkânını bulanlar ve fotoğrafı flu kalanlar arasında yapmıştım. Gençler bugün geçmiş dönemlerde olduğundan daha fazla görünüyorlar dergilerde, bu nedenle fotoğrafı seçmek daha kolay olabilir tabii. Görünmenin imkânları arttı. Bir yandan da internet çıktı; kolay yayımlayabiliyor olmak, herhangi bir değerlendirme mekanizması ile karşılaşmadan dolaşıma girebilmek, nitelik konusunda oluşabilecek duyarlığın zaten tembel olan ruhlarda iyice önünü kesti gibi geliyor bana. Siz internet konusunda neler düşünüyorsunuz?
Markete girdiğinizde her şeyi alıp çıkma arzusuyla savaşırsınız, sonuçta ihtiyacınız olanları alır, çıkarsınız. İnternet, bir edebiyat marketidir. Süslü, püslü şeyler kadar ihtiyaçları da karşılayabilir. Bu, sizin hukukunuzdur. Anlamlandırdığınızla yetinebiliyorsanız, internet sizi yönlendirir, tanıştırır, biçimlendirir, sese ve iletişim ağına dönüştürür. Buna şiir katabilirsiniz. Ama şahsi fikrim, şiirin kitap formatıdır. Yatağınıza uzandığınızda ellerinizin arasında hışırdayan bir kitapla ekran başında sabitlenmek farklı. Şiirin doğasına aykırı gibi internet yayımcılığı. Ama çağ buna koşut. Kaçınılmaz. Sonuçta basılı olanla yüklenmiş olan arasında gidip gelmekten başka çare yok. İnternet’in sürpriz isimleri barındırması, belki onu çekici kılıyor. Ben yine de sevdiğim birine ait kitapla baş başa kalmayı tercih ederim.

Siz de bir zamanlar bir Rimbaud’ydunuz. Şiir yazmaya başladığınızda dergilerle nasıl bir mücadeleye girdiniz?
Klişelerle savaştım; klişe editörlerle, klişe ideolojilerle. Kriminal bir dili kabul ettirmek güçtü; doğruyu söylemek gerekirse, gerçek ‘şiir takipçileri’ kimin yetkin, kimin yalnızca demirbaş olduğunun farkında. Klişeleşmiş, yerini sağlama almışlarla ödeşememenin sığlığı, korkaklığı, kıskançlığı yalnızca yeni kuşağın değil yetkinlerin de önünü kapatıyor. Rimbaud’nun örneklenmesi, bu buzulların erimesini hızlandırmak, buzullara sıkışıp kalmış değerleri su üstüne çıkartmaktır. Benim de mücadelem bu yönde. O zamanların toyluğuyla asla hakarete varan davranışlar sergilemedim, ancak gizli bir düellonun tarihi belli olmaya başlamıştı. Bu düello, yok etmeye, kırmaya uzanan bir çizgide değil, algı çatışmalarının kâğıt üzerindeki varyantlarıydı. Örneğin o zamanlar Varlık’ta sevgili Kemal Özer editördü ve beni ilk geri çevirenlerdendi. Bugün Varlık’ta sık sık yayımlıyorum. Bu, bir düellodan sağ çıktığımın kanıtı; sonuçta düelloda her iki tarafta kazanıyor. Memet Fuat’ın küçük İskender’i yayımlarken izlenimi toplumcu gerçekçiye taze kandı; sonraları yanıldığını esprili bir dille iletmişti bana. Siz doğru bildiğinizi yazdığınız, yazdıklarınızla yaşantınız zıtlık göstermediği sürece sahicilik kazanırsınız. Entelektüel davranmaya hiç niyetim yok. Şiirin hayvanî bir güdüyle vücuduna geldiğini iddia edebilirim. Eğitilmesi mümkündür; eğitilmesi için de tarihsel bilincin hakimiyetine sokulmalı, ama ona sırnaşmamalı. Şairin doğuşu dergilerdendir; şansı-şanssızlığı ise yaşadığı dönemdeki dergilerin işleviyle doğru orantılı. Adam Sanat benim için uygun bir kozaydı.

İlk şiirlerinizde toplumcu gerçekçi değilseniz de, toplumcuydunuz. Özellikle ilk kitabınız Gözlerim Sığmıyor Yüzüme’nin “Şehsuvar” bölümündeki, ünlü, “Sizler!/ hayatta yaşamaktan başka gayesi kalmayanlar” diye başlayan üçüncü şiiri düşünüyorum. Memet Fuat pek de yanılmış sayılmaz aslında. Bu toplumcu yanı daha sonraki kitaplarınızda da korudunuz çünkü. Sadece, toplumcu düşüncenin sınırları içinde kalmadınız...
Sosyalizmden umudumu kestim; içini boşaltanlar sosyalistler. Sokaktaki insana bakıyorum, sosyalizmin ona bir getirisi olmayacak. Hak etmiyor çünkü. Paylaşabileceği tek şey hırsı ve nefreti. Sosyalizm, artık ütopya sayfalarındaki yerini almalı. Savaşın boyutu değişti. Gerçekçi olalım. Kitlesel hareketin bireylerdeki yansıması açısından toplumcu nokta yalnızca hasret ve umut. Ben demiyorum ki, sosyalizm bitti, herkes cebini doldursun; şahsi onur zaten kişiyi doğrudan ayırmaz. Acı çektiğim kadarıyla politik tavrımı koruyorum şiirde. Kimi isimleri anmak canımı yakıyor. Deniz Gezmiş dendiğinde bir idol yüzünden değil, gerçekten içim burkulduğu için üzülüyorum. Kimse bilmez, her 1 Mayıs’ta tek başıma da olsa meydanlara giderim. Reklam yapmadan, kenarlarda durarak. Umudumu kestiysem de, hâlâ masalları seviyorum. Bunu saklayamam kimseden. “Keşke”. Belki de Türkçenin en güzel kelimesi: Keşke. Bütün gizli hüzünlerin başına cuk diye oturuyor.

Bugünkü dergilerin işlevi üzerine neler söyleyebilirsiniz? Bir doğuş imkânı bulan genç şairin “şansı, şansızlığı” nedir?
Çoğu boş çırpınmalar. Dergi çıkarmak, yazı yazmak, eleştiriler üretmek, tavır almak amaçsız. Her şeyden önce ‘okur’ oluşturabilmek önemli. Kendinize dair okur değil, genel anlamda ‘okur’ eksikliği var. Şair, hayatı değiştirebilmeli. Dergi, buna olanak vermeli. Dergilerle şairler arasında bu çeşit bir ilişki gözlemlemiyorum bugün. Ne şair şair, ne dergi dergi. Sayfa dolduruyorlar. İsim olsun da kim olursa olsun mantığı. Şair de aman çıksın da nerede çıkarsa çıksın yolunda. Al takke, ver külah. Ondan sonra Türk Edebiyatı ilerlemiyor. Şans diyorsun, bir şairin şansa değil yeteneğe ve bilgiye ihtiyacı vardır. Bireysel ve toplumsal gurura ihtiyacı vardır. Bedenine ve ruhuna inancı olmalı. İçini boşaltamadığı kelimelerle yazan bir sürü adam tanıyorum. Aziz Nesin, “Türk halkının yüzde doksanı aptaldır” demişti. Ben eklemeliyim: Türkçe yazan şairlerin yüzde doksanı cahil. Bu noktada dergiler, indi-bindi. Başka bir işe yaramıyorlar.

Şiirlerinizde ve düzyazılarınızda pek çok “kötü alışkanlık” var. Ne kadar süre doğru yolda yürüdünüz, sizi baştan çıkaran şeyler nelerdi?
Kötü alışkanlık dediğiniz şey, aşk-ı cismanînin genel ihtiyaçların dışına taşması ise, evet, kötü olan’ın ne olduğunu nesneler üzerinden algılamaya çalışmak ilgimi çekiyor. İblis’e dayanan bir kötü değil bu; haramla ya da ideolojiyle örtüşmüyor. Tabiatın sorgulanmasında önplana çıkabilecek seçeneklerin denenmesi, bu toplamın hepten yok sayılmaması tezinden hareket ediyor. Deniz suyundan çorba yapılamayacağını kim iddia edebilir?! Denemek, deneyip yanılmak, deneyip başarmak insana özgüdür. Dışlanmış, dışarıda bırakılmışın hayata yeniden alınmasının ‘kötü’ diye nitelendirilmesi, ya da genel ahlak kurallarının reddettiği, rutine aykırı bakış açılarının varoluş formlarına uyarlanması eğer ‘kötü’ ise, bunda ‘demonic’ bir tarz, bir altbilinç, bir rasyonalizasyon sözkonusu ise ruhsal sapmaların insanın önünü açtığını iddia edebilirim. Kötü, uyarıcıdır. Her anlamda uyarıcıdır. Metafiziksel kötü ile kimyasal kötüyü, fiziksel kötüyü ayırt edebilmeliyiz. Bende kötü kelimelere ve anlamlara karşı bir zaaf var; bu zaafın bir zayıflıktan değil, bir fazlalıktan kaynaklandığını düşünüyorum. Hamile bir kadının vücudunun deformasyonu gibi. Kötü, asla ressesif değildir; sanatta dominant özellik kazanmış olan kötü, bireyi kötü’nün karşısına konmuş olan doğru’dan koparmaz; kötü’nün içinde yuvalanmasını ve kötüyü kendi deneyimleriyle tanımlamasını, şekillendirmesini, onarmasını sağlar.
Çok beylik olacak ama, ben baştan çıkmadım; yalnızca ana yoldan kopup tali yollara saptım. Bunun nedeni de sıradanlıktan sıkılmamdı. Okuduklarıma, yaşadıklarıma, yaşananlara baktıkça hâlâ sıkılıyorum.

“Suç”la kurduğunuz ilişki üzerinde duralım. Metinleriniz de işlenen suçlar da dikkat çekici; kovulmuş, suçlu bir “ben” duruyor merkezde çoğu zaman...
Merkezde mi?! Bence merkezin dışına taşan, merkezin koordinatlarını kaybettiren bir suç görüsü; suç, periferik olandan sıyrılmış, organlaşmış, vazife almış; aşina olduğumuz organize suçlarla yakından uzaktan ilgisi yok; buradaki suç, farklı etik yörüngelerinin rutin olanla işbirliğini reddinde, diğerlerince kavramlaştırılıyor. Adli açılımları yok; barışık olmamak, kayırmamak ve inkâr mekanizmalarını devreye sokabilmekte mesele. Olağanın kategorisinde değilseniz, ‘suç’ duyurusu yapılabiliyor. Kirlenme hakkını kullanabiliyor ‘suçlu’. Kirlenme alanlarında dolaşabiliyor. Kirlenmenin hayatta kalabilmek için bir seçenek olduğunu öne sürebiliyor. Kir ortamında bukalemun gibi davranıp uyum sağlamıyor, kirlenerek dokuya nüfuz ediyor. Ekleniyor. ‘Ben’ özneliğini kaybedip, alelade bir zamir’e, güçlüyse, level atlayabiliyorsa, ilerde de bir ‘bağlaç’a, anlam ile karmaşa arasında bir köprüye dönüşmeye yürüyor. Sistemli, senaryosu yazılmış başıboşluğun da karşısında durabiliyor. Uyanık, zeki suçlu kavramı kısaca. Ters suçlu. Huysuz. Huy edinmekten kaçınıyor. Böyle bir suçun tezahürü, bireyi dış etkenlere doğru sadeleştirir, mutlak değer’e çeker.

Ailenize ya da yakın çevrenize karşı suçluluk hissi duyduğunuz oldu mu? Sonuçta doktor ya da öğretmen olmadınız, bir evlat için uygun görülen işlerin hiçbirinde çalışmadınız.
11 Eylül’ü gerçekleştiren teröristlerin çocuklukta düşleri neydi acaba?! Irak’takiler veya?! Güney Asya’daki ölümlerin büyük rakamlara ulaşmasının altında insanların kıyıda durup tsunaminin görkemini izlemeye kalkışması yatmıyor mu?! Size dayatılanla yetinebiliyorsanız, ölmüşsünüzdür zaten. Herkes, bir hayalle avunarak, bir umutla yetinerek hayatta kalmaya çabalıyorsa, açmaya çalıştığınız kapının kilidinde anahtarınız sıkışır. Geriye tek şık kalır; kapıyı kırmak. Bir mesleğin arkasına sığınmak! Tüm varoluş meselesi bu mudur?! Sistem içinde evcilleşmenin ön koşulu bu. Safların belirlenmesi, raflara dizilmek, tanımlanmak ve tanımına uygun kullanılabilirlik limitini arttırabilmek. Buna iktidar anlayışı, yetkinlik diyor. Başka sözün varsa muhalefete geç, diye de ekliyor. Parlamenter zihniyet, benim galaksiyle olan ilişkime baskın gelemez. Bir canlıyım ve boşlukla görülecek bir hesabım var. Ölümle alıp veremediklerim var. Doktor, öğretmen olmam oyuna katılmam anlamına gelir. Henüz azot döngüsünün muhteşem devinimini içime çekememişim, kalkıp nasıl otomatikleşirim?! Sosyal bir rol ezberleyip sahneye çıkmamı beklemesin kimse benden. Faşizmin yönetmen koltuğunda oturduğu bir tiyatroda sosyalizm kokan bir oyunla sahne almam. Onurum buna izin vermez. İyi bir evlat olmam, iyi bir vatandaş, iyi bir organizma olmam kimin, neyin inisiyatifinde?! ‘Ben’, yoktur, ‘biz’ yaratılamıyor; ‘o’ olmak, arınmanın başlangıcı sayılabilir.

Peki oyunun dışındaki yaşam nasıl? Şahsi olarak yanıtlamanızı istiyorum bu soruyu. Evcilleşmeyen küçük İskender’in evinden, arkadaşlarından, günlük yaşamından bahsedin biraz.
Sert. Varlık’taki “Yeraltı Edebiyatı Dosyası”nda ismim sık anılmasına rağmen, inatla beni oraya oturtmamaya çalışıyorlar; sanki bir taht söz konusu. Hangi barışık yanımı gösterebilirler?! Ellerindeki en güçlü koz askerlik yapmış olmam. Pasaport alabilmek için bu yükümlülükten kurtulmam şarttı; beni Ortadoğu’ya kilitleyebilecek bir engeli aşmamı bile kara çalmak için bahane edindiler. Birlikte yok olmamız gerektiğini savlıyorlar. Hayır. Kabul etmiyorum. Benim bir dünya edebiyatçısı olduğuma inanmak istememeleri, zayıflıklarının yalnızca kültür yığınıyla örtülebileceklerine tapınmaları acı verici. Etkinlikler, paneller, konuşmalar ipimde değil ki. Varolmak ile yok olmak istememek arasındaki boşluğu dolduran bir algıyla cebelleşiyorsam, ölü dokulardan şiir icat edebilecek kadar tehlikeli ve korkunçsam, bu, bana dayatılan değil, benim yaşamaktan zevk aldığım bir bilançonun eseri.
Her an her şeye gebe bir evim var; akıldışılığın sınırlarında, bir sirk. Palyaço kadar yabani hayvan, trapezci kadar sihir var. Oyunun dışı, oyunun dışında kalmak sayılmamalı. Doğaçlama hayatın getirisi, götürüsünden fazladır. Ben şiirle bir akit imzalamadım. Benim şiire değil, şiirin bana borcu var. Sabah erken kalkıp çalışıyorum. İlhan Berk’in sözüdür: “Şairler, sabahları müezzinden önce uyanır,” demişti. İnanırım. Öğleni buldum mu, şatonun kapıları açılır. Macera başlar.

Nerede yeraltından yerüstüne geçildiği konusu da önemli sanıyorum. Kitapları YKY, Varlık gibi yayınevlerinden çıkan bir yazarın yeraltı edebiyatı içinde anılamayacağı yönünde eleştiriler var, ne diyorsunuz?
Dolaşımı, dağıtımı güçlü bir yayıneviyle çalışmakla yeraltı arasında nasıl bir bağ kuruyorlar anlamak güç. O halde ressamlar da galeriler yerine mağara duvarlarını kullansınlar; oraya kadar geliriz bu açmazda. En uçtaki okura beni götürebilecek yayıneviyle çalışmamın kimliğimle ya da yaşama tarzımla ne ilgisi var?! Tasarımlar üretmekten kaçınmalıyız; iddialı sözlerin hedefleri bulmama olasılığı, ıskalamak insanı zor durumda bırakır. Şu anlamda hak veririm, benim okurum da YKY ile çalışmamı kınamıştı. Sonuçta kaliteli kitaplar bassalar da bir banka kuruluşu olduğu için. Bir de şiir kitabı formatı okura biraz soğuk geldi. Mesele buradaydı. Kendi aramızda hallettik, ama asla kalkıp “Sen altkültürdensin, burada ne işin var?” demediler. Bu bakış açısı, giydiğin giysiden içtiğin sigaraya, oturduğun semtten televizyonunun markasına kadar gider. Şekilcilikten, şekle bakmaktan kaçınmalı bu arkadaşlar. İçeriğe yönelmeli.

Şiirin ve düzyazının yaşamınız olması bir yana, başka bir yolu tercih etmediğinize göre yaşamak için yazmak zorundasınız. Bu durumda ister istemez para ile aranızda tehlikeli bir ilişki kuruluyor.
Para ile kurulan her ilişki tehlikelidir. Mütevazı yaşamayı sevdiğim için, öyle büyük hevesler taşımıyorum. Sırtını bir işe, bir eşe, aileye vermeden ayakta duran üç beş insandan biriyim. Öldüğüm zaman künyemde asla bir meslek, bir sosyal sıfat olmayacak. Hiçbir yerden emekli olmayacağım. Hiçbir kurumdan yardım almayacağım. Günü ıskaladığım bile oluyor, geçinememek’in bile şahsi bir onuru, huzuru var. Karnımı kelimeleri yiyerek doyurabilseydim, ıslık çala çala dolaşırdım. Evet, sık yayınevi değiştirmem ya da ardı ardına yayımlamam bu çeşit spekülasyonlara yol açmıyor değil; yayınevi değiştirmemin nedeni benimle sağlıklı bir çalışmaya girecek ekipmanlarının olmamasına bağlı; ardı ardına yayımlamamdaki amaç ise fizyolojik tatmin. Kesinlikle ekonomiye, ruhsal hezeyana dayandırılmamalı.

Bugüne kadar kırkın üzerinde kitap yayımladınız. Sürekli olarak yazdığınız dergilerin yanı sıra, taşrada çıkan dergilerden fanzinlere kadar pek çok yerde görünüyorsunuz. Yaşamınızın nasıl savrulmalar ve zorluklar içersinde geçtiğini az çok bildiğimden, sizinle birlikte çalıştığım dergilerde yazılarınızı nasıl yetiştirdiğinize hep hayret etmişimdir. Merak edilmeyecek gibi değil, belli bir disiplin içerisinde hazırlanmış olan Dicle ile Fırat’ın çıktığı 2004 yılını özel bir kıvam taşıyan Bir Daha Bana Benzeme Angel! ile kapattınız. Kendi şiirlerinizden ve düzyazılarınızdan yaptığınız seçkileri, hazırladığınız antolojiyi ve düzyazı kitaplarınızı saymıyorum. Kitaplarınız üzerinde nasıl çalışırsınız? Bir yazıya ya da şiire durmadan önce yaptığınız özel bir hazırlık, çalışmanız sırasında izlediğiniz bir yöntem, uyguladığınız bir disiplin var mı?
Müzik. Müziğin motivasyonu fazla. Özel bir tarz da gerekmiyor; giriş şifresini taşısın yeter. Nesneler de önemli. Durumlar’ın göstergesini göğüsleyebilecek nesneler. Belli bir consept gerektiren kitaplar için etüt elbette kaçınılmaz. Tematik kaygılardan uzağım; bu da kitapların oluşumu esnasında daha rahat davranmamı sağlıyor; ama yaşamımın dönemlere ayrılması açısından belli bir rota izlediğimi belirtebilirim. Ağırlık, hangi kefedeyse, şiir terazim oraya eğilir. Aşksa aşk, mücadeleyse mücadele, sürrealizm ise sürrealizm. Ruh halim, dönemlerimin başlıklarını oluşturuyor.
Alkolsüz olmaya gayret ederim. İçkiliyken yazdıklarım üçü beşi geçmez. Onun dışında bir disiplin geliştirmedim. Beni bağlayacak şeylerden kaçınırım. Belki sevgililer istisnadır yalnızca.
Temelde kâğıt, kalem ilişkisine bağlıyım. Graphomanie sayılabilir. Yazım güzeldir. Yazdığım da güzel olursa, haz duyarım. Tekrar tekrar, çizer çizer, bozar bozar, yazarım. Doğurabilmek, derim. Yaratabilmek, değil. Yazdıktan sonra yüksek sesle okurum. Olmuşsa, kendini belli eder.

Edebiyat dışı alanlarda da gördük sizi; örneğin sinema. Yazarlık dışında belli bir mesleği sürdürmemiş olsanız da, pek çok işe girip çıktınız.
Görselin büyüsünde gidiyorum. Yanılgılarımın çoğu bundan kaynaklanır. Estet ve mükemmeliyetçiyim. Hafızamla, anılarımla çatışmamın en trajikomik yanı bu. Edebiyatı bir dil sorunu olduğu kadar, görsel bir sorun olarak da görüyorum. Tasavvur etmenin yaratıcılığı beslediği noktalarda vücuda gelmenin tasarrufu önemli. Habis olanın metastazı diye alırsak, zihnin bulaşması şiirin işlevini açıklayabilir. Sinema bunun piri. Kelimeleri yönetmeniz bazen olanaksız, oysa sinemada tüm mekânlar, oyuncular, ışık, efektler sizin emrinizde. Faşizmi yüreklendirse de, set, masabaşından daha sürükleyici ve çarpıcı.
Diğer işlere gelince, Edip’in “Ruhi Bey”inin dolaşımını andırıyor bir parça: Kendi zerrelerimi bulma uğraşı. Gerilimimi zenginleştiren çabalar. Neredeyse beynimde kaç hücre olduğunu saymayı başaracağım. Oralarda dolaşıyorum.

Om Yayınları’ndan çıkan kitaplarınızdaki kimlik bilgilerinde resepsiyon memurluğundan fotoroman oyunculuğuna, seslendirmeciliğe çok değişik işlerde çalıştığınız yazıyordu. Hiçbirine değinmediniz burada.
Müslüm Gürses’i bile seslendirdim. Öyle çok ki yaptığım işler, eğlenceli, bir gün onları yazmayı düşündüğüm için fazla bilgi vermek istemiyorum. Ama imrendiğim bir meslek var, Bukowski’den, postacılık. İmkânım olsa yapmak isterdim. Bir de sihirbazlar. Bu meslekleri bir kitaba saklayalım.

Eflatun Sufleler’de, dergilerde yayımlanan yazılarınıza topluca bakmak olanağını bulduk. Bu yazılarda sadece kendi kuşağınızı değil, genç kuşakları da değerlendiriyorsunuz. Dikkat çekici bir yanı da İlhan Berk’ten Can Yücel’e sevdiğiniz isimleri bile eleştirmekten çekinmemeniz.
Bunun tuhaf bir sonuç olduğunu sanmıyorum; hataların bir algı kaymasından kaynaklandığını ileri sürersek, sevdiğimi savunmam ile korumam ayrıksıdır; savunmak, haklılığa bağlılıkla ilintili; korumak ise daha manevi bir güdü. Savunurum, ama korurken eleştirebilirim. Bu benim tercihim, açıklığımdır. Kör davranamam. Hata varsa, ortadaki bana göre hataysa, dile getiririm. Çekinmemi gerektirecek bir kirliliğim yok ki... “Sivas”a evet diyen bir İsmet Özel’i reddeder, şiir işçiliğine büyük saygı duyduğum Sezai Karakoç’u önemserim. Dünya görüşü şiirin dışında terör yaratıyorsa, farklı ahlak normları devreye girer. İsmet Özel, benimle farklı kulvarlarda üreten bir şair değil, meydan savaşında düşmanım olabilir ancak. Bu tür kişilerle aynı oksijeni paylaşmak bile gururuma dokunuyor. İlhan Berk, Can Yücel, çok insanî konularda takıştığım kişilerden. Enis Batur da öyle. Yoksa karakterleri, yapıtları karşısında her zaman ayağa kalkıp coşkuyla alkışlayacağım imzalar. Asla şairleri, yazarları rakip olarak görmedim ki, göremem de. Biz bir takımız. Başarı hepimizin.

Düzyazınızda alışılmadık bir tat var. Denemeleri bir kenara bırakalım, bugüne kadar üç roman yayımladınız. Yerleşik roman anlayışının dışında ürünler bunlar. Hatta, bilmiyorum, belki YKY’nin şiir dizisinden çıkan Yirmi5April da anlatılarınız arasına eklenebilir. Düzyazar olarak pek anılmıyor adınız. Şiirleriniz ve romanlarınız arasındaki ayrımı nasıl belirleyeceğiz?
Siz söylediniz, ‘Anlatı.’ Anlatmakla, dillendirmek farklı. Anlatmak, hikâyeyi şekillendirmek, hikâyeyi koyulaştırmak, sütü kaynatmak gibi. Dillendirmek, sese gider. Romansal ile şiirsel olanın tat ayrımı bu ince çizgide. Klasik’ten beslenenler itici. Kalıp kıranlar çekici. Şiir ileriki yüzyıllarda tıkansa da, roman tekniklerinin çeşitlenme olasılığı fazla. Bu teknikleri deniyorum. Kimseye ibra edeceğim bir suçum yok; kanıt değil, insanlığa dair ipuçları arıyorum yazarak. Bazen şiir, bazen anlatı; geliştirdiğim yöntemler suçlunun daima ipucu bıraktığını gösteriyor.

Hayvanları seviyorsunuz. Kedinizin adı Zozi sanırım...
Kaiser Zozi. Olağanüstü Şüpheliler’den. Söyleşinin sonu geliyor galiba?

Evet… Okurlarınıza müjdesini vermek istediğiniz yeni çalışmalarınız var mı?
Yeni bir yayıneviyle anlaştım. Yakında yeni romanım “Harakiri Çocukları” oradan çıkacak. Sonbaharda Avusturya’da bir akıl hastanesinde şiir etkinliğim var. Kısa filmimi bu yıl çekeceğim. Sitem açıldı. Oradaki dostlarla iletişimimi güçlendireceğim. Hepsi bu. Bir de yeniden âşık olabilirsem, bir korku filmi senaryosu yazmayı planlıyorum.
Güzel bir sohbet oldu. Bir gün tersine çeviririz, bu defa da ben seni yorarım Mehmet.