Mario Luzi’nin “Dünyevî Yolculuğu” Son Buldu

Işıl Saatçıoğlu


Mario Luzi’nin ölümüyle 20. yüzyıl Avrupa şiirinin hayatta kalan en büyük en yetkin sesi yitirildi belki de. 28 Şubat 2005 sabahı sessiz sedasız ayrıldı aramızdan. Burada, Floransa’da, karanlık var şimdi: “Bizler bir asra yakın yolculuğumuzda bize eşlik eden dostumuzu kaybettik” diyor Floransalı aydınlar. Çok yakınına dek sokulup, onu, şairlik boyutunun çok ötesinde, sade, saygı ve sevgi yüklü bir insan olarak tanıma şansına sahip birkaç tenha kişi ise ağlıyoruz sessizce. Ağlıyoruz çünkü eksik ve öksüz kaldık, onsuz kaldık.

Şair: Kelime ve Hayat
20 Ekim 1914 yılında Floransa’ya bağlı Castello kasabasında doğan Mario Luzi 1935 yılında, henüz üniversite öğrencisiyken La Barca (Tekne) adlı toplamla dikkatleri çeker. O yıllar Caffe San Marco ve Le Giubbe Rosse gibi kahvelerde Gadda, Montale, Betocchi, Vittorini, Quasimodo, Landolfi, Rosai, gibi büyüklerin Luzi ve yaşdaşları Gatto, Bilenchi, Quasimodo, Bigongiari gibi aydınlarla buluşup tartıştığı bir kültür merkezidir Floransa. Hermetik iklimin hâkim olduğu bu yıllarda genç Luzi, duyarlı bir yumuşaklık, andırım ve simgelerle yüklü ilk toplamdan başlayarak Mallarmé’den tözlenen ve Coleridge, Nerval, Valéry, Hofmannstahl, Rilke, Eliot’la zenginleşen tanımsal bir Platonizmden beslenir. Dante, Foscolo, Leopardi, Pascoli, Onofrì ve Campana ise Luzi şiirinin ana kaynağıdır. (Luzi’nin eleştirmen ve denemeci olarak Dante, Leopardi ve Mallarmé, Pascoli’den Novalis’e simgeci şiir ve D’Annunzio üzerine doyulmaz güzellikte yazıları vardır.) Hermetik şair şeylere adlarını veren, onları gerçek’ten yola çıkarak imge mertebesine ulaştıran kişidir: Bu inanç Avvento Notturno (1940), Un Brindisi (1946), Quaderno Gotico (1947), Primizie del Deserto (1952), ve Onore del Vero (1957) gibi toplamlarda olgunlaşarak sürerken, 1965’te çıkmasına karşın 1956-1960 arası şiirleri derleyen Dal fondo delle Campagne ile Luzi şiiri insan ilişkilerini ve doğanın yüce gizini sorgulamaya başlar. Su fondamenti invisibili, Per il Battesimo dei nostri frammenti gibi toplamlarda, yani 1965 ile 1985 yılları arasında ise Luzi, şiirinde ilginç bir kimya kurarak daha soyut bir ışığa ve insanın iç dünyasına daha güçlü sokulmaya başlar. Dil daha az gerilimlidir, bir kuyumcu titizliği ile seçilen hermetik söz yerini daha akıcı bir konuşma ritmine, hatta konulu tartışmalara bırakır. “Yokluğa” (Petraca şiirinin Laura’nın yokluğundan doğuşu gibi), ve bizzat Luzi’nin “dopotempo” (zamansonrası) diye tanımladığı Magma ile Tarih’e açmıştır kendisini alabildigine.
Şair olarak katettiği yol karmaşık ama tutarlıdır: Aristokratik Hermetizmin damıtılmış sözüyle başlayan yolculuğunda, Gotik Defter’den itibaren dilini kuran kriptik zenginliği giderek çözmüş, daha açık ve çoksesli bir söyleme doğru çevirmiştir yüzünü. Bu dönüşüm Magma ile başlar ve ardından gelen Primizie del Deserto, Onore del vero, Il giusto della vita gibi Luzi’nin en özlü sesini duyuran yapıtlarda sürer. Yeni bir Luzi’dir bu: Düzyazıya yakın çözük ve kopuk dizeleri hüküm ve mesellerle yüklüdür. Su fondamenti invisibili (1971) adlı toplamda olağanüstü güzellikte dizeler bırakır bize. Il fuoco della Controversia (1978), Per il Battesimo dei Nostri Frammenti (1985) ve Frasi e Incisi di un Canto Salutare (1999), Viaggio Terrestre e Celeste di Simone Martini (1994) ve son şiir toplamları Sotto Specie Umana (1999), Le Poesie Ritrovate (2003) –Bu minik toplam, Luzi’nin kaybettiğini sandığı 1930’lu yıllara ait 30 kadar şiiri ve Floransalı bir antikacının deposunda tesadüfen bulunan La Barca’nın el yazmasını içerir– ve 90. doğum gününde basılan Dottrina dell’Estremo Principiante (20 Ekim 2004) dahil olmak üzere bütün bu toplamların merkezinde görünen ile görünmeyen, rastlantısal ve mukadder olan, sürekli ve hayati bir tartışmanın konusunu oluşturur ama bu iki kutup arasında anlayış ve uzlaşma edimini yüklenen şiirsel kelime giderek zorlaşır ve büyüyen bir ağrıyı taşır. Oysa şairin kelimeye duyduğu güven sarsılmaz asla. Luzi için şiir dünyanın sürekli yaratılışında hâlâ yeri doldurulmaz bir rolü yüklenmiştir. Şiirin işlevi halen ifade edilememiş herşeye can vermektir.
Simone Martini’nin Dünyevî ve Semavî Yolculuğu’nda (Çev. Işıl Saatçıoğlu, YKY, 1997, 407 sayfa) şair Simone ile özdeşleşme noktasına kadar yaklaşır en sevdiği ressama. Bu hayali yolculuk, Simone’nin son yolculuğu, hayat sürdükçe süren, dahası hayatla örtüşen sanatı kutsamak üzere bir figür, bir içsel hesaplaşma işlevini yüklenir. Poema’ya ağırlık veren kitabın çekirdeği hayattır ve ilk ile son arasında, tıpkı bir nehir gibi, susku ve haykırma arası şiirin temel referansı olan verbo yani kelam’a doğru akar.
Son kitabına Dottrina dell’Estremo Principiante (Sona Varan Çırağın Kuramı) adını vermesinin anlamı 70 yıllık bir sorgulamanın sonunda kendisini hâlâ çırak olarak algıladığıdır. Nitekim bu kitapta yaradılışımızdaki göreliliğini ve varolan her canın, her ruhun dünya ruhunun bir zerresi olduğunu vurgularken ender güzellikte dizelerle evrenin yazgısına ve düzenine boyun eğişimizi büyük bir tevazuyla anlatır.
XX. yüzyıl İtalyan şiirinde pek az kişi Luzi kadar entelektüel bir canlılık yaşamıştır.
Sıradışı bir zihinsel güç, üstün bir ahlaksal anlayıs, hiç ödün vermediği şairlik ve hakiki sanatçılık mesleğinin soyluluğu ve toplumsal değerini güçlü zihninde bütünleştirebilmiş nadir kişiler arasındadır. Hayatta ve şiirde, insanları ve şeyleri dinleyişinde, çözülemez gizemin yüreğinde Luzi kendi gerçeğini hiç yorulmadan aramıştır. Onun mesajı, zamanımızın kültüründe bir yılan gibi kıvrılarak ilerleyen hiçliğin verdiği bunalım ve baş dönmesinin güncel panzehiridir. Düşünerek ve derin bir gönül borcuyla dinleyelim bu mesaji. Bugün, acımızın yüreğinde onun yolculuğunu katederken Luzi şiirinin temel eksenini hayat-kelime ilişkisinin kurduğunu, bu büyük adamın, şiirsel kelimenin katıksızlığına ve saflığına, bireysel, toplumsal ve kozmik düzlemde çağdaş insanın yaşam ağrılarını, sürekli bir değişim olarak algılayıp sindirdiğini, bütünleştirdiğini ve özleştirdiğini unutmayalım. O, herşeye rağmen içimizde varolan umudun sesidir. Onun büyük ve evrensel ruhsallığı hepimize bir barış mesajı, büyük bir değerler mirası, ve ödün verilemez ilkelerdir. Mario Luzi 90 yaşındaydı ama iki yaşındaki bir çocuk kadar ak’tı. Şiiri ve insanlığı sema ile toprak arasında bir yerlerde asılıydı.

İnsan: Dostluk ve hayat
Mario Luzi benim Floransa’daki en yakın, en can dostumdu. Ankara Üniversitesi, DTCF İtalyan Dili ve Edebiyatı’na girdiğim yıllarda, bölüm dergisine bir söyleşi yapmak üzere girmiştim ilk kez evine. Bacaklarım titriyordu. O büyük adam kapıyı kendisi açtı ve hiç unutmam, tarifi imkânsız yumuşacık, kadifemsi bir sesle “Başlayalım mı?” dedi. O gün başlayan dostluğumuz tam 18 yıl sürdü. Bu süre içinde ben de hayatın içinde bir yolculuk yaptım: Hastalığım, korkularım, uğradığım haksızlıklar, endişelerim, gözyaşlarım, ve kâbuslar… Her gün yoklamaya gelirdi beni. Gelemese mutlaka telefon ederdi. Çok hasta olduğum bir sırada Üniversite’den atılışıma çok öfkelenmişti: “Madem istemiyorlar, sen bizimsin artık,” demişti acıyla gülümseyerek ve eklemişti, “Floransalı olmak bir imtiyazdır”. Nitekim öyle de oldu. Kitap tanıtımları, sergi açılışları, konferanslar, sanat, kültür, tiyatro... Mario’nun kırık gönlümde güzel’e, iyi’ye, mükemmel’e, zekâ’ya, estetik’e açtığı bu dostluğu yaşadığım sürece saklayacağım beynimde ve yüreğimde. Türk Akademik dünyasından kovuluşum ve özgür, uygar bir aydınlar dünyasında gördüğüm saygı, hissettiğim yakınlık ve ilgi içimi ısıtıyordu.
Mario ile sık sık buluşur baş başa yemek yerdik. Uzun, tadına doyamadığım sohbetlerimiz olurdu. Bu 18 yıl boyunca, XX. yüzyıl kültür ve edebiyatının hiçbir kitapta yazmayan katmanlarını katettik birlikte. Sonra çıkar bol bol yürürdük Floransa sokaklarında. Müthiş bir gururla, köşe bucak bu Rönesans şehrinin en gizli köşelerini anlatırdı bana. Alman işgalinde saklandıkları evleri, “Gotik Defter” yıllarını, Giubbe Rosse’deki toplantıları, tartışmaları, Dino Campana’yı nasıl keşfettiklerini, Calvino’ya ilk kitabi için nasıl ödül verdiklerini, Montale’nin kadınlarını, kendi hayatını, sevgilerini ve kırgınlıklarını, bozgunlarını anlatırdı. Aslında Floransa’nın geçmişini anlatırdı bana. Urbanistik açıklamalar da yapardı: Can kulelerinin, freskoların ardındaki öyküleri anlatır, “farro” gibi, artık menülerden kalkmış, antik Toscana yemekleri pişirtir ve tattırırdı bana. Yazar arkadaşlarıyla bir vakitler oturduğu ve şimdi yerlerinde yeller esen caffé’lerden büyük bir özlemle söz eder, bu minicik şehrin illegal yabancı akınına, gürültü ve kirliliğe teslim oluşunu üzüntüyle izlerdi, daha doğrusu izlerdik birlikte. Ve dinlerdi, ne çok dinlerdi Tanrım! Ben hayatımda dinlemeyi bu kadar bilen, bu kadar saygıyla ve yüreğiyle dinlemeyi bilen bir başka insan tanımadım. Bazan dakikalarca suskun kalırdık.
Beni kendi şehrine iyice yaklaştırmak, benim zihnimde de bu şehirle ilgili bir tarih yaratmak istediğini anlamıştım. Sürgün duygusuyla yaşamamı istemiyordu Floransa’yı. Ne ben, ne de Floransa layıktı buna. Sık sık hatırlatırdı: “Floransalı’lık bir imtiyazdır”. Sıla hasretimi, iki ülke arasında yalpalayışımı sezmişti:

(Işıl)

Işıl can, uzak cancan:
Onu
cağırır sesler
nereden, seçemez:
Elbe mi
adalar mı Tiren denizinin,
Erice mi
bilemez ki
Noto mu?
bir nebze ses Doğu’dan
ne bir seda.
Ve bekler o, bilinçsiz ve şaşkın
aslında hep onu bekler,
içinde yandığı har, ve kamaştığı ışık,
el yordamı, karanlık, bir amadır, bekler...
Sızar o seslere deniz ve çekilir,
vurur da vurur kıyıya; durur ara ara,
gümbürtülü dev dalgalar
kaplar o müziği parça ve parça,
kırılır sonra müzik; ve aşınır
sonsuz ve sınırsız
hayatta kalan mırıltı,
ve ardındaki nefes
o şakır şakır çağıltıda...

Ona
yollar yankısını
çağdan çağa sesler,
çağrılar
ulaşır
kuleli ve minareli semalardan
uçuk ve uzak,
işte birden yırtıcı can sesleri, ve ninni-dua
onunla tanıdık çıkma uğruna
“sen bizlerle, buradaydın bir vakitler,” der yasemin
ve limon çiçeğinden bir ima, haykırır
bir avaz çan çiçeği
yanık susam duyuları arasında.
Kaybolur oysa birbirinde
o yerler,
ve çağlar.
Radar:
ki dileği ve
hedefi onun düşüncesi,
umar, hem ne çok umar,
yön verir, bu doğru,
yanıltır
da zaman zaman
ve şaşırtır–
hangi şimdi onundur?:
“Nedir bu çağrı, neye,
ya nereye çağrılıyım;
duyuyorum onu, bu kesin
de hangi yarın? ...”
Yarın yoktur
ne de dün, hayatın
zamanı bir –
– yitirir zamanı hayat, terkeder kimi vakit,
ilk ve son birbirinde erir –
ama insan canı
ve dünya canı
birbirini tanımayı öğrenir
ve incelirken bilgide
silinir özdeşlikte
ve yücelir.

Sotto Specie Umana (Garzanti, 1999, s. 117-119)

Aslında bu şiirden basımından çok önce, kavurucu bir Floransa öğleden sonrasında birlikte otobüs beklerken söz etmişti bana: “Sanırım hayatımın en güzel şiirlerinden birini yazdım,” demişti sıradan bir şeyler mırıldanırcasına. Aslında çok zaman olmuş bu mısraları yazalı ama bir yerlere atılmış kalmış. O yıl evinde boya badana yapılırken ortaya çıkmıştı. Elyazmasını verdi bana, sakladım. “Işıl” adlı bu şiir İtalya’da çeşitli konferans ve kitap tanıtmalarında ünlü aktörlerce okundu, alkışlandı. Floransa’da benim adımın anlamını pek az kişi bilir. Mario, “Işıl”ı parantez içinde kullanarak şiirinin merkezi olan LUCE (Işık) kavramına gönderme yapıyordu.
Bu şiiri Türkçeye yıllarca çevirmedim. Ama bugün zamanının geldiğine inanıyorum.
Mario’yla çalışırdık da birlikte: 43 model Olivetti’sini kullanmak istemediği zamanlarda şiirlerini elyazmalarından bilgisayara ben aktarırdım. Üzerlerinde konuşurduk uzun uzun. Bende çok emeği vardır Mario’nun: Türkçeden yaptığım çevirileri yüksek sesle bizzat kendisi okur, şiirin iç müziğini tartar, sonra memnuniyetini ve hayranlığını ifade etmek için şefkatle başımı okşardı. Luzi şiiri üzerine yazdığım ve burada İtalyanca olarak yayımlanan La Poesia di Mario Luzi – L’Unità e il Molteplice adlı deneme-araştırmayı ona okumak üzere yazları çekildiği Pienza manastırına gittiğim bunaltıcı bir Ağustos günü, kitabı kelime kelime, dikkatle, saygıyla ve sevgiyle dinledikten sonra, “Hadi gidip bir şeyler yiyelim ve biraz şarap içelim, bu kitap için değer,” demişti. Basımının ardından birçok yerde tanıtımı yapıldı ve bir sürü takdir yazısı geldi. Bütün eserlerini Mondadori için yayına hazırlayan en yakın dostu Stefano Verdino’ya “Stefano, düşünebiliyor musun, benim şiirimi en iyi kavrayan ve açıklayan birkaç kişiden biri bir Türk aydını!” demiş, birkaç yıl sonra duydum, tabii dünyalar benim oldu.
Bu kitabı da Türkçeye çevirmeyi hiç düşünmedim. Doçentlik titlimi hiç kullanmadığım gibi.
Mario ile dostluğumuzda hiçbir menfaat, hiçbir kültürel ya da ticari bir art niyet olmadı. Beni saydı ve sevdi, bunu bilirdim ve bana yeterdi. “Bizden daha iyi konuşuyor bu kız İtalyancayı,” derdi herkese takdirle. Floransa’da 19. yüzyılda, günlük yaşamda kullanılan bazı kelimeler öğretirdi bana. Mario’nun yayın ve aydınlar dünyasında müthiş bir gücü vardı: oysa hiç şiir yazmadım ben, şairlik taslamadım hiç; kendi adıma bir yayın talebim hiç olmadı, ne alkış istedim ondan ne bir ödül. Circe Sabaudia Çeviri Ödülü’ne layık görüldüğüm telefonla bildirildiğinde verilen parayla bir can dostumun uçak biletinin parasını ödedim. Ödül töreninde bizzat Mario Luzi yapmıştı benimle ilgili konuşmayı. İşte o gurur duygusunu hâlâ bugün gibi hatırlarım. Orada, elime mikrofonu aldığımda da kendimden söz etmedim: Bir Türk şairinin İtalyancadan dizelerini okumayı seçtim: memleketim için, memleketimde büyük şairler olduğunu o kalabalığa duyurmak için. Mario’dan tek ricam da bu yönde olmuştur zaten: Garzanti Yayınevine Imago Mundi’nin basımı için aracı olmasını istemiştim ondan, hemen yerine getirdi.
O yaz Mario parça parça birçok şiir yazdı. “Bir bütünün, bir yolculuğun durakları olacak bu şiirler,” diyordu. Bir gün daktilo edilmiş kopyasıyla geldi bana, masamın üzerine bıraktı. “Oku bunu,” dedi “ve ne düşündüğünü söyle.” Bütün gece okudum Simone Martini’nin Dünyevî ve Semavî Yolculuğu’nu. Bu adı vermişti Simone’nin hayali yolculuğuna. Aslında kendi yolculuğuydu bu Mario’nun. Simone’nin resmine, Siena’ya duyduğu tutkuyu hepimiz bilirdik. Şiirinin içinden Dante’nin sesi gelirdi hep, bunu da bilirdik. Ama bu ikilinin Mario’nun çağdaş ve çoğul sesinde, huzur ve hüzün, iman ve kuşku, kesinlik ve belirsizlik, ışık ve karanlık, umar ve umarsızlık, hayat ve ölüm gibi uçların aynı yatağı paylaşan bir nehirde ölümle yaşamın, ilk’in ve son’un biribirinde eridiği göz kamaştırıcı bir ışığa doğru müthiş bir uyumla, kabararak, taşarak, hep daha çok bilgi, hep daha çok umut, hep daha büyük bir arzuyla akabilmesi tüyler ürpertici bir güzellik sergiliyordu. Bütün şiirini deriştirdiği bir toplamdı bu, bunu hemen anladım. Başka dillerde başka insanlara ulaşmasını istediğini de sezdim.
Zorlu bir çeviri dönemi başladı benim için. Aslında Mario Luzi’nin şiirini çevirmek olanaksızdır. Çok arı olmalarına karşın anlam alanları çok geniş kelimeler, dizelerin serbest görünmelerine karşın sağlam ama şaşırtmalı bir sözdizim’e yaslanıyor olmaları, iç uyakları ve imgelerin fono-semantik yankılarını zedelemeden başka bir dile, hele Türkçe gibi gerek dinsel gerekse kültürel açıdan çok farklı imgelerden beslenen bir dile aktarmak çok zorlar Luzi çevirmenini. Çok sıkıştığımda gece evinden arar, bazı anlamları sorardım. Çevirmenlerine müthiş bir saygı duyar, elinden gelen yardım ve özveriyi gösterirdi. Bazı çevirmenlerini evinde misafir ettiğine, oturup birlikte çalıştıklarına şahit olmuşumdur. Çeviriyi adım adım izledi. Biten kısımları Tükçeden bana okutur, iç müziğini dinlerdi. Mutluydu. Kitap tamamlanmıştı ancak bir önsöz krizi patlak verdi: Enis Batur’un bu konuda kendisine verilmiş bir sözü vardı, bu büyük kitabın önsözünü o yazacaktı, bundan çok gurur duyuyor, herkese söz ediyordu Mario. Uzun süre bekledi, buruk ve suskun; ancak Enis Batur’a ulaşılamadığından sonunda benim kalemime teslim olmak zorunda kaldı. XIV. yüzyıl İtalyan resmi üzerine yapmak zorunda kaldığım uzun araştırma ve bilgilenmenin aldığı zaman yüzünden gecikmeli olarak Simone Martini’nin Dünyevî ve Semavî Yolculuğu Yapı Kredi Yayınları tarafından 1997 yılında yayımlandı. Bu kitapla Türkiye’de ikinci kez duyuruyordu sesini Luzi. İlk küçük antoloji sevgili hocam Prof. Dr. Cevat Çapan tarafından Sevdiğim Kadınsa Müzik adı altında çıkmıştı gün ışığına. Çok keyifliydi.
Kitabın basılışının ardından İstanbul’a Kitap Fuarı’na davet edildi Yapı Kredi Yayınları tarafından. Büyük heyecandı İstanbul yolculuğu… Fuar’ı büyük bir saygı, merak ve ilgiyle gezdi. Ayasofya, Süleymaniye, Dolmabahçe, Kapalıçarşı, Kanlıca, vapur gezileri ve Boğaz, Doğu ve Batı… Büyülenmiş gibiydi. Yanında çok sevdiği Rüya, (Sogno diyordu bu güzelim genç kıza) adeta uçar gibi yürüyordu. Gördüğü her şeyi bir tılsım, bir mucize gibi algılıyordu. Kokteylde birçok aydın, yazar ve sanatçıyla tanıştı. Tek şikâyeti sigara dumanıydı. Her akşam odasına gider gözlerine damla damlatırdım. İstanbul’da üç gün kaldık birlikte. Ankara’da uğradılar sonra Rüya ile: Onu evimde ağırladım bir saat kadar, oradan bir İtalyan Restoranı’na gittik ve yemek sonrası Rüya ile Mario’yu Kapadokya’ya uğurladık. Ben Rüya’nın cep telefonundan izliyordum onları adım adım. Sağlığı pek iyi değildi, birkaç kez kalp krizi yoklamıştı, ciğerlerine bir türlü anlaşılamayan bir nedenden sıvı birikiyordu. Hep korku içindeydim; sürekli telefonla konuşuyorduk. Müthiş etkilenmişti bu yolculuktan. Yıllarca bu Türkiye yolculuğunun yankılarını dinledim başkalarından. Bizans ve Kapadokya: her konuştuğumuzda gözlerinde çok özel bir ışık yakalardım. Luzi’nin minnet tarzıydı bu.
Boğaz pırıl pırıl,
ulu bir çığlık, imam,
tüm, ve hiç,
hiç ya da tüm,
ve hangi zihinde
bocalar
cihan-ı âlem– ?
Onun. – Odur inanılmaz
bir ayırım yetisinin
ibresiyle
tartan kefeleri,
o ki bir hiç,
bir ürpertidir eninde
sonunda, hafif,
tüy gibi bir titreme
varlığın yüreğinde;
(var ve yok, her belki’de
vardır; her belki’de yok)
dev gücünden alır oysa
kararını gizliden gizliye:
var mı yok mu burada
bu mucizesi
hakikat ve suretin,
mutlak yaşıyor mu
anlamda, ve yoksun
sonsuzluğunda zihnin ….

Bu şiiri İstanbul’da yazdığını Sotto specie umana
adlı toplam çıktığında öğrendim. (Garzanti, 1999 s. 116)

Bu kitabın ardından –nedenini Mario dışında belki bir tek kişi bilir– çok sevdiğim, bir başka ‘şiir’ ile aramdaki koridor tıkanıverdi birden. Mario, elimde bitmesine birkaç sayfa kalmış bir kitap daha olduğunu biliyordu. Çoğunu okumuş ve çok sevmişti. Mondadori ile konuşulmuştu bile. Her şey beni bekliyordu, ama sevgim bitmişti benim, o yüzden kitabı bitiremedim. Hiçbir gün sormadı bana: anlamıştı, bir daha hiç konuşmadık üzerinde. Sadece derin bir saygı duyduğunu belirtti bana, o kadar. Yaralanmışsanız doğrudan hiçbir şey sormazdı; bilirdi ve susardı. Öfkeliyseniz konuşur, tartışırdı. Has bir Floransalı’ydı bu anlamda.
Belki de Sienalı bir Floransalı’ydı demek daha doğru Mario için. Doğduğu şehirden, aldığı soylu ve gizil bir inceliği, has, katışıksız sözü, gotik bir zarafeti ve dikenli ama ölçülü bir öfkesi vardı. Floransa’nın mesamatlı taşıyla uyumlu sağlam, yalın bir huzuru, yenilmez bir mantığı, en gizli sanıldığı yerde bile insanla ilgili her şeyi fark edip kavrama yetisi vardı. Doğaldır, tek bir şehirde yaşanan uzun bir hayat, şair ile şehir arasında bilinçsel ve tarihsel düzlemde çok özel bir yakınlık doğurur: Birçok anlamda Floransa’nın oğluydu Mario Luzi, bu doğru, ama tam anlamıyla bakıldığında Toscanalı bir çocuktu. “Bütün inancım şu ki,” diyordu son konuşmalarının birinde, “Floransa kültürünün söyleyeceği çok şey var daha, yeter ki bunları söylerken Humanizma ve Rönesansın efsanevi insanına değil Tanrının yarattığı çıplak, yalın insana açabilsin yüreğini”.
Ağrım, hepimizin ağrısı çok büyük: Bu nadide ustayı, bu hakiki, sevgili ve saygılı insanı çok ama çok özleyeceğim. Tek tesellim, yaşamının uzun ve sanatı gibi soylu, örnek bir hayat olması ve onun son anına dek hiç tökezlememiş olmasıdır. Her nasılsa bu kez kader bile buna saygı duymayı bilmiştir.

Floransa, 13 Mart 2005