Don Quijote’nin Evrenselliği

Germán Gullón


Herhangi bir görsel imgesi günümüze gelememiş bir adamın, Miguel de Cervantes’in edebî değerine ve sık sık benzetildiği Mahzun Yüzlü Şövalyesine ilişkin sayısız eleştirel yaklaşım mevcuttur. Bu dâhinin ürünü, insani bir ikilemin ortaya çıktığı her durumda başucu kitabıdır.
Don Quijote tarihsel gelişim içinde var olan, kendisini aşan kaderin esiri olarak yaşamak yerine kendi gerçeğini yaratma gereği duymuş çağdaş insanı temsil eder; güçlü bir estetik bilinç, bu çabaya tanıklık eder. Bu gerçeğin kabul edilmesi uzun zaman aldı, çünkü Cervantes uzmanları biyografisinin ayrıntılarını, eserinin satır aralarını inceliyor, dar bir bakışla kadın konusuna eğiliyor ve büyük bir yazarın dalgınlıklarını edebî hata olarak niteliyorlardı. XVII. yüzyılın akılcı ve barok akımlarının Cervantes’in eserinde birbirini tamamladığını daha sonra öğrendik; akılcılık, gerçeğe ilişkin çok sayıdaki insani bakış açısını ortaya koyuyor, barok yaklaşım ise rüyaların, duyu yanılgılarının ve çılgınlıkların dünyayı ele geçirilemeyen bir ortama, belki üstün bir varlığın düşüne (Pedro Calderón de la Barca) dönüştüren imgelemin derinliklerine dalıyordu.
XVII. yüzyılda İspanyolca evrensel bir dil olduğundan eserin ilk cildi (1605) büyük rağbet gördü ve Thomas Shelton tarafından İngilizceye (1612), César Oudin tarafından da Fransızcaya (1614) çevrildi. O sıralar gerçeğe aykırı maceraların anlatıldığı bir kitap olarak görülüyordu. Boccacio’nun Decameron’uyla ünlenen anlatı türünü güldürü tarzında sürdüren şövalye öyküleri. Görkemli ikinci cildin yayımlanmasından (1615) sonra bile, yorumcular aklı, imgelemi, rüyaları, mantıksızlıkları ve kitapları aracılığıyla yaşadığı dünyaya bir anlam vermeye çalışan insanın temsiline imkân sağlayan anlatı yapısının doğuşunu fark edemediler. Bu yapı, romantizm döneminde modern roman olarak adlandırılacaktı.
Don Quijote’nin, XVII. yüzyılda yaygın olan bir alışkanlıkla yüksek sesle okunması, güldürü ağırlıklı yorumu pekiştiriyordu; sıska şövalyeyle şişko silahtarın maceralarıyla, başlarına gelen felaketlerle neşelenen dinleyiciler dinlemeye doyamıyorlardı. Tekrardan, tıpkı duaları dinledikleri gibi düşünmeden dinlemekten hoşlanıyorlardı. Bununla birlikte yazar aynı zamanda yenilikçi bir okuma biçimi öneriyor, anlatılan yenilikleri, insanın içinde yarattıkları etkiyi keşfetmekten hoşlanan sessiz ve meraklı bir okur gerektiriyordu.
Don Quijote’nin, Quijotizmin özünü keşfetmemiz için XVIII. yüzyılın da geçmesi gerekti; hem akılcı, hem de neoklasik akımlar eseri fazlasıyla katı bir anlayışla inceliyordu, bununla birlikte eser, güldürücü niteliğinin ötesinde yorumlanmaya başladı. Yine de, kitabın özüne ilk isabetli yaklaşım, onu kendi mahremiyetini keşfederek yaşayan bir varlık olarak algılayan, XIX. yüzyıl romantiklerinden büyük Alman eleştirmen ve şair Heinrich Heine’den geldi. Bir başka Alman romantiği, Friedrich von Schlegel ise Cervantes’in bilinçli sanatçı ve özgün yaratıcı yönünü keşfederek onu Shakespeare ve Goethe’yle kıyasladı.
XIX. yüzyıl boyunca Cervantes’in sayısız hayranı ve izleyicisi oldu: Ruslardan romanı Hamlet’le kıyaslayan İvan Turgenyev; romanın başkişisini, içindeki kahramanla bir arada yaşayan sıradan adam olarak açımlayan İtalyan Piero Manzoni ve Fransızlardan Balzac’la Stendhal daha okumayı öğrenmeden kitabı ezbere bildiğini belirten Fransız Gustave Flaubert. Flaubert’in Mademe Bovary’sinde hem kahraman, hem de kitabın üslubu Cervantes’e çok şey borçludur. Devrini doldurmuş kitapların, bu kez şövalye romanlarının değil, romantiklerin yerini yeni bir türle doldurarak kahramanlarını güncelleştirmeyi, karmaşık anlatı yapıları kurmayı Cervantes’ten öğrenmiştir. Hatta XX. yüzyılda Luigi Pirandello bile, yazarını arayan kişilerini Cervantesçi anlayışla, Pedro Ustanın kukla oyununu örnek alarak oluşturdu. Düşünür Friedrich Nietzsche ve Thomas Mann, Cervantes’in etkisinin ağırlıklı olarak hissedildiği diğer XX. yüzyıl yazarlarıdır.
İspanyol yazarlarından Leopoldo Alas Clarín ve Benito Pérez Galdós, hem kitabın ruhu hem de sanatsal üslubu bakımından Cervantes’ten büyük ölçüde etkilenmiştir. Kahramanı pekâlâ “mahzun yüzlü kadın” olarak adlandırılabilecek Tristana (1892), Cervantes roman geleneğine sıkı sıkıya bağlı, döneminde kadınların kaderini ele alan bir eserdir. Marcelino Menéndez Pelaya Cervantes’in büyüklüğünü kavrayamamış, veriler ormanında kaybolmuştur. Juan Valera da öyle. İkisi de Cervantes’i cahil bir dâhi olarak görmüştür.
XX. yüzyılda, 1898 yenilgisinin ardından yazarlar Don Quijote’ye dönüş yaptılar, ancak bu kez amaç, görkemli bir İspanya’nın köklerini aramaktı. Bu yazarlardan birkaçını sayacak olursak: Miguel de Unamuno (Don Quijote’yle Sancho’nun Hayatı), Azorín (Don Quijote’nin Yolu), José Ortega y Gasset (Don Quijote Üzerine Düşünceler), La Mancha’lı şövalyenin yaratıcılığının takdir edilmesini sağlayacak unsurları ortaya çıkardılar; eserlerinde bu yaratıcılığı yücelten Américo Castro (Cervantes’in Düşüncesi) Miguel de Cervantes’in yeni bir Hıristiyan olduğu yollu çok tartışılan düşüncesine, daha sonraki Cervantes yorumlarına yol gösteren bir düşünceyi ekledi: Don Quijote’nin deli olmadığını, komedi yerine gülme ve alaydan söz edilmesi gerektiğini, özellikle de romanda kendi kendini yetiştiren, hayatının gidişatını değiştirebilen bir insanın anlatıldığını ileri sürdü.
Jorge Luis Borges, Miguel de Cervantes’in anısına yazdığı ölümsüz, muhteşem öyküsü “Pierre Menárd, Don Quijote’nin Yazarı”nda bir bilgine Cervantes’in büyük eserini kelime kelime baştan yazdırdı. Bu ütopik temrinle okuru, Cervantes’in kelimelerinde saklı imgesini tasarlamaya teşvik etti.

İspanyolcadan çeviren: Roza Hakmen