| Don Kişot’tan Sıçrayarak Nermi Uygur’a:
2005 Yılı
|
| |
|
Cervantes’in Don Kişot’u yayımlaması dördüncü yüzyılının, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılması sürecinin başlangıç yılına ve yaşamını kültür üzerine düşünerek ve yazarak geçirmiş Nermi Uygur’un ölüm yılı 2005’e rastlamasını gözardı ederek yazamazdım bu yazıyı. Don Kişot’tan, yazın türlerinin tanımı ve kültür ölçütleri oluşturma konularında, 2005 yılındaki Türkiye için, Nermi Uygur bağlamında, kısa bir mesel çıkarmayı deneyeceğim. Üzerine binlerce uzmanın yazı yazdığı bir Don Kişot gibi bir başyapıt hakkında yazmayı kişi kolay ya da zor bir işe dönüştürebilir: ama, yapar, eninde sonunda. Don Kişot gibi edebiyat dışına taşıp bir uygarlığın, Avrupa uygarlığının kültürünü belirlediği savlanan bir yapıtla sahici bir ilişki kurmak için ise ortam ve zamanı da işin içine katmak gerekirmiş gibi geliyor bana. Türkiye açısından, Don Kişot aracılığıyla Avrupa kültürüyle olan yakınlığı düşünmek için iyi bir yıl 2005 yılı. Don Kişot, Avrupalının, Avrupa kültürünü tanımlamada kullandığı bir kültür simgesi. O yüzden Don Kişot’u anma biçimimiz, Avrupa kültürü ile olan ilişkimizin sahiciliğini gösterme gizilgücü taşıyor. Nermi Uygur’un adını anmış olmama karşın, Avrupa kültürünün yalnızca olumlu yanları değil aklımda olan. Oğuz Demiralp’in, kitap-lık’ın Nisan 2005 sayısındaki, Nermi Uygur’u, ölümü nedeniyle anan yazısındaki saptamaların çok yönlü ışığını unutmadan, Nermi Uygur’un, dünya görüşünü, Avrupa kültürünün olumlu yanlarını vurgulayarak kurduğunu söylemeliyiz. Karanlığa değil aydınlığa ve saydamlığa uçan bir pervane Nermi Uygur. Don Kişot da, birbirine taban tabana karşıt yorumların kaynağı olacak denli bilinçli olarak anlam saydamlığından yoksun bir roman olmasına karşın –zaten bu yüzden çağcıl romanın ilk örneği olarak kabul edilmiyor mu?– son kertede Avrupa kültürünün çökmesi değil sürmesinin simgesi. Avrupa, kültürünün ve yazın geleneğinin geleceği için hem karanlığı hem de aydınlığı içeren Don Kişot’a yaslanıyor, o yüzden bu kitabın yayımlanmasının dördüncü yüzyılını kutluyor. İspanyolca yazılmış, İspanya’da yayımlanmış bu kitap, ününü, onu dillerine çeviren İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlara ve en çok da Don Kişot’u ilk kez, güldüren değil ağlatan bir karakter olarak gören Almanlara borçlu. Cervantes’in Güney Amerika’da doğmuş torunlarından Carlos Fuentes, Cervantes’in Avrupalı yanını çok iyi ortaya çıkarır “Shakespeare ve Cervantes, aynı yazarın kullandığı iki isimdi belki” diyerek.
Bir alana sığmayan sanatçıya, alışılmış türlere girmeyen yapıta sıradışı bir eleştirel yaklaşım geliştirmek sahici bir Avrupa kültürüne sahip olmayı gerektiriyor. Don Kişot’un öneminde düşünce birliği olmasına karşın, Don Kişot’un anlamında düşünce birliği yok Avrupa kültüründe. Açık yapıta, geleneği dönüştüren yeni türlere ve böylesi rizikolara giren bireylere kucak açmaktan kaçınmıyor Avrupa kültürü. Avrupa’nın Ortaçağdan Çağcıllığa geçişinin başta gelen örneklerinden sayılan, Avrupa edebiyat tarihinde tekboyutlu destandan çokkatmanlı romana atlama noktası olarak görülen Don Kişot, çok bakış açılı olmayı yücelttiği için Avrupa kültürünün simgesi olarak görülüyor. Örneğin, Çek yazar Milan Kundera, felsefeci Husserl ve Heidegger’in Avrupa’daki, Galileo ve Descartes ile başlayan bilim ve felsefe geleneğinin insan varoluşunu unuttuğu yollu savlarına Cervantes’le karşı çıkar. Kundera’ya göre, Cervantes, çağcıl roman türünün yaratıcısı olarak, Çağcıl dönemde, Avrupa kültüründe bilim ve felsefenin yapamadığını başararak insan varoluşunu sorunsallaştırma geleneğini başlatmıştır. Avrupa kültüründe hem yazın alanında hem de insan ve bireyin anlaşılmasında belirleyici bir ölçüt Cervantes’in kitabı Don Kişot. İnancın boyunduruğundaki, yetkeye boyun eğen insan; yerini, dünyayı birden fazla bakış açısından görebilen, kuşkulanmaktan ve muğlaklıktan çekinmeyen insana bırakmıştır artık. Kundera gibi Meksikalı yazar Carlos Fuentes de Don Kişot’un yayımlandığı yıl 1605’in, İstanbul’un (Avrupa açısından) Türklere düştüğü 1453, Amerika kıtasının (Avrupa açısından) keşfedildiği 1492 ve Kopernik’in Gezegenlerin Dönmesi kitabının yayımlandığı 1543 yıllarından daha önemli olduğunu savlar. Dünyadaki çeşitliliği ve sürekli dönüşümü anlamsızlıkla değil insan usunun anlamlandırma yetisiyle kavramayı önerir Don Kişot. Foucault’nun Şeyler ve Sözcükler kitabında dile getirdiğı gibi, Don Kişot, çağcıl kırılmanın simgesidir: Avrupa Ortaçağdan Çağcıl döneme geçmiş, sözcükler ile onların adlandırdığı şeyler arasındaki bağ kopmuştur artık. Roman, edebiyat, kurmaca; kendi gerçekliğini, dış dünyanın gerçekliğinden bağımsız gerçekliğini kazanmıştır. Roman, romanın kendisini konusu yapmış; yazar ile okuyucu arasındaki bağ, yazar ile kitap arasındaki ilişki görünür kılınmıştır. Birey, yazan birey, hem kitabı hem de okuyucusu karşısında kendi bağımsızlığını duyurmuştur. Cervantes’in bu nitelikleri yalnızca seçkinler tarafından değil, halk tarafından da onaylanmıştır ve onaylanmaya devam etmektedir. Buna en son örnek Venezüella’daki kutlamalar. Venezüella’nın Latin Amerika’daki halkçı Peronist gelenekten gelme devlet başkanı Hugo Chavez, kendi siyasi yaşamında giriştiği savaşlardan yola çıkarak olsa gerek, ülkesi vatandaşlarına, haksızlıklara karşı savaşmalarına örnek olsun diye bir milyon Don Kişot kitabı dağıttı. Haberi okuyucularına duyuran İngiltere’deki seçkinlere seslenen The Guardian gazetesinin yazarı Stuart Jeffries ise Don Kişot’tan çıkarılacak meselin Chavez’in düşündüğü denli olumlu bir içerik taşımadığını vurguladı ve Amerikalı yazın eleştirmeni Harold Bloom’un geçen yıl yayımlanan bir Don Kişot çevirisine yazdığı önsözde, şövalyenin gerçekte, mutlak tutsaklık, haksızlık olan ölüme karşı savaştığını yazdığını anımsattı. Gazeteci Jeffries, görüşünü desteklemeyi Vladimir Nabokov’dan yaptığı alıntıyla sürdürüyordu: Nabokov’a göre, Don Kişot, yazın tarihindeki kıyıcılık dolu kitapların başını çekiyor neredeyse. Yazar Cervantes, sadist bir diktatör gibi Don Kişot’a akla gelmedik tinsel ve tensel işkenceler düşünen biridir. Dostoyevski de Don Kişot’u en acıklı kitap diye niteler, aptal prens Mişkin’i Don Kişot’tan esinlenerek yaratır. Fuentes’e göre, Cervantes’in bakış açısı; yaşadığı dönemde, tarihin o anında Avrupa’nın yaşadığı inanç çalkantılarından soyutlanamaz ve Rotterdamlı Erasmus’un yapıtlarından kaynaklanmaktadır. Gerçeğin, bakış açısına göre değişebilirliği ve aptal denilenin bakış açısındaki gerçek, Cervantes’in Erasmus’dan esinlendiği ve kitabı Don Kişot’a yedirdiği yaklaşımlardır. Kısacası Don Kişot açık bir yapıt; tek bir anlama kilitlenmeyen, yazarı Cervantes’in bilinçli olarak, okuyucu ile yazar arasında edebiyat oyunları tasarladığı, kimi çağın gülünç kimi çağın ise acıklı bulduğu, yazarların ve eleştirmenlerin yorumlama güdülerini bilemeyi beceren, hem eğlendiren hem de düşüntürten, Borges’in roman tanımını yaparken ölçüt olarak kullandığı, Lionel Trilling’in “Her düzyazı kurmaca Don Kişot izleğinin bir başka biçimidir” diye yücelttiği “ilk çağcıl roman”.
Hakkını vererek nasıl kutlayabiliriz bu önemli yapıtı kendi dilimizde ve kültürümüzde? Ne dersler alabiliriz? İşte, bu noktada Nermi Uygur’a sıçrıyorum. Avrupa kültürünü, anadillerini bilen bir aydın olarak derinlemesine incelemiş Nermi Uygur İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası adlı kitabında, Almanya’da öğrenciyken, karnavala, hocası Don Kişot kendisi Sanço Panza kılığında gittiklerini yazar. Bu anın da gösterdiği gibi, Nermi Uygur, uğraşı felsefe olmasına karşın edebiyatın içinde soluk alıp veren bir düşünür ve yazar. Kendini bir kültür denemecisi olarak tanıtmayı yeğleyen bir felsefeci. Her kitabı, bir edebiyat yapıtı gibi özyaşamsal göndermelerle doludur. Kendisinden başlayarak, kendisini odakta tutarak, kitaplarında kendisini ana karakter yaparak yazar: “ben”iyle bir sorunu olduğundan değil, tam bir Avrupalı kültür bireyi olduğundan. Başka kitaplara göndermelerde bulunduğu gibi yazdığı kitaba da göndermelerde bulunur. Çapraz ve öz-göndermeli kitaplar yazar. Türü nedir o zaman bu kitapların? Üstelik her kitapta mikro bir biçem kaygısı vardır: sözcüklerin kitap sayfalarına dizilişi, sayfaların biçimi, tümcelerin akışı, düşüncelerin birbirine bir tümceden öbürüne, bir sayfadan öbürüne, bir bölümden öbürüne bağlanması, üzerinde düşünülmüş, rastgele olmayan estetik etkiler yaratır. Bir de bütün bu biçemi ballandıran eşsiz Türkçe, has bir dil duyarlığı ve ustalığı. Edebiyat üzerine kılı kırk yararak düşünen Enis Batur’un bile gözlerini kamaştıran ve ona bu bir önemli edebiyat başyapıtıdır dedirten Bunalımdan Yaşama Kültürü adlı türler üstü bir kitabın yazarı. Nermi Uygur’un kendisi, bu kitabın sayfalarında içten bir biçimde sorunsallaştırır kitabının, kitaplarının türünü. Salkımlar kitabında, öykü-deneme diye tanımlar yazdığını. Konusu ne olursa olsun, Çağdaş Ortamda Teknik gibi –teknik felsefesi gibi teknik bir konu üzerine de yazsa– türler üstü yazma türünden vazgeçmez. Fuentes, Don Kişot’un edebiyat tarihindeki yerini destandan romana geçiş, edebiyat yapıtının bir açık yapıt olması özellikleri bağlamında ele alırken Fransız düşünür Gaston Bachelard’dan bir alıntı yapar: Bachelard’a göre bütün büyük yazarlar, edebiyatın yalnızca edebiyatla sınırlı kalmayıp aynı zamanda felsefe, siyaset, bilim ve etik alanlarına da taşması gerektiğinin ayrımında olanlardır. Nermi Uygur ise ters yönden gelen bir yazar. Kültür potası içinde erittiği insan bilimlerinden yola çıkarak edebiyata yaklaşmaktadır. Ancak insan bilimleri ile edebiyat arasındaki ayrımı değil birliği göstererek. Bu birliği, kendine özgü yazı türüyle kanıtlamaya düşerek. O yüzden, bence, karşımızda, yazısının türünün ne olması, nasıl olması gerektiği üzerine derinlemesine düşünmüş ve üstelik bu zor dengeyi kurmayı başarmış bir düşünür-yazar var. Edebiyatın verdiği özgürlüğün ayrımında olarak çetrefil felsefe ve kültür sorunlarıyla boğuşabileceği bir yazı türü geliştirmiştir kendine Nermi Uygur, bence. Betül Çotuksöken, Nermi Uygur üzerine yazdığı kitapta, Nermi Uygur’un bu dil ile kültürün bütünlüğü üzerine olan duyarlığını çok iyi dile getirir. Nermi Uygur örneğinde dikkatle incelememiz gereken, alışılmış türlerin dışında bir yazı ile karşı karşıyayız. Don Kişot’tan alacağımız derslerden biri Nermi Uygur gibi özel durumları, edebiyat adına değerlendirme sorumluluğudur. Bence, Avrupa kültürüyle sahici ilişki böylesi değerlendirmeler yapabilecek eleştirel duyarlıklar sergileyerek ve bu duyarlıkları kurumsallaştırarak kurulabilir. Unutmayalım, böylesi bir gelenek içinde olduğu için Cervantes’in torunu Avrupalılar, Don Kişot’taki bakış açılarının çokluğunu dört yüzyıldır kutluyorlar ve edebiyatı son derece önemli buldukları için İngiliz felsefeci Bertrand Russell’a, dili kullanmaktaki başarısından dolayı en büyük edebiyat ödülü Nobel’i vermeyi düşünebiliyorlar. Don Kişot’u Türkiye’de anarken, kutlarken kendimize şu soruyu da soralım: Avrupalının ölçülerini kullanıyoruz ancak kendimizi bu ölçülerle ölçebiliyor muyuz; kendi ölçütlerimizi geliştirebiliyor ve bunları kurumsallaştırabiliyor muyuz? Nermi Uygur’a, düşünür olarak önemini gözardı etmeden, özel bir edebiyat ödülü verebiliyor muyuz?
|