JAMAL MAHJOUB
“İngiltere'de etnik azınlık, bir yabancı, bir erkek, bir Arap, bir Müslüman olarak görülüyorum”


Aslı Tohumcu


Jamal Mahjoub 1960 Londra doğumlu. Jeoloji öğrenimi gördü; çevirmen ve serbest yazar olarak çalıştı. Navigation of a Rainmaker (1989; Raşid’in Dürbünü), Wings of Dust (1994) ve In The Hour of Signs (1996) romanlarının yanı sıra 1993’te bir öyküsüyle The Guardian / Heinemann Afrika Kısa Öykü Ödülü’nü aldı. Türkiye’de Raşid’in Dürbünü (YKY, 2003) ve Cinlerle Yolculuk (YKY, 2005) ile tanındı.

Sudan’da çocuk olmak nasıl bir şeydi? Özellikle İtalyan Katolik Okulu kısmını merak ediyorum…
Çocukluğum, Sudan’da görece sakin bir döneme rastladığı için şanslıyım. Hartum’u, hiçbir şeyin aceleye getirilmediği, güvenli ve rahat bir yer olarak hatırlıyorum. Geçmişe baktığınızda, elbette bazı sorunlar vardı ve birkaç gün okul tatili yapacağımız anlamına gelen hükûmet darbeleri oluyordu.
Okul, bütün ülkeyi katır sırtında gezmiş, oldukça cesur bir adam olan Piskopos Comboni tarafından 19. yüzyılda kurulmuş okullardan biriydi. Okulların standardı yüksekti ve öğrencileri de okulun ardından çoğunlukla başarılı kariyerler ediniyorlardı. Hıristiyan öğrencilerin çoğunlukta olduğu bir ortasınıf okuluydu. Öğrencilerin ebeveynleri tüccar, öğretmen, zanaatkâr ve yöneticiydi. Eğitim genelde İngilizce yapılırdı. Bence bu oldukça tuhaftı. Beyaz cübbeleri içinde rahipler… Belki de bu yüzden Latin Amerikalı yazarlar dünyasıyla aramda bir bağ hissettim.

Hakkınızda çıkan bir paragraflık yazılarda bile “Sudanlı bir babayla İngiliz bir anneden doğma” olduğunuz yazıyor. Ne hissediyorsunuz bu konuda? Bu, üzerinde bu kadar durulması gereken bir şey mi gerçekten?
Başlangıçta buna değiniyordum, çünkü belirli bir edebi kategori ya da alt türe şartlanmaktan kaçınmanın önemli olduğunu hissediyordum. İnsanların basit, eksiksiz varlıklar değil, biraraya getirilmiş parçalar oldukları gerçeğini vurgulamak istiyordum. Ben sömürgeci dönemin bir ürünüydüm. Britanya 1898’de Sudan’a girmiş olmasaydı, annemle babam hiç tanışamayacaklardı mesela ve benim konum olduğunu hissettiğim şeyin dinamiklerini yaratan da bu bağlantıydı. Durum değişti ve bugünlerde bir insanın karma bir geçmişinin olması çok da sıradışı bir şey değil. Aynı zamanda, yazarları kategorize etme eğilimi yine de hâlâ çok güçlü. Başka türlü ifade etmek gerekirse, yaşamda çok daha fazla çeşitlilik ve farklılık var; oysa edebiyatta bir nedenle kategoriler yerlerini her zamankinden daha sebatla koruyorlar. Birçok insan için, böyle ayrımlara neden ihtiyaç duyduğumuzu sorgulamaktansa insanları dışlamak daha kolay.

‘Öteki olma’ acısını hissettiğiniz anlarda, insanları yazmaktansa taşları incelemek yeğdir diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Kaleminiz evrenselken, sizi ‘azınlık’ kategorisine koymaları haksızlık değil mi?
Evrensel olduğum iddiasında bulunmak zor; çünkü bu genelde, öncelikle belirli bir ulusal edebiyatı temsil eden bir yazar olarak tanınmaktan geçiyor. Benim öyle bir seçeneğim yok. Eserlerim Arapçaya çevrilmiyor, Sudan’da da yaygın oldukları söylenemez. Kitaplarım hakkında bir şeyler kaleme almış Sudanlılar, genelde Batıdaki üniversitelerde çalışan akademisyenler. İngiltere’de etnik azınlık, bir yabancı, bir erkek, bir Arap, bir Müslüman olarak görülüyorum. Bu kategorizasyonlar çoğu zaman evrenselliğe işaret eden nitelikler olarak değil, eserlerimi yok saymak için bahane edilen özürler olarak kullanılıyor. Benim için, evrensellikte, eser şu an varolan ulusal kaygıların üzerindedir ve sadece “diğerleri”ne benzer olmakla kalmaz. Evrensellikten bahsederken, çoğu zaman Batı tarafından kabul görme ve tanınmayı kastederiz. Üstelik, ticarileştirme eylemi, aynı şeyler olmadıkları halde, sık sık evrensellikle karıştırılır. Gazetecilerin, akademisyenlerin, editörlerin kendi politik görüşlerine uyan yazarlar arama ya da eserin kalitesi hakkında hüküm vermek yerine popüler akımları takip etme eğilimleri sinir bozucu. Sonuç olarak, bugünün dünyasında birçok haksızlık yapıldığı ve “azınlık” kategorisine konmanın sadece küçük bir haksızlık olduğu söylenebilir.

Raşid bu kadar bahtsız olmasaydı, Raşid’in Dürbünü’nün derdinden bir şeyler eksilir miydi? Yazık değil mi Raşid’e?
Raşid oldukça şanssız bir adam olarak düşünülüyor. Doğumundan itibaren hayatında her şey ters gidiyor. Hikâyeye daha çok mizah katmayı ummuştum; ama bence sonunda savaşı karanlık olan taraf kazandı. Raşid elbette ki çok büyük bir şansla kutsanmış bir adam. Hapishane ve deniz kazası da dahil olmak üzere, başına gelen bütün felaketlerden kurtuluyor; yine de kendini bazı açılardan şanssız buluyor. Hikâyeyi sürdürmek gibi bir fikrim vardı, zaten kitabın sonu da bu yüzden açıktır, ancak bu bir zaman bulma/ayırma meselesi.

Raşid’in Dürbünü’ndeki Raşid’le Hasan’a bakınca, aralarındaki 300 yıllık zaman farkına rağmen, hiçbir şeyin değişmediğini bir kez daha görüyor insan. Sizce edebiyat bir şeyleri değiştirebilecek güçte mi? Sizin bir yazar olarak kendinizden böyle bir beklentiniz ya da genel olarak edebiyattan böyle umudunuz var mı?
Edebiyatın bir şeyleri doğrudan değiştirme gücü olduğuna inanırdım. İlk romanım petrolün bulunuşu ve Hartum’daki zengin sınıflar arasındaki farklılıklar yüzünden iç savaşa ve kargaşaya sürüklenen Sudan’a yönelik karamsar bir bakış içeriyordu. Akademisyenler bana çok karamsar olduğumu ve bu romanda Batılı bakış açısına hizmet ettiğimi söylediler. Şimdi, on beş yıl sonra, bana romanın yaşanacakların doğru bir tahmini olduğunu söylüyorlar. İnsanların görüşlerini etkilemeyi ummuştum, ancak işler böyle yürümüyor ve bence bu, bir romancının işi değil. Sadece varolarak da, biz olmasak varolmayacak bir bakış açısını sunarak da dolaylı olarak etki edebiliriz, ama insanlar yazarlardan mesaj iletmelerini beklememeliler, bu işi postanelere bırakmak lazım.

Raşid’in Dürbünü’nden yola çıkarak sormak istiyorum: Bilgiye ulaşmak için sizce Tanrı’dan uzaklaşmak gerekiyor mu?
Bilimin bize dünya hakkında söyledikleriyle, dini geleneklerin inanmamızı istedikleri arasında çok büyük birtakım çelişkiler var. Evrim teorisi ya da Darwinizm gibi konular, şu an Amerika’da tartışmaya yol açan meseleler. İnançla mantık arasındaki çelişkinin İslâm dünyasında güçlü bir tarihi vardır; özellikle de İbn-i Rüşd gibi bilginlerle. İbn-i Rüşd iki tür akıl tanımlamıştır: Dinsel ve bilimsel. İbn-i Rüşd’ün Rönesans’a ve Avrupa’daki reformasyona etkisi çok önemlidir. Raşid’in Dürbünü özelinde bakarsak, bütün temel varsayımlarına meydan okunduğunu gören bir karakter çizmek istedim ben o romanda. Ben, bu meydan okumalarla büyürken sürekli karşı karşıya kaldığımıza inanıyorum. Olduğunu farzettiğimiz şeyleri sorgulamadığımızda da maneviyata dönüyoruz.

Sizce neden bilgi Batının, gizem Doğunun etiketi olmuş durumda?
Popüler kültüre giriş şekilleri yüzünden yaygın bir şekilde kabul görmüş şablonlarla ilgili bir şey bu. Şablonlar rahat; çünkü statükoya meydan okumuyorlar. Onları değiştirmek kolay değil. Avrupa düşüncesinin merkezinde, örneğin benim Raşid’in Dürbünü’nde gönderme yaptığım John Dee ya da Cinlerle Yolculuk’ta gönderme yaptığım Hildegard von Bingen gibi insanları içeren, derinlemesine yerleşmiş mistik bir bakış açısı var. Edward Said, Doğunun algılanışının nasıl kadınsı, zayıf ve Batılı egemenlik hırslarını edinmeye hazır olduğuna geniş ölçüde değindi yazılarında. Ve haberler bize gerçeğin çok farklı olduğunu söylese de, popüler kültürde, sinema ve edebiyatta egemenliğini sürdüren imaj bu. Batıda, Doğuyla ilgili olup da başarı kazanan kitaplar çoklukla Doğunun tensel yanını, Doğunun güzel kokularını, tatlarını ve cinsel elde edilebilirliğini yansıtan kitaplar olmuştur. Şablonlar hâlâ varlıklarını sürdürüyorlar; çünkü kullanışlı ve elverişliler.

Raşid’in Dürbünü en çok hangi tarafa seslenmesi için yazıldı: Doğuya mı Batıya mı?
Batıya seslenmesi için yazıldığını sanıyorum. İngilizce yazıldı ve Londra’da yayımlandı ve Avrupa’da karşılaştığım önyargılar, dışlanma ve görmezden gelinmeye bir karşılık vermesi amacıyla tasarlanmıştı. Yine de, Doğuya da söyleyecek bir şeyleri olduğuna inanıyorum.

Sudan asıllı yanınızı Avrupa’yla ilgili en çok çarpan şey ne oldu?
Bence işler eskisi kadar zor değil. Avrupa yirmi yıl önce olduğundan çok daha çeşitlilikle dolu bir yer haline geldi, bu da Avrupa’yı daha kolay yaşanır bir coğrafya yapıyor. Bu, göçün etkileri ve ayrıca insanların artık daha çok seyahat etmeleri sayesinde oldu. Bu çeşitliliğin edebiyatta kendine yer bulmasının bu kadar ağır gerçekleşmesini tuhaf buluyorum. (Londra’da) Yayınevlerinde çalışan insanlar daha çok dışarı çıkmalılar. Popüler müzik ve filmler, olup bitenlerle uyumlu olmaktan çok uzak. Kitap dünyası çok eski moda bir yola takılıp kalmış durumda ve o yoldan çıkmazsa, hepimiz mahvolduk demektir. Sudanlılar çok sosyal insanlar ve ben, o rahat ilişkileri özlüyorum; bu sıcaklığı bazı Afrikalı dostlarımla yakalasam da aynı şey olmuyor.

‘Öteki’ olmanın edebiyatınıza en büyük yansıması nedir?
Sizin dile getirdiğiniz şekilde “öteki” olma ya da alışkanlıkları, görünüşü ve tarihi sizinkinden farklı bir toplumda azınlık olma deneyimi, zor bir deneyim. Farklı giysilere ya da yeme alışkanlıklarına uyum göstermek kolay, ancak içinizde kendini oralı hissetmeyen ve bunu birçok şekilde dışavuran bir yan var. Sanırım benim temam bu. Yazdığım her şeyde şu ya da bu şekilde var. Ama bu yabancılaşma hepimizin etrafında var ve ben yazarlığımda bunu kendi özelimden çıkarıp, insan olarak yaşamlarımızı nasıl anlamlı kılıyoruz gibi varoluşsal bir soru sorma noktasına taşımaya ve böylelikle genişletmeye çalışıyorum.

Peki sizce Müslüman toplumların modernleşmesi Doğu-Batı arasındaki kutuplaşmayı çözer ya da bir dereceye kadar azaltır mı?
İslamiyet, yaşadığımız çağa damgasını vuran Doğu-Batı çatışmasında kilit bir rol oynuyor ve bunun nedeni de, kısmen, insanların dilek ve ihtiyaçlarını etkili bir şekilde sunma yöntemlerinden yoksun olmaları. Ortadoğu’da etkili ve doğru bir hükümet olursa, İslâmiyet ruhsal dünyamıza hükmetme noktasına gelecektir; bugünkü gibi, ulusların politikalarına etki etmeyecektir. Esas sorun İslâmiyet değil, politik anlamda özgürlükten yoksun olmamız. İslâmiyet’in modernleşmesi için, aynı inancı paylaşmayan birçok insanın varolduğu bir dünyada yaşadığımızı kabullenmesi ve sınırlarını bilmesi gerekir. Aynı pragmatizm, dini inançlarını dünyanın geri kalanına empoze etmeye çalışan diğer gruplar için de geçerli. Bunun alternatifi, bütün gezegeni imha etmektir. Bugün milyonlarca insanın yaslanabileceği tek şey inançları. Hükûmetler sorumluluklarıyla yüzleşene kadar, İslâmiyet o insanların tek umudu olmaya devam edecek.

Bir yazarın kucaklanması için bir yere ait olması şart mı? Ya da kitaplarınızın farklı Avrupa dillerinde yayımlanmış olması yazar olarak kucaklandığınızı gösterir mi?
Kitaplarınızın yayımlanması bir şeydir, ancak esas önemlisi bir yazar olarak ciddiye alınmaktır ve bunu başarması zordur. Gazeteciler genelde o an iyi tanınan ya da başka bir yerde çoktan ilginç olduğu için tanınırlık kazanmış şeylere ilgi gösterirler. Benimle söyleşi yapmaya başlamadan kaç tane gazetecinin kitabımı okumadıkları için özür dilediğini söylesem inanmazsınız.

Raşid’in Dürbünü gibi bir romanla, siz yazar olarak Doğu-Batı kutuplaşması, ırkçılık, inanç gibi soruları irdelerken, Batının mistik Doğu edebiyatı arayışı size ne hissettiriyor? Şu reçete hakkında ne düşünüyorsunuz; yazdıklarına biraz mistik ve egzotik, biraz da etnik bir sos dökersen Avrupa’ya açılırsın… Doğulu bir yazarın dünyaya açılması için mistik şeyler yazması şart mı?
Ben bunu bir reçete bulmak şeklinde düşünmüyorum. Yazar okuyucusuyla iletişim kurmak için bir yöntem bulmak zorundadır; okuyucunuz yoksa hiçbir şeyiniz yok demektir. Ve bence birçok yazarın İslâmiyetin mistik yanına yönelmesi, bunun Batılı okuyucu için daha cazip olmasındandır. Bunun romantik yan anlamları var, ayrıca intihar bombacıları ya da yüksek binalara uçaklarla çarpan insanlar yaratan İslâmiyet türünden apayrı bir şey olarak görülüyor. Bunun sadece Batılı tüketimine açık bir şey olduğunda da şüpheliyim üstelik. İslâm dünyasında geçmişi, tarihi ve gelenekleri romantikleştirme, Arap dilinin güzelliğini, şiirselliğini vurgulama yönünde güçlü bir eğilim var örneğin. Benim durumumda, Türkçeye çevrilmiş iki romanımdan yola çıkarak bir hüküm vermek zor, (ikisi bu yıl yayımlanacak) yedi romanım var ve bu romanların hepsi de birbirinden farklı.

Sizin duymak istediklerinizi söylediğini düşündüğünüz kim var edebiyat dünyasında?
Edebiyatta yapılmasını istediklerimi yaptıklarını düşündüğüm belirli yazarlar yok, zaten aksi takdirde yazmak yerine sadece oturur, onları okuyarak mutlu ederdim kendimi. Çoğu romanda, hatta sevdiklerimde bile, hemfikir olmadığım şeyleri bulmaya meyilliyim. İnsanlar hep en sevdiğim yazarın kim olduğunu soruyorlar bana ve ben genellikle, bilmiyorum, diyorum. Sorun şu ki zevklerim değişiyor. Şu sıralar Arapça eserlere daha çok eğilmeye çalışıyorum. Daha ziyade Fransızca kitaplar okuduğum bir dönem yaşadım ve İspanyolca daha çok kitap okumak isterdim. Sanırım çoklukla okuduğum yazarlar, İngilizce yazan çağdaş yazarlar.

Şu sıralar ne yazıyorsunuz, biraz çıtlatmanızda sakınca var mı?
Daha yeni iki roman bitirdim. Biri İngilizce, diğeri Fransızca yayımlanacak. Garip bir fikir, ama İngilizcesinin yayımlanması o kadar uzun sürüyor ki onları bekleyecek olursam, kitap yayımlanana kadar cenazem kaldırılmış olur. Fransızca olan romanım Nubya hakkında. Babam aslen oralıdır ve Nubya 1960’larda Mısır’da Assuan Barajı inşa edilirken Nil Nehri’nin baskınına uğramıştır. Diğeri iki İngiliz ya da yarı İngiliz kız kardeş ve bu kardeşlerin birbirlerinin varlıklarından nasıl haberdar oldukları hakkında. İngiltere ve Sudan’da geçen bir roman bu.

Salman Rüştü gibi bir yazara bakıp da, Avrupa’da ‘azınlık’ mensubu bir yazar olmayı bile şans addettiğiniz oldu mu hiç?
Salman Rüştü’nün durumu birçok yönden tek ve gerçekten ona paralel başka bir olay yok. Şeytan Ayetleri sadece Doğuyla Batı arasındaki ilişkiler açısından değil, edebiyatın ilgileri açısından da bir set çekti. Salman Rüştü’nün romanı sadece Doğuda değil, Batıda da İngiliz hükûmetinin ırkçı politikalarını hedef alışıyla tepki topladı. Rüştü’nün romanı birçok açıdan yaşadığımız çağı simgeliyor: Onu okumayan insanlar tarafından yasaklanan ve yakılan bir roman. Romanın İngiliz gazeteciler tarafından da hararetle eleştirildiğini unutmayın. Rüştü bu sorunları yaşamadan önce, romanı İngiliz gazeteciler tarafından okunmaz damgasını yemişti zaten. O günden beri İslâmi bir mirasa sahip olduklarını iddia eden lezbiyenlerimiz ve New York’ta kadın bir peygamberimiz oldu. Bu iki olay da, İslâmi tarih bilgisi ve içerdiği göndermeleri kavramak için Batının popüler kültürünü anlamayı gerektiren bir edebi romandan daha ilginç, ancak iki olay da Rüştü’ye gösterilen türden bir öfke ve histeri uyandırmadı. Bugünlerde yayımcılar o tarz bir kitabı yayımlama riskini göze almazlar; büyük bir yaygara koparacağından değil (yayımcılar reklamı severler) büyük ihtimalle kitap satmayacağından almazlar bu riski. Başka bir kitap ya da yazarın bir daha aynı şekilde dikkat çekeceğini sanmıyorum. Dünyanın birçok yerinde, yazdıkları yüzünden sansüre ya da hapisliğe katlanan birçok cesur yazar var. Bu tür şeyler sürekli yaşanıyor ve biz bunların çoğundan haberdar olmuyoruz.

Cinlerle Yolculuk’tan yola çıkarak, zamanla ilgili yorumlarınızda Proust etkileri olduğunu söylemek doğru olur mu?
Proust’a karşı özel bir hayranlığım yok. Çok güzel cümleler yazmış, ancak ben o cümlelerin sonuna gelmeden uykum geliyor. Bütün hayatını yüce bir mükemmellikte bir eser yaratmaya adayan sanatçı fikri, bütün o çabada gerçekten kıymetli bir şeyler olduğuna ikna olmamızı isteyen yayımcılar tarafından yaratılmış bir mit bence. Ben, gül bahçelerinde şiirler yazarak dolaşan zengin aristokratlar sınıfından gelmiyorum; ben okuyucunun ilgisini çekmeyi başaracak iyi öyküler yazdığı sürece varolan bir yazarlar sınıfına aidim.

Cinlerle Yolculuk’un sırf başlığına bakarsak… Bu başlıkta, Batılı okuyucunun imgeleminde Haremler, Sultanlar, Uçan Halılar beklentisi uyandırma gibi bir ironi ya da espri olduğunu söyleyebilir misiniz?
Asla özellikle ironik olma ya da bir romanın iskeletine sembolik şablonlar yerleştirme niyetiyle yola çıkmadım. Başlıkla, romanın modern dünyada kurulmuş bir hikâye anlatması arasında bir çelişki var elbette ve evet, bu bilinçli bir tercih. Makinelerle mistik inançlar arasındaki apaçık çelişki türünden çatışma ya da paradokslar merakımı çekiyor ve beni büyülüyor. Egzotik fanteziler isteyen zavallı Batılı okuyuculara gelince, edebiyat anlamında hâlâ onların beslenebileceği türden yeterli sayıda çalışma mevcut.

Peki son olarak, insan cinleriyle nereye kadar gidebilir?
Buna cinler karar verir, insan değil.