Sevgili Kardeşin Ayrılışı Üzerine Kapriçyo

Coşkun Yerli



“Capriccio Sopra il lontananza de il Fratro diletissimo”: Johann Sebastian Bach’ın bestelediği BWV 992 Si Bemol Majör Kapriçyo için özgün partisyona yanlış bir İtalyancayla yazdığı başlık. Doğrusu: “Capriccio sopra la lontananza del fratello diletissimo”. Bestecinin kendisinden üç yaş büyük ağabeyi Johann Jacob Bach 1706’da İsveç kralı XII. Karl’ın ordusuna obuacı olarak katılmak üzere ayrılmıştır. Bach ağabeyinin ayrılışı üzerine klavsenin başına oturmuş, duygularını içinden geldiği gibi, biçim kaygısı duymadan tuşlara yansıtmış olmalı.

Oturma odasına girer girmez, kapriçyonun çerçevelenmiş ilk sayfası hemen dikkatimi çekmişti. Özgün partisyondan büyütülmüş bir posterdi bu. Bach’ın kendi elyazısıyla. Tüy kalemle yazmıştı herhalde; yazılar, notalar uçuşuyordu. Önceden aynı yerde Cezanne’nın Saint Victoire Dağı resimlerinden biri duruyordu. Ağabeyim onu kaldırmış, yerine bu “müzik resmi”ni asmıştı.
Almanya’dan ayrılmamıza iki gün vardı, ağabeyim piyanosunun önündeki tabureye oturdu, yüzünü duvardaki partisyona doğru döndü. Bana, Bach’ın yazdığı başlığın dilbilgisi yanlışlarını anlattı. Daha sonra, koridorda koşuşturan kızları ve mutfakta fısıltıyla konuşan hanımları yanımıza çağırdı ve bu kapriçyoyu seslendirdi. Davranışlarından belli olmuyordu, ama gidişimize üzüldüğünü anlıyordum. Ben bestenin kendisini pek sevemedimse de, anlamını, ağabeyimin onu hüzünlü bir biçimde sunuşunu hiç unutamadım. Hep aklımda olduğu halde o günden beri bu kapriçyoyu bir kez daha dinlemeyi göze alamadım. Yalnız, geçtiğimiz yıl “Bach Çınarı” programında bir kez rastgeldim bu kapriçyoya, İzmir Senfoni Orkestrası’nın bir konseri sırasında kaydedilmişti. Dinlemek istemedim, elim birkaç kez radyoya uzandıysa da, kapatamadım.
Görüşmeye başladığımızdan sonraki bir buçuk yıl boyunca ağabeyim buna benzer konserler verdi. Çoğunu “orkestra eşliğinde” sundu. Donanımlı bir müzik seti vardı. Konsere başlamadan önce uzun bir kablonun ucundaki uzaktan komut düğmesini piyanonun arkasından geçirip önüne yerleştiriyor, dinleyiciler hazır olduktan sonra düğmeye basıp kasetçaları çalıştırıyor ve hoparlörlerden duyulan orkestrayla birlikte çalmaya başlıyordu.
Bazen gözlerimi daldırıyor, onu BWV 1067’nin Badinerie’sini çalarken görüyorum. Kızlar kıkırdıyor, hanımlar keyifli. Çalarken başını, bedenini, ellerini muzipçe oynatışını canlandırıyorum zihnimde. Başka hiçbir parçayı böyle neşeyle seslendirmediydi bize. Badinerie’nin o yumuşacık kıvraklığı, insanda mutluluk duygusu uyandırır. Ama o çocuksu sevinç neden bu kadar kısa ve eksik tasarlanmıştır? Bir buçuk dakika göz açıp kapayıncaya kadar bitiverir ve sevinciniz kursağınızda, kalakalırsınız. Bach’ın bu kadar güzel bir temayı neden kısa kestiğini düşünürüm hep. İsteseydi, dikey, yatay bir sürü çeşitleme çeker, uzatır da uzatırdı. Bana öyle geliyor ki, Bach Badinerie ile mutluluğun ne denli uçucu bir şey olduğunu göstermek istemişti.
Ağabeyim “Alman”dı, evliydi, iki kızı vardı. Ünlü bir Alman üniversitesinde felsefe doçentiydi. Derslere giriyor, araştırmalar yayımlıyordu. Üniversitenin Bach Derneği’nde faal üyeydi, derneğin orkestrasında klavsen çalıyordu.
Görevim nedeniyle Almanya’da bulunduğumuz sırada onu aramaya koyuldum ve sonunda buldum. Bulduktan sonra da birbirimize sık sık gittik geldik. Babamızdan asla söz etmedik. Ne ben açtım, ne de o sordu.
Onu önce bizim soyadımızla soruşturmaya başladım, ama bulamadım. Babamızın soyadını değiştirmiş, annesininkini de edinmemiş, kendisine yeni bir soyadı almıştı. Ses olarak bizimkini andırıyordu: Ehrlich. Bu sözcük “dürüst” anlamına geliyor. Dürüstçe olmayan bir şeyi “dürüst” diye adlandırmak gibi gelmişti bana, canım sıkılmıştı. Herhalde rastlantı değildi bu, babamızın soyadına benzemesi için seçmişti bu sözcüğü. Belki de, birileri ona değiştirmesi için baskı yapmış, o da aslından izler taşıyan bu soyadını almıştı.
Ağabeyimi bulamayınca, annesinin adıyla araştırmaya giriştim. Annesi tanınmış biriydi, onu kolayca buldum. Beni ona annesi götürdü. İlk karşılaştığımızda yalnızca el sıkışabildik. Birbirimize gülümseyemedik bile. Bir anlık bir bakışmadan sonra ikimiz de gözlerimizi kaçırmış, uzun süre göz göze gelememiştik.
Sonradan dili çözüldü ama. Benim de, tabii. Kafasının içinde pırıl pırıl, dopdolu bir beyin vardı. Güzel şeylerle doluydu. Kirru kaşka ağabeyimdi o benim. O yaşıma kadar hiç kardeşim olmamıştı. Ben soruyordum, o anlatıyordu. O hiçbir şey sormazdı. Onunla konuşa konuşa Almancam ilerledi. Platon’dan Heidegger’e, Alman Romantizmi’nden Merleau-Ponty’ye, Cezanne’nın uzam felsefesine kadar pek çok konuda söyleşiler yaptık, daha doğrusu ben sordum, o anlattı. Homeros’tan söz açıldığında bana gizliden gizliye Troyalıymışım gibi davranıyordu; gülüyordum içimden. Yoksa, içinde gizlemeye çalıştığı bir aidiyet duygusu mu vardı? Bilemiyorum, olabilir. Ben yine de, Akhaların, olasılıkla o büyük Frig göç dalgasının içinde, karayoluyla önce Balkanlar’dan Anadolu’ya göçtüklerini, daha sonra Güneybatı Anadolu’dan gemilerle Mora’ya geçtikleri hakkındaki verilerden hiç söz etmedim ona. İnadımdan. Benim bunu bildiğimden onun hiç haberi olmadı. İyi mi ettim sanki?
Arada bir sataşıyordum ona. Humbolt’un, Niebuhr’un ve Müller’in Avrupa’yı saracak olan o büyük felaketleri hazırlamalarını kurcaladım konuşmalarımızda. Fransız devriminin Almanya’daki etkilerinden korkan aristokratların bu adamlar sayesinde Alman kültürünü yarattığını, Hellenlik idealinin aslında Almanlık için bir öncül olarak kurgulandığını anlattı bana. Ona yine de, “Aslında, ‘Arbeit macht frei’ kültürü yaratıldı,” diyemedim, bu konular her açıldığında şeytan beni dürtse de. İyi ki dememişim, iyi ki onun kalbini kırmamışım! Bir haftasonu bana Rilke’nin Sancaktar’ını anlattı, şiire olan ilgimi bahane ederek. Hiç üşenmeden, baştan sona, arada durup açıklamalar yapa yapa, Sancaktar’ı okudu. Kitaptaki düşmanın Osmanlılar, yani Türkler, yani ben! –ve hatta bizzat kendisi– olduğumuzu görmezden gelmek zorunda kaldım. Ağabeyimi seviyordum çünkü, ona gıpta ediyor, onunla gurur duyuyorum.
Onlar bize geldiğinde mantılar, biz onlara gittiğimizde pastalar yapılıyordu, hem de hep birlikte. Eşlerimiz bu işlere bizi ve çocukları karıştırmamaya çabalasalar bile, önlüklü adamları, burnu unlu kızları mutfaklardan çıkaramıyorlardı. Eşlerimizin arası pek iyiydi. Ağabeyimle bitmez tükenmez gevezeliklerimizin arasında onları her gördüğümüzde yüzleri keyifli görünüyordu. Karımın Almancası da ilerlemişti, onun karmaşık cümlelerle konuşmasını şaşkınlık içinde izliyordum. Ağabeyim karıma hayranlıkla baktığımı görüyor, dudaklarını büzerek gülümsüyordu. Çocuklar bağıra çağıra odadan odaya koşturuyorlardı. Kızım amcasına yuvada öğrendiği, “Göğe Tırmanan Fasulye” masalını anlatıyordu. Tuhaf bir mutluluktu, o yaşadıklarımız.
Bana asla Türkiye’yi sormadı. Ben Batı’nın kültürel mirasını hırsla mülkiyetime geçirmeye çalışırken, o Doğu’yu görmezden geliyordu. Zaten ben de babamız nedeniyle bizden, Türkiye’den söz açmaktan kaçınıyordum. Sanki ben Türk değilmişim, o Türk bir babanın oğlu değilmiş gibi davranıyor, ben de onun bu oyununa katılıyordum. Yurda döndükten iki yıl kadar sonra, o daha hayattayken yani, ağabeyime ünlü bir fotoğrafçının Afganistan’da çektiği, bir Peştu’nun fotoğrafını yolladım. Fotoğraftaki yaşlı adam babamıza çok benziyordu. Her şeyi göze alıp, açık açık yazdım bunu ağabeyime. Aslında, o inanılmaz benzerliğin onu üzebileceğini düşünememiştim. Gerçi pek de üzülmüş sayılmazdı. Verdiği yanıtta, “o”nun bana gerçekten çok benzediğini yazdı. Bir antropolog titizliğiyle, çenemin sivriliğini, başımın, burnumun biçimini... her şeyi tek tek belirtti, tez yazar gibi. “O” diyerek, fotoğraftaki Peştu’yu mu, yoksa babamızı mı kastediyordu, tam anlaşılmıyordu. Babamızdan genetik olarak pek bir şey almadığını ima ediyordu, ben öyle anlamıştım. Mektuplarda bir daha böyle konular açmamaya dikkat ettim.
Annesi, diyordum. Ağabeyimi arayışımı iyi karşılamış, beni ona götürmüştü. Yaşına göre çok dinç, hareketli, neşeliydi. Ünlü bir sopranoymuş bir zamanlar. O günlerde emekliliğin keyfini çıkarıyordu. Oğlu, gelini ve torunlarıyla birlikte gelişlerinden ayrı olarak kendi başına da ziyaretimize geldi kaç kez, biz de ona gittik. Yılbaşı hediyeleri getirip götürmeler oldu. O da asla babamı sormadı. Kızıma şarkılar öğretiyor, kendisine “Oma” dedirtiyordu. Pek hoşumuza gitmese de, kızımı “Julia” diye çağırıyor, her karşılaşmamızda, “Seni adın ne?” diye soruyor, kızım da ona, “Julia,” diye karşılık veriyordu. Karım bu konuda benden daha fazla rahatsız oluyordu. Ben aralar bozulur diye sessiz kalıyordum. Neyse, giderek karım da umursamadı. Ağabeyime, annesinin neden kızımı Julia diye çağırdığını sordum. Ağabeyimin çocuk yaşta ölen teyzesinin adı Julia imiş ve annesi kızımı ona benzetiyormuş.
Bir gün bizim evde hep birlikte yemek yediğimiz bir sırada, ağabeyim annemin doğduğu yeri soruverdi. Durduk yerde. Merak içinde ona baktım. Haritada yerini görmek istiyordu. Yemekten sonra bir Türkiye haritası bulup ona annemin doğduğu yeri gösterdim. “Evet,” dedi, o kadar. Ne demekse? Neden sorduğunu çok merak ettim. Ama sormadım! Babamızın doğduğu yeri biliyor muydu acaba? Konu o gün öylece kapandı. Daha sonra, biz onlara gittiğimizde, bir tarih kitabı getirip açtı, bir Anadolu haritasında bana Sivas’ın yerini gösterdi ve “Sebastea,” yazısını okudu. Sonra bana dönüp, “Senin annen Sebastiana,” dedi. Bir sessizlik oldu. “Ne yani, Bach da mı Sivaslı?” diye sordum. Ağzımdan şaşkınlıkla çıkıvermişti bu söz, ama o bunu gülünmesi gereken bir şaka sandı ve attığı kahkahadan camlar zıngırdadı. Onu böyle kahkaha atarken ilk ve son görüşümdü. Çerçevesiz gözlüklerinin ardında çoğu zaman ağırbaşlı, ciddi, hatta kaygılı görünürdü.
Onu çok özlüyorum. Gerçi her birlikte oluşumuzda, durmadan “bizim kültürümüz” diye diye beni gıcık etmeleri de aklıma gelmiyor değil. Ama ona kırıcı bir söz söylemediğime şükrediyorum. O beni kırdıysa bile, ona hissettirmedim. Zaten o da beni bilerek kırmak istememiştir.
Oysa şimdi içimin derinlerinde, acıtıcı bir pişmanlık duyuyorum. Ona babasını, Türkiye’yi, o görkemli eski Doğu’yu, “Arapların at koşturmalarını” anlatamadığım için. Eski halkları, eski dilleri, Hititçeyi. Türkleri. Yunus’u. Cemal Süreya’nın o güzel “uzun Anadolu”sunu gösteremediğim için üzülüyorum. Evliya Çelebi’nin, Tophane’de korkudan nasıl salavat getirerek top döktüklerini anlatışını. Pişmanım, onu öyle kibir içinde, ufuksuz bıraktığım için. Bencilliğimden, tembelliğimden, çekingenliğimden dolayı çok pişmanım! Böyle şeylerle çok ilgilendiği halde, ona doğduğum yerin yeryüzündeki en güzel Türk yapısı olduğunu söylemeye bile çekinmiştim. Bendeniz, Süleymaniye Camii’nin külliyesinde bulunan doğumevinde doğmuştum. Büyük şair Bâki Efendi’nin Süleymaniye Camii inşaatında bina eminliği yaptığını da söyleyemedim ona. Ve o, kardeşinin bu tuhaf gururlanmalarını hiç bilmedi.
Cenazesinde gözyaşlarımı tutamadım. Annesi yanında durmamı istemişti. Ben ağladıkça hafifçe elimi sarstı, beni sakinleştirmek için. O ağırbaşlı Protestan topluluğun donuk bakışlarını üstümde hissede hissede ağladım. Üstelik, siyahlara bürünmemiş tek insan bendim orada.
Ağlarken aklımdan ilgisiz şeyler geçiyordu. Neşâtî’nin o kırılgan dizesi. Kaptanzâde’den bir şarkının ara nağmesi. Onu şenlikli bir Boğaz vapuruna bindiremediğim, çok istediğim halde ona Meâlî’nin “Kedi Mersiyesi”ni çeviremediğim. Babamın bana onu bulmamı vasiyet ettiğini de söylememiştim. Söyleyememiştim. Keşke bildiğim her şeyi onunla paylaşabilseydim. Bir buçuk yıl, bir buçuk dakika gibi uçup gitmişti. Bense şimdi burada oturmuş yanında yanlış başlıklı bir kapriçyoyla çekip giden ağabeyimi özlüyorum.