| Mümtaz: Çoksesli Bir Düşünce Repertuarı
|
| |
|
I
Kaybederek kazanmak: Tanpınar, hayat satrancını son kale düşünceye kadar bu ilkeye bağlı kalarak oynadı. Olgunluk yıllarında derin bir duygu ve toplumsal aidiyet sorunu olarak ele aldığı “aile” kavramını ayakta tutan anne ve baba figürleri, daha oyunun ilk hamlesinde onu terketmişlerdi. Hayat kozasındaki bu derin çatlağı, ruhunda endişe ve tedirginliği yoğurarak onarmaya çalışsa da, artık yapacağı her yeni hamleyi, bağlanmak ihtiyacı duyduğu bir koruyucu baba figürüyle birlikte planlamak zorundaydı. Kaybettiği noktada kazandığı bu manevî figürün adı, Yahya Kemal’dir. Birlikte yer aldıkları Dergâh mecmuasını, boşluğunu hissettiği “aile” kavramıyla tanımlaması, sonraki yıllarda peşinden koşacağı bir hayalin dürüstçe dile getirilmesiydi. Ardından imparatorluğu, üzerinde kendi zihin saltanatını süreceği kültür coğrafyasını kaybetti. Eklemleri yerinden oynamış bir medeniyet kurgusunun yol açabileceği her türlü kişilik bozukluğunu bu sayede tanıdı ve toplumsal travmanın derinleşip insan ruhunu tahrip etmeye başladığı noktada, Cumhuriyet’in mütevazı haritası üzerine eğilip geçmişi keşfetme becerisini kazandı.
Tanpınar’ın hayatını bir muhasebe bilançosuna dönüştüren bu tarihsel omurga, romanlarına dağılmış karakterlerin rol aldıkları sahneyi ayakta tutar. Bu sahneye hâkim olan karakter, aslında hep arka planda kalmayı arzulamış, ama çevresindekilerin birer birer kendisini terketmesiyle kaderin gizli eli tarafından seyircilere doğru itilmiş Mümtaz’dır. Tanpınar’ın anlatı kurgusu içine yerleşerek kendi kendisini yaratmasına tanıklık eden Mümtaz, yaratıcısının gölgesine sığınmış bir varoluşun trajik yansıması olarak hayatını sürdürür. Bu hayat, yaratıcısının kayıp ve kazançlarıyla dengelenmiş bir zaman eğrisi üzerinde şekillenen, ancak kendisinden bir adım öndekinin izlerini takip ederek yaşanabilen bir hayattır.
Mümtaz yaşadıkça kaybeder, kaybettikçe kazanır. Huzur’un ölüm düşüncesi etrafında varyasyonlar halinde kurgulanmış ilk bölümü, Mümtaz’ın hayatını terkeden varlıkların birbiri ardınca sıralandıkları hüzün verici bir portreler galerisidir: Yunan işgali sırasında öldürülen baba, onun bıraktığı boşluğu doldurmaya gücü yetmeyen anne, yakılan kasaba ve köylerden göç eden insan seli içinde tanıdığı yörük kızı, hep geride bırakmak zorunda kaldığı uzak akrabalar ve en sonunda İstanbul pitoreskiyle iç içe geçmiş bir aşkın yaratıcısı olan Nuran... Zihnin derinliklerine ustaca işlenmiş birer rölyef etkisi bırakan bu insan ve hayat kompozisyonları Mümtaz’ın etrafından uzaklaştıkça, yıkılan kişisel dünyanın yerini kolektif değerlerin paylaşıldığı yeni bir dünya alır. İhsan, bu kayıpları Mümtaz adına kazanca dönüştüren, kurduğu aile düzeniyle toplumsal enkazın altında kalanlara ayakta durabilmeyi öğreten bir figürdür. Mümtaz hiç çekinmeden “İhsan Bey Adası”na sığınacaktır. Çünkü “fert”, Tanpınar’a göre her zaman “cemiyet”e muhtaçtır.
Kendisine yöneltilen bir soruya verdiği cevapta, “Mümtaz ölüm düşüncesinin tehdidi altında yaşamaya başlar ve etrafındaki şeyleri ancak kaybetmek korkusu içinde sever yahut kaybetmiş gibi sever” diyen Tanpınar, bu sığınma ihtiyacına bağımlı kişilik yapısının arka planındaki psikolojiye dikkati çeker. Mümtaz’ı arzunun cenneti ile tereddütün cehennemi arasında yaşamaya koşullandıran bu psikoloji, aynı zamanda Tanpınar’ın çok derinden hissettiği tarihsel kopuşun ve buna bağlı olarak kültürel kırılmaların izlerini taşımaktadır.
II
Huzur, en genel anlamıyla “meselelerin münakaşası”dır. Tanpınar bu “münakaşa” kurgusunu Mümtaz, İhsan, Nuran ve Suad’ın temsil ettikleri düşünce yapılarıyla inşa etmiştir. Metnin dokusu içinde bu kimliklerden biri ya da öteki olabilen yazar, çok parçalı bir kültür haritası üzerinde yolunu bulmaya çalışan, kimi zaman kaybolan, kimi zaman da karşı sahile ulaşabilen arayış içindeki tedirgin ruh halini yansıtır.
19. yüzyılda yaşanan büyük kırılmanın toplumsal zihin tabakalarında yarattığı manevî sarsılmalar, kaybolmuş bir cennet arayışından mevcut cehennemin acılarıyla yaşayabilme anlayışına kadar farklı yönlere doğru genişleme özelliği taşıyan bir toplumsal kültür haritası ortaya çıkartmıştır. Mümtaz’ın bu harita üzerinde durduğu nokta ve ilk hareket edeceği yön önemlidir. Yakın dönem düşünce tarihimizin Doğu-Batı kutuplu klasik haritası, Mümtaz’ın zihin serüveni için bir hayli sıradandır. Ancak hayal kırıcı bir taslak olmanın ötesinde anlam taşımayan bu kültürel kodlamanın yanında, Mümtaz’ın kendisi için kurguladığı bir haritanın varlığından söz edebiliriz. Bu harita, aynı anda hem Doğu’ya hem de Batı’ya gitmek isteyen bir yolcu için düşünülmüş tek kutuplu bir medeniyet tasarımını içerir. Doğu ve Batı, bu haritada ulaşılması arzulanan iki farklı hedef olmaktan çıkmış, biri diğerini içine alan ortak bir yaşama alanının kültürel ifadesine dönüşmüştür. Mümtaz, artık ne Doğu ne de Batı için yol hazırlığı yapan telaşlı bir seyyahtır; o yalnızca üzerinde durduğu noktanın imkânlarından emin olmak isteyen tedirgin bir kişidir.
Rönesans ve Osmanlı klasik çağı, Bach ve Dede Efendi, biri uzak diğeri yakın iki farklı kültür imgesi olarak Mümtaz’ın bilinçaltında sürekli yeniden üretilirler. Bu temsilî imgelerle kendisine bir medeniyet projesi kuran Mümtaz’ın sorunu, imgelerin tarih içinde kazandıkları temsil gücü değil, birbirleriyle olan uyumlarının tarihsel gerçeklikle ne ölçüde özdeşleşebildiğidir. Mümtaz’ı kimi zaman hayatı üzerinde karamsar olmaya iten bu kurgu, İhsan açısından çok net biçimde kabullenilmiştir: “Mazi ile bağlarımızı kesmek, Garp’a kendimizi kapatmak! Asla! Ne zannediyorsunuz bizi! Biz Şark’ın en klasik zevkli milletiyiz. Her şey bizden bir devam istiyor.”
Kuşkusuz Tanpınar, kurguladığı Mümtaz karakteriyle kendi adına konuşan bir kültür figürü yaratmak istemiştir. Ama bütünüyle yazar, Mümtaz’ın kendisi midir? Tanpınar, Mümtaz ile özdeşleştiği kadar, İhsan, Nuran ve Suad’a da inşa ettiği ruh coğrafyasında yer ayıran bir yazardır. Kendisinden şüpheye düştüğü anlarda diğer karakterlerin koruyuculuğuna sığınmakta tereddüt etmez. Huzur üzerine yaptığı bir değerlendirmede, bu sığınmanın gerekçesini de ortaya koyar: “Mümtaz üç kişinin tesirine maruzdur: İhsan, Nuran, Suad.” Bu üç karakterin yanı sıra romanın ikinci derecedeki tiplemeleri de Tanpınar’ın gölgesi altında kalmıştır. Huzur’un kapanış bölümünde söz alan doktor tipi, Mümtaz’ın yüzüne karşı şu gerçeği dile getirir: “Şark’la Garp birbirinden ayrı. Biz ikisini birleştirmek istedik. Hattâ bunda yeni bir fikir bulduğumuzu bile sandık. Halbuki tecrübe daima yapılmış, daima iki çehreli insanlar vermişti.” Bu değerlendirme Mümtaz’ın sentetik medeniyet projesiyle taban tabana zıttır ve Tanpınar’ın kendi düşüncelerine yönelik şüpheci tavrını sergiler. Doktor ile Mümtaz arasında daha sonra devam eden kısa diyalog, denebilir ki Tanpınar’ın kendi içinde tartıştığı, ruhunda çalkantılara neden olan, ama kesin sonucun alınamadığı bir medeniyet kaosunu dışa vurur. Doktor’un önermesine, “İki başla değil, bir başla düşünüyorum” diyerek karşı çıkan Mümtaz’a bu ikincil karakterin verdiği cevap, içinden çıkılması güç bir soru şeklinde geri döner: “Ama iki türlü düşünüyorsun. Hattâ daha garibi, iki türlü duyuyorsun. Ne hazin değil mi?”
Mümtaz, modern Türk romanının ortaya koyduğu karakter repertuarında anlaşılması ve icrası güç bir partisyondur. Klişe nota dizilerinde değil, karmaşık bir dokuya sahip çoksesli düşünce yapıları arasında gezinir.
|