Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi adlı kitabında, 1979 yılında, sol örgütlerin esnafı kepenk kapatmaya zorlamasından hareketle yazılmış 101 metin yer alır. Bu metinler, aynı olayı yüz bir kez yineler; toplumun farklı kesimlerinin bakış açısıyla yazıldığı için bu yinelemelerde, bir olayın ne kadar farklı yorumlanacağına ilişkin pek çok çıkarım vardır.
Ferit Edgü bu metinleri, Raymond Queneau’nun Exercises du Style adlı kitabından esinlendiğini, çeviri yapmaktan vazgeçip aynı mantığı gözeten denemeler yazdığını belirtiyor. Ancak örnek olarak seçtiği şey tekdüzedir: İnsani çelişkileri değil de, toplumun gel geç olaylarından birini ele alan, ama yine de örnek kalan bir çalışma olduğu söylenebilir.
Biçem, kişinin kendini söyleme tarzı ise, bir olayın çok çeşitli yollardan söylenebileceğini gösteren bu metinler, eskilerin “üslub-u beyan ayniyle insandır” görüşünü doğrular niteliktedir.
Ben de bir tema üzerinde değişik söylemler kurulabileceğini göstermek üzere öğrencilerime bir metin hazırlamak isteği duyduğumda, öncelikle bir örnek aradım. Cemal Süreya’nın Sizin Hiç Babanız Öldü mü başlıklı şiirini bu konuya pek uygun bularak denemelere başladım.
Amacım yalnızca biçemin ve söylemin değişkenliğini göstermek değildi, her denemenin, ele alındığı biçim bağlamında değiştiğini de gözler önüne sermekti.
Temelde herhangi bir düşünceyi ifade ederken, onun “gösterileceği” biçimi aklımıza getirmez, iletiyi yazmayı yeterli buluruz. Hadi yazdık diyelim, o yazılan iletinin içeriğini önemser, biçim sorunlarını pek göremeyiz.
Tüm metinler bir inşa eylemidir. Bu inşa süreci, metnin, iletiye uygun en doğru biçimi aldığına inandığımız noktaya kadar sürer. Neden yazıyoruz sorusu kadar, niçin yazıyoruz sorusu da önemlidir ki, biçim ve tema örneği olarak Cemal Süreya’nın şiirini seçmem rastlantı değildir.
1953’te yazılan bu şiir, ironik, neşeli ve aynı zamanda acılı bir doku içerir. Sanki babanın ölümü oyunsulaştırılmıştır, düşle karışık bir öykülemeye benzer. Şiirin geleneğinden ayrılıp dış yapıyı bozar, imgelerde daha çok çağrışıma başvurur. Duyguları çok keskin sözlerle ifade etse de, genel yapı içinde o keskinlik ironiye dönüşür.
Örneğin “sizin hiç babanız öldü mü” ifadesindeki anlam çok yakıcıdır, ama biçim bozuktur. “Babamdan ummazdım bunu, kör oldum” ifadesi de, ölümün yarattığı şoku doğru tanımlar, ama tam burada kör oldum demek delimsirek bir şeydir. Ama sanki hayır, kör oldum, aynı zamanda acıyla söylenmiş gibi bir vurgu da taşır.
İçinden bir sözcük bile oynatılsa başka bir anlam öbeğine gidecek sıkılıktaki bu şiiri, çeşitli biçem denemelerinin teması haline getirdim. Yazdıklarımın başarılı olması keyif verir ama başarısız olması da bir derstir; çünkü, en azından neyin nasıl yapılamaz olduğunu gösterir.
Önce şiir:
Sizin hiç babanız öldü mü
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar, aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu, kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı, yuvarlak
Şöylelemesine maviydi, kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden hiç ummazdım bunu, kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı.
Şimdi bu şiiri sekiz ayrı form içinde yeniden üreteceğiz.
1. Öykü Diliyle
“Babanız öldü mü sağ mı?” derken ağlıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Elimi omzuna koyup sakinleştirmek istedim, silkindi:
“Yıkadılar, aldılar, götürdüler” dedi. Üzüntüyle yere baktım. Bir suskunluk oldu, hava ağırlaşmıştı.
“Babamdan hiç ummazdım bunu” deyince şaşırdım. Nasıl yani gibi bir şey mırıldanmak üzereydim ki, kendimi tuttum. Sırıtmış olabilirim; ama bu, havayı yumuşatmak isteyen insanlara özgü bir gülümseme gibi görünmüştür olsa olsa. Yüzüme baktı,
“Kör oldum” dedi.
İçimden, “Eyvah, tafayı tütsülemiş” sözleri geçti. Koluna girdim, yüzüne bakmak, ruh sağlığına ilişkin kuşkularımı artıracaktı. Onu yürütmeli, dikkatini dağıtmalıydım.. Bir iki adım attı, yüzümü inceleyerek sordu:
“Siz hiç hamama gittiniz mi?”
Bu soruyu başka bir sürpriz soru izleyebilirdi. Hamama çok gittiğim halde, “Gitmedim” dedim.
“Ben gittim” derken, sanki hamamı değil de, başka bir şeyi anlatıyordu:
“Yuvarlak kubbede birkaç lamba vardı. Lambanın biri söndü. Gözümün iyi görmediğini o anda anladım. Hamam taşlarına baktım, yüzümün yarısı yoktu. Başımı sabunlamaya başladım.”
Aklına çok önemli bir şey gelmiş olmalıydı, durdu:
“Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?” derken, gülüyordu.
2. Haber Metni Diliyle
Şair Cemal Süreya bir şiirinde “Sizin hiç babanız öldü mü” dedi. Süreya, “Benim bir kere öldü, kör oldum” diyerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Babamdan bunu ummazdım. Hamama gidenler bilecektir: Oradaki lambalar, kör olunca söner.”
Hamam kubbesiyle, gökkubbe ilişkisini de tanımlayan şair, hamam taşları pırıl pırıldı, yüzümü bile gösteriyordu. O sırada gözümün biri kör olduğu için, yüzümün yarısını görebildim” diyerek sözlerini noktaladı.
Cemal Süreya, göz sağlığının şu anda nasıl olduğu yolundaki bir soruya ise şu karşılığı verdi:
“Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”
Şair, sorusunun yanıtını bile beklemeden ayağa kalktı, basın toplantısını bitirdi.
3. Akademik Dille
“Babası ölenlerin gözü kör olur” ifadesini öne süren kişi, bunu sabunluyken ağlamasına bağlamaktadır. Şüphesiz, denemeden bunun nasıl bir olgu olduğu bilinemez. Ancak sabunun yapısındaki sudkostik gibi kimyasallar, epifiz salgısındaki organiklerle tepkimeye girerse, geçici bir körlüğe yol açabilir ki, kişinin “kör oldum” demesi bütünüyle mantıksız sayılmaz.
Ne var ki, bundan, babası ölenlerin hamama gideceği sonucu çıkmaz. Burada olaylar arasında, neden sonuç ilişkisi yoktur. Üstelik dil yanlışları da metnin anlaşılmasını güçleştirmektedir: “Sizin hiç babanız öldü mü” denmez, cümlenin doğru kuruluşu “Sizin babanız ölmüş müydü”dür. Hamam taşlarının ayna gibi olacağı yargısı da yanlıştır, çünkü organik canlılar, hamam zemininde parlaklık varsa bile, matlaştırır.
4. Düş Diliyle
Düşümde karşımda biri var, onu tanımıyorum ama, yine de bana başsağlığına geldiğini, nedense biliyorum. “Sizin hiç babanız öldü mü” diyorum adama, ben bunu sorunca adamın yüzü değişiyor, babama benziyor. Babama, “Babamı yıkayıp götürdüler, oysa bunu ondan ummazdım” diyorum. Babama benzeyen yüz gülümsüyor, ona, “Siz hiç hamama gittiniz mi” dediğimde burasının zaten bir hamam olduğunu anlıyorum. Hamam kubbesi gökyüzüne benziyor.Tavanda iki lamba var, biri sönüyor. Çevreye göz gezdiriyorum, yerdeki taşlar pırıl pırıl, yüzümün yarısını görüyorum taşlarda. Başım, dikey olarak, tepeden aşağıya doğru, bir peynir kalıbı gibi kesilmiş olmalı. “Demek ki tek gözle bakınca insan kendini böyle görüyor olmalı” diyorum. O sırada babama “Siz hiç sabunluyken ağladınız mı” demediğim aklıma geliyor, uyanıyorum.
5. Bulmaca diliyle
Soldan Sağa- 1. Babası ölenlerin gözlerinde beliren hal 2. Lambanın sönme sesi 3. Gökyüzünün şekli 4. Hamam taslarına yansıyan yüzün görünümü 5. Sabunluyken ağlayan kişinin gözünde beliren şey.
6. Ruh Hastası Diliyle
Neden hep benim babam ölüyor? Neden hep ağlayan benim? Şimdi o ölene baba mı denir? Gök yuvarlak, lamba sarı, ben yalnız; hiç kimseler anlamaz beni. “Yüzümün yarısı kayboldu” diyorum gene anlamıyorlar. Acaba hiç kimse sabunluyken ağlamayı denedi mi, merak ediyorum.
7. Dilekçe Diliyle
Hamamcılar Derneği Başkanlığına
Derneğinize kayıtlı olduğunu öğrendiğim Sarı Lamba Hamamı’nda yıkanırken, içerideki lambalardan birinin sönmesi sonucu hamam taslarında yüzümün yarısını göremedim. Yakın bir geçmişte babamı kaybettiğim için üzüntüden böyle oldum sanarak sabunlanmayı sürdürdüm ve babamı düşünerek ağlamaya başladım. Bu olaydan sonra olaylar hızla gelişti ve hastanelik oldum. Gözlerimin tedavisi çok uzun sürdü, çok para harcadım.
Sarı Lamba Hamamı’nda ışıklar sönmese başıma bunlar gelmeyecekti. Zararımın tazmini konusunda üyenizi uyaracağınızı ümit ediyorum.
Saygılarımla,
8. Telefon Mesajı Diliyle
Babam öldü. Hamamdayım. Taslarda yüzümün yarısı var. Sabunluyum. Ağlıyorum.
|