1. Roman sanatının geçirdiği evrim, ölüm ilanının verilip verilmediği son yıllarda sıkça tartışılıyor. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan Bartleby ve Şürekâsı’nı okurken, metnin konuya farklı açılımlar katabileceğini düşündüm. Enrique Vila-Matas, her şeyden önce okura tuzaklar hazırlayan bir yazar. Poetikasının Borgesyen bir bakışla akraba olduğu görülüyor. Genellikle tarih atmamakla birlikte günlük biçiminde kurduğu yapıtını, “görünmez bir metni yorumlayan bir dipnotlar defteri” kimi zaman da “metinsiz notlar” diye tanımlıyor. Vila-Matas’a göre bu metinsiz notlar toplamı bir romandır. Romandan alışılageldik bir kurgulama –artık örnekleri Türk edebiyatında da çoğalan postmodern romanları da buna katıyorum– bekleyen okurda kafa karışıklığı yaratacaktır Bartleby ve Şürekâsı. Bizden bir örnek geliyor aklıma, Abdülhak Şinasi Hisar’ın, epizotlardan oluşan romanı Fahim Bey ve Biz, yazarın bu bir romandır deyişine karşın, hikâye üst başlığıyla yayımlanmıştı. Hakan Sazyek’in tanımlamasıyla edebiyatımızın bu ilk modernist-protagonist romanı, biçem ve içeriğiyle o yıllarda (1941) edebiyat dünyamızda kafa karışıklığına neden olmuş. Dünya edebiyatında çok şey değişti, Türk edebiyatı geç başladığı serüvende koşar adımlarla arayı fazlasıyla kapattı ancak roman’ın durumu, türler ve metinlerarası sınırlar belirsizleştiğinden beri, yazın üzerine tartışmaların odağında yer alıyor. Bir romanın sınırları nereye uzanır? Hangi noktadan sonra roman olduğu söylenemez?
2. Bartleby ve Şürekâsı, adını Herman Melville’in klasiği Kâtip Bartleby’den alan bir sendrom üzerine kurulmuş. Bartleby pazar günlerini bile büroda geçirir, kendisinden bir iş istendiğinde “yapmamayı yeğlerim” diye yanıt verir, dünyaya katılmayı reddeden, sadece seyreden, dıştalayıcı bireydir Bartleby. Yazarın, son zamanlarda iyice yaygınlaşan yazarlık-yazma eylemi temasına tersten bakması ilginç. Burada da kitaplar, yazarlar, yazının sınırları konu ediliyor. Bununla birlikte Bartleby Sendromu, adını bir reddedişten aldığına göre, söz konusu olan yazmak değil, yazmamaktır. Rimbaud, Salinger, Pynchon gibi isimlerin yanında, Latin Amerika edebiyatından şair ve yazarlara – yazı’yı tamamen terk eden yazarlara odaklanan Vila-Matas, yazamamak olgusunu farklı bir önermeyle, yazmamak üzerinden okuyor. Yazmamak, bir yetersizlik değil, çoğunlukla bir vazgeçiştir. Sonuçta geri dönüşsüz bir reddedişe bağlanan yiğitçe bir tavır. Beckett’in “Her şey sahte, hiç kimse yok, hiçbir şey yok” deyişi anahtar cümle olabilir bu noktada.
3. Roman ölü doğmuş bir çocuk mudur? Vila-Matas bu dramatik soruya yanıtlar arıyor. Robert Walser, bu konuda iyi bir yol göstericidir. Walser’e göre “Üstündeki solgun adın artık kesinlikle etkileyemeyeceği bir varlığa sahip metinle yazar arasında bir mülkiyet ilişkisi olduğu” düşüncesi, temelden yoksun bir varsayımdır. Edebiyatın tümüyle yetersiz ve olanaksız olduğunu savlayan, Hoffmanstahl’ın ‘Der Brief des Lord Chandos’u da, bir leitmotif olarak sık sık karşımıza çıkacaktır. Vila-Matas’ın romana bakışı, birçoklarına fazlasıyla seçkinci gelebilir. Yazarın görüşleri, roman üzerine bir manifesto olarak okunabilir.
“Romanlardaki büyük sahneler, öfkeler, tutkular ve trajik anlar beni heyecanlandırmaktan çok uzak, dahası tüm bunlar bana zavallı taşkınlıklar ve her türlü ahmaklığın iplerinden kurtulduğu, aptallığa vardırana kadar insanoğlunu basitleştiren kekelemeler olarak görünüyor.
“Boşluğa ilerleyen bir kâşif gibiyim. Hepsi bu.”
4. Vila-Matas, anlatısında (şimdilik bu metne anlatı diyelim) bir rüya sahnesi kurar. Kafkaesk bir iş ortamında tanıdık yüzlerle karşılaşacağız. Wittgenstein hastabakıcılıktan usanmıştır. Rimbaud bir başka bezgin rüya kahramanıdır. Köle ticaretini bırakıp şiire dönebilmek için ne gerekiyorsa yapacaktır. Duchamp ise resim yapamamak ve sadece satranç oynamaktan yakınmaktadır. Rüyada konuşma sırası Gombrowicz’e gelmiştir. Yalnızca Duchamp’ın yakınmasını haklı bulur. Gombrowicz’e göre resim kadar anlatımdan yoksun bir sanat yoktur. “Resim yapmak, resimlenemeyen her şeyden vazgeçmekten başka bir şey değildir”.
Acaba bu metaforla Vila-Matas bize ne söylemek istiyor? Gombrowicz’in rüyada söylediklerini edebiyat üzerinden düşünelim ve sözgelimi cümleyi şöyle kuralım.
Yazı yazmak, anlatılamayacak her şeyden vazgeçmektir.
Yine Beckett’e dönmekte sakınca görmüyorum. Kitabın son cümlesi:
“Yılllar sonra Beckett, sözcüklerin bile bizi terk ettiğini ve bununla da her şeyin söylenip bitmiş olduğunu ifade edecekti.”
5. Buraya kadar aktardıklarıma bakıldığında, Vila-Matas’ın Bartleby sendromunu övdüğü, yazı’da ‘direnmektense’, şövalyece bir tutumla eylemden vazgeçip köşelerine çekilen büyük yazarları desteklediği düşünülebilir. Ancak unutulmamalı ki, Bartleby ve Şürekâsı önünde sonunda yazınsal bir metindir ve Vila-Matas, kitapta kendi adıyla yer alsa da kurgusal bir Vila-Matas yaratmıştır. Öyle ki, Vila-Matas adını kullanan anlatıcı, kendisini Beckett’in Watt’ıyla özdeşleştirir ve sonunda yazıcı olmanın bir adım ötesine geçer, yazı’nın kendisi olur.
“Ben hemen hiçbir özel ya da toplumsal yaşamı olmayan yalnız bir yazarın çığlığıyım. Ben öyle bir çığlığım ki, ortaya attığım parça parça sözcükler, kısa ve özlü bir biçimde birleşerek, Bartleby’nin çağdaş edebiyatlar üzerine düşen gölgesinin uzun öyküsünü oluşturuyor. Ben SankiWatt’ım, ben katıksız bir söz akışıyım.”
6. Her şeyi yazabilme isteği de yazarı suskunluğa sürükleyebilir. Bartleby sendromu, hiç beklenmedik anda yazarın kâbusu olabilir. Robert Musil, Vila-Matas’a göre “sonsuz göründüğü için Niteliksiz Adam’ı bırakmak zorunda kalmıştı.”
7. Kalıplaşmış bir söylem var. Pek öyle yabana atılacak gibi de değil.
Öykü, romana göre deneysel çalışmaya daha elverişli, ucu açık, kimi zaman tamamlanması okura bırakılan bir yazınsal türdür. Öykü için yapılan bu nitelemeler uzun süre geçerliliğini korudu. Ancak bir okur olarak çok sevdiğim halde neden öykünün değil de romanın geleceğini merak ediyorum diye bir soruyla yola çıktığımda, öykünün bu ucu açıklık durumunun yetenekli yazarlarca kuşatılıp daraltıldığı sonucuna varıyorum. John Barth’ın postmodern öykülerinin yanına, gücünü sözcük ekonomisi ve buluşlardan alan kısa kısa öyküyü koyuyorum. Bir de tek cümleden oluşan kıpkısa öyküler var. Günümüzde hâlâ iyi öyküler yazılıyor. Ama nedense, hangi öyküyü okusam, önceden yazılmış bir öykü okuduğum hissine kapılıyorum. Bu söylediğim tamamen yazım tekniğiyle ilgili bir şey. Bir yazınsal metinden –iyi bir öyküden– okura geçen özel duyguyu dışarıda bırakıyorum. Romana gelince, tıpkı bir zamanlar öykünün yaşadıklarını yaşıyor bir süredir. Kabına sığmıyor, kimi yazarlar alışıldık yöntemlerle, elbette yapabileceklerinin en iyisini verme gayretindeyken, kimi roman yazarları bir zamanlar anlatı ya da metin olarak nitelenen yazma biçimlerini, bir kolaj mantığıyla romana ulamaktalar. Roman ve mimarî, bir süredir sanatta eklektizme önderlik ediyorlar. Martin Amis’in, geçtiğimiz yıllarda sinemada da denenen, olay akışını sondan başa alarak kurduğu romanı, biçem kaygısını da aşan, kurgusal bir yenilikti.
7. Sözü yine Bartleby ve Şürekâ’sına bağlayacağım.
Vila-Matas, yazarlar ve yapıtlar üzerinden, yazmak-yazmamak üzerine düşünceler üreterek, bizimle paylaşıyor. Bu noktada deneme’nin sınırları içinde kalem oynatıyor gibi görünebilir. Ama başta da söyledim, tuzak kurmayı seviyor Vila-Matas.
Bartleby ve Şürekâsı, bir romandır.
Çünkü Vila-Matas kitapta kendini bir kambur olarak tanıtmakta ve bize yalan söylemektedir.
Bizi edebiyat tarihinin sessizliği yeğleyen yazarlarıyla tanıştırırken bir de bakarız, rüyalarını anlatmaya koyulmuştur.
Çünkü metni kurarken bizi hayal ürünü dostlarıyla tanıştırarak hikâyeler uydurur.
Vila-Matas adlı anlatıcı, öteki romanlarda olduğu gibi, kitabın sonuna gelindiğinde düşünsel olarak değişim yaşamış bir karakterdir.
Çünkü Saramago’yu, düşüncelerini çalıp roman yazmakla suçlayan Paranoyak Pérez diye biri gerçekte yoktur ama Vila-Matas bizi böyle olduğuna ikna etmek için bütün yolları dener.
Bartleby Sendromu’ndan mustarip olduğu gerekçesiyle anlattığı yazarların azımsanmayacak bir bölümü de hayal ürünüdür.
Zaten yazarlar, az ya da çok, yalan söylemeden duramaz.
BARTLEBY VE ŞÜREKÂSI
Enrique
Vila-Matas
Çev: Tülin Şenruh
Doğan Kitap
Mart 2005
|