Yeni Zelanda Günlüğü

İzzet Göldeli


Gece 11.30. Christchurch. Yeni Zelanda. Ülkesinde geçireceğimiz 84 saat içinde kalacağımız ilk yer olarak doldurduğumuz formlarda Te Anau adını okuduğunda 50’lerindeki kadın gümrük polisi bunu gerçekçi bulmamış olacak ki bu kadar kısa süre içinde Christchurch’ten adanın güney ucuna gidip dönülemeyeceğini söylemeden edemedi. Aynı arabada yolculuk yapan 3 kişinin kısa molalarla ve sırayla arabayı sürmesi halinde bunun olası olduğunu söylediğimde sessiz kalmakla yetindi.
Hertz’den kiraladığımız arabanın anahtarıyla birlikte aldığımız bir dosya sayfası büyüklüğündeki haritadaki sınırlı bilgiyle yolumuzu bulacaktık. Havaalanının yakınındaki otoparka yöneldiğimizde ortalığı saran yoğun sis ve titreten soğuk, üç saatlik bir uçak yolculuğuyla Sydney’in yumuşak ikliminden ne kadar uzaklaştığımızı anımsatmak ister gibiydi.
Otoparkta küçük ama oldukça yeni arabayı bulduğumuzda gece yarısı olmuştu. Hiç tanımadığımız, ilk kez ayak bastığımız bir ülkede gece yarısı başlayacak ve saatlerce sürecek bu yolculuk sırasında The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) filminin çekildiği yerlerden de geçecektik. Yoğun sis ve karanlık içinde yol almaya çalışırken akşam saatlerine kadar Sydney’de geçen günün ayrıntılarını anımsamaya çalışıyordum: Kentin farklı noktalardan gelen aile üyeleri akşam Kingsford havalanında buluşmuştu. Yolculuk koşullarına uygun olmayan elbisemi Yeni Zelanda Havayollarına ait uçakta değiştirebilmiştim. Cuma akşamı buluştuğumuz havaalanından salı sabahı geldiğimiz noktalara gitmek üzere ayrılacaktık…

7 Haziran 2002
Yoğun siste farlar yolun ancak on-onbeş metre ilerisini aydınlatıyor.
İçinde yol aldığımız çevreyi, çevre koşullarını bilememenin yarattığı tedirginlik şafağa kadar sürdü. Dağların üzerinde güneşin ilk ışıkları görünmeye başladığında Queenstown’a yaklaşmıştık.
Bir göl kenarına kurulmuş olan Queenstown’dan güneye inmeyi sürdürürken gölün doğusundan geçen yolun hemen yanından yükselmeye başlayan ve seyredeni bir fantazi dünyasına alıp götüren kar içindeki dağların yakın gelişi, belki de filmden usta kalan izlenimler nedeniyleydi. Bu vahşi, olduğunca soylu güzellik, insanın “evcilleştirme” hevesinden tümüyle canını kurtaramamış, göremediğimiz yanını, doğuya bakan eteklerini kayakçılara kaptırmıştı.
Te Anau’ya vardığımızda saat on biri geçmişti. 6-7 saat kalacağımız oteli bulduktan sonra yola devam etmek gerekiyordu. Kimilerine göre Pasifik Okyanusu’nun en vahşi, gem vurulmaz kıyıları bekliyordu, Milford Sound’da. Orada bineceğimiz tekne kilometrelerce devam eden, yüksekliği yer yer bin metreyi aşan fiyordlarla biçimlenen dar körfezin ağzında Tasman Denizi’yle buluşacaktı.
Te Anau gölüne dökülen nehir boyunca devam eden yol bir süre sonra nehirden uzaklaşmış, sık ve yüksek ağaçlarla kaplı bir ormana yöneldikten sonra iyice dikleşerek bizi önünü kesen dağın yamacında açılmış bir tünelin önüne getirmişti. Yapımına 1935’de başlanan İkinci Dünya Savaşı nedeniyle 1954’te tamamlanabilen Homer Tüneli açıldığı tarihten bu yana insan eli değmemiş gibi duruyordu. Tünelin öteki ucunda bizi bekleyen ıslak yeşil yosunla kaplı sarp etekler tünele varıncaya kadar alıştığımız doğa görüntüsünü bir anda kafamızdan silmişti. Başka bir dünyaya aitmiş gibi duran ıslak kirli yeşil renkli yosunlardan ve kayalardan başka hiçbir şeye sahip olmayan görüntünün yarattığı şaşkınlık sarp eteklerde bodur ağaçların, çam ağaçlarının görünmeye başlamasına kadar sürdü.
Yağmur küçük tekneye bindiğimizde hızlanmıştı. Suya dimdik inen çıplak kayalar, kayaların arasında inatla yükselen ağaçlar ve yüzlerce metre yükseklikten kayaların, ağaçların arasından koyu yeşil-lacivert suya kendilerini bırakan çağlayanlar alışılmamış bir doğa izlenimi çiziyorlardı. Yavaşça yoluna devam eden küçük tekne burnunu birden bu çağlayanlardan birinin döküldüğü noktaya çevirdi.
Güvertenin üstüne yukardaki kayalara çarparak düşen, nefes kesecek kadar soğuk suyun altına, üstümdeki yağmurluğa güvenip kendimi atmadan edemedim, bir iki kişiyle birlikte. Omuzlarımı, kollarımı kesecek, başımı koparacak kadar güçle düşen bu suya bir süre direndim. Bu direniş bedenimi, zihnimi uyandırmış, bir sevince, erkeye donüşmüştü. Ne zaman üstüne kara bulutların çökeceğini bilemediğim bu anı uzatmak için teknenin arkasındakı kapalı bölüme geçip, elimde bir bardak çayla ıslak camın ardında devinip duran dünyayı seyretmek istedim: Teknenin sarsılmaları giderek artmıştı, bir yere tutunmadan artık ayakta durmak olası değildi. Yeniden güverteye çıkıp fiyordların Tasman Denizi’yle buluştuğu noktayı gözlemeye başladım.
Dar körfez ağzında yaklaşanları sanki Tasman Denizi’nin derinliklerine çekmek için bekleyen saldırgan dalgalara doğru tekneyi kısa bir süre süren kaptan başına neler gelebileceğini biliyormuş gibi rotayı değiştirip yavaşça körfezin kuzeyine yöneldi. Bunu yaparken, rüzgârın uğultusundan zor anlaşılır bir sesle, sanki bir sır veriyormuş gibi çizdiği rotanın batısında, ilerde, ticari balık avcılığı bölgesinin sınırlarının başladığını söyledi. Kaptanın nedense hiç sözünü etmediği avcılar da vardı bu sularda. Bu suların en eski, acımasız ve usta avcıları; bir anda koyu gölgeleriyle beliriveren köpek balıkları.
Okyanus inatla kıyıları döven dalgalarıyla, fırtınalarıyla sanki karayı yok etmedikçe rahatlamayacak, önlenemez bir intikamın peşindeydi. Durmadan dinlenmeden aynı hareketleri yineleyen olağanüstü boyutlarda ilkel bir varlık gibi görünüyordu, güverteden.
Açıklardan kopup gelen, her an bir fırtınaya dönüşebilecek olan şiddetli rüzgârı yüzümde, kollarımda, tüm bedenimde hissedip yorgunluğumu bir an için de olsa unutmuştum. Zorba olduğu kadar, cömert de olan bu eşsiz varlığa güverteden bakıyor, yüzyıllarca önce bu sularda yelken açmış İngiliz, Felemenk, İspanyol denizcilerin de teknelerinin güvertelerinden onu seyrettiklerini düşünüyorum.
Sabah müşteri kaydı sırasında verdiğim kalkan, kanguru ve devekuşu amblemli pasaportta “o”sunun noktalarını yitirmiş olan soyadımın, varsaydığı gibi bir İtalyana değil de bir Türke ait olduğunu öğrenmiş olan otel katibinin “İyi akşamlar”ın ardından “biliyor musunuz?” diye başlayıp iki yıl önce Avrupa’ya yaptığı gezi sırasında İstanbul’u da gördüğünü söylediğinde, bu sözlerinin yalnızlığının kapısını aralayacak, küçük bir kasaba otelinde kısa bir süre de olsa onu oyalayacak bir diyalog kurma isteğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorgulayamayacak, bunun üstünde duramayacak kadar yorgundum, anahtarı alırken.

8 Haziran 2002
Güney adasının doğudaki kıyılarından güney ucuna inmiş, batı kıyılarından kuzeye çıkıyorduk, saatlerdir. Dünkü yağmur yerini kapalı, bulutlu bir havaya bırakmıştı. Vanaka gölünün kıyısına kurulmuş, yeni, bakımlı evleriyle dikkat çeken, gölle aynı adı taşıyan kasabayı da geçmiştik.
Bir kaç saatlik yolculuktan sonra bizi adını ülkenin eski başbakanlarından William Fox’dan alan buzula (Fox Glacier) götürecek yola saptık. Güneş dağların arkasında kalmıştı. Bir vadi tabanında uzanan yolun kıyısındaki levhalar buzulun 1700’lerde, 1800’lerde hatta 1900’lerde nereye kadar çekilmiş olduğuna işaret ediyordu. Buzul oluyordu yavaş yavaş.
Kimsenin olmadığı bu ıssız yerlerde çok fazla kalmadan buzulu görüp gecikmeden önce anayola, daha sonra buzulun adını taşıyan küçük yerleşmeye ulaşmak gerekiyordu. Hava hızla kararmaya başlamış, vadi tabanındaki patika inip çıkarak devam ediyordu. Arada bir patikanın sağında solunda görünen levhalardaki yazılar dikkatli olmak gerektiğini vurguluyorlardı. Patikanın bittiği noktadaki doğal platformdan yer yer kararmış, hatta toprakla kaplanmış buzul binlerce yıldır yaptığı gibi vadinin ağzına doğru bakıp duruyordu.
Platformun buzula bakan yanına konmuş kordonun hemen altındaki levhada önceki levhaların tonundan farklı bir tonda yazılmış bir uyarı dikkatten kaçar gibi değildi: “Bu noktadan öteye geçenlerin başına gelebileceklerden Yeni Zelanda hükümeti sorumlu tutulamaz.”
Havanın kararmakta oluşu, çevrede kimse olmayışının verdiği cesaretle yeni başlayan hafif yağmurun altında ıslanarak buzulla platform arasındaki heyelan bölgesinde yürümeye başladık. Yakınımızdaki dağlardan, tepelerden yeni kopmuş toprak yığınlarının, irili ufaklı taşların arasından geçerken buzulla aramıza giren su umulmadık bir engel oluşturmuştu. Suyun üstünden geçebilecek bir nokta ararken bulduğumuz boyacı merdivenine benzer uzun ahşap merdiveni suyun üstüne uzatarak yola devam ettik.
Her an bir parçası kopacakmış gibi duran buzulu gören İpek, kararlılıkla bu noktadan sonra gelmeyeceğini, geri dönmememiz durumunda en azından yardım çağıracak birisinin olması gerektiğini söyledi. Biz de aynı kararlılıkla yola devam edeceğimizi söyledik. Kayaların arasından, üstünden geçerek ilerlerken ancak birbirimizin siluetlerini seçebiliyorduk. Biraz sonra siluetler de seçilmez olmaya başlamıştı. Arada bir oğullarımın adlarını çağırarak nerede olduklarını verdikleri yanıtlardan kestirebiliyordum.
Önce bir sonra iki elimin açık parmaklarını üstüne sıkıca bastırarak buzun soğukluğu dayanılmaz hale gelinceye kadar öyle kaldım. Sanki o an buzula dokunarak zamanın gerisine yaşlı buzulun gençlik, oluşum dönemine gitmiştim... Suçluluk duysam da buzuldan küçük bir parça koparıp karanlıkta bekleyen, buzula belki de hiçbir zaman dokunamayacak olan İpek’e “armağan” olarak götürmeye karar verdim.
Karanlıkta zorda olsa yolumuzu bularak platforma geri dönerken: “Buzulda bugüne kadar hiç bilinmeyen bir mikrop olabilir mi? Varsa bize geçmiş olabilir mi?” soruları geldi, benim gibi buzulu “dokunarak öğrenen” iki oğlumdan.
Yolda, arabanın içindeki olgun ışığın altında elimdeki otelin adresini okumaya çalışıyorum: The Westhaven, State Highway 6, Fox Glacier, South Westland. Üç-beş evden oluşan bu küçük yerleşmede, Fox Glacier’da, yeni yapılmış tek katlı küçük otelin resepsiyonuna da bakan orta yaşlı sahibi elime iki şişe süt tutuştururken kalacağımız suitin beton döşemesinin de ısındığını söyledi.
Yağmur kesilmiş, yıldızlar güney yarıkürenin büyük kentlerden uzak bu köşesinde alabildiğine göz kamaştırıyordu. Elimdeki süt şişeleriyle resepsiyonla otel arasındaki bir yanı açık, çimle kaplı avluyu geçerken ayağımdaki potinlerin yumuşak çimi ezdiğini hissediyor, kendime bu günden alıp götüreceğim, saklayacağım bir şey olup olmadığını soruyor, bir kıvılcımın yaşadığı süre kadar olan bu canlılık deneyiminde kendimi insan evriminin sayısız öğelerinden biri olarak gördüğümü, bu öğenin de kendi gelişiminin, iç evriminin olması gerektiğini, öğenin evriminin türün evrimine katıldığını düşünüyorum…

9 Haziran 2002
Sabah erken saatlerde Kâşif Julius von Haast’ın 1863’te keşfettiği ve Avusturya-Macaristan İmpatorunun adını verdiği yaklaşık yedi bin yaşındaki Franz Josef buzulunu gördükten sonra yola devam ettik. Akşama kadar adanın batısından doğusuna, başlangıç noktasına Christchurch’e ulaşmalıydık. Oradan akşam saatlerinde kısa bir uçak yolculuğuyla Kuzey Adası’ndaki Wellington kentine gideceğiz. Yolda bir süpermarketten aldığım bal, tereyağ, baget ve kutu sütü yol kenarına çektiğimiz arabanın kaputunun üstüne koyup kahvaltı yapıyoruz.
“Hokitika.” Yerleşmelerin adını ve bulunduğumuz noktadan uzaklığını gösteren trafik levhalarından birinde okuduğum Maori dilinden (Yeni Zelanda yerli dili) gelen sözcüğü bir çocuk gibi tekrarlıyorum. Sanki bir oyunun kilit sözcüğüne benzeyen “Hokitika” belleğimin katmanları arasına karışıyor, daha sonra.
Geyik yetiştiren çiflikler değil ama yol boyunca uzanan bir çitin üstüne asılmış çeşitli renklerde binlerce kadın, erkek külotu, sutyen ve fanilayı görünce durup kiminin üstündeki yazıları okuyoruz. Çevresel sanat mı, turistik hedefli bir proje sonucu mu ya da başlangıçta hedefsiz olan, kendiliğinden bir davranıştan mı kaynaklandığı kestirilemiyen bu “sergileme” ortamına aykırılığıyla ülkeyle ilgili usumda kalan ayrıntılardan biri olacaktı.
Akşam yemeğini Christchurch’de, kentin merkezindeki bir Kore lokantasında yedikten sonra havaalanının yolunu tutuyoruz. Kaptan pilotun kısa anonsunda yolculuğun 45 dakika süreceğini ve Wellington’daki fırtınanın iki saat önce dindiğini, kentte bizi sakin bir havanın beklediği belirtiliyordu. Ancak bu 45 dakikalık yolculuk süresi daha altımızda kentin ışıklarının görünmesinden çok önce bitmiş, uçak sürekli sarsılmaya başlamıştı. Önümüzde oturan ve böylesi sarsıntılara alışkın olduğu belli olan yolcu yanındakine “uçak baş ve kuyruk doğrultusunda sallanırsa önemli değil ama bu sallantı kanatlarının doğrultusunda oluyorsa tehlikeli” dediğinde uçak, kanatlarının doğrultusunda yalpalıyordu.
Sarhoş yolcuların dışındakiler seslerini alçaltmış pencerelerden bakıp olup biteni anlamaya çalışıyorlardı. Öndeki yolcunun söylediğine bakılırsa hava sık sık olduğu gibi yeniden sertleşmişti. Pilot iniş kararını vermiş, evlerin kiremit çatılarına neredeyse değecek kadar yakındı ama fırtına da azmıştı. Kimbilir kentin üstünde kaçıncı kez dönmüştük. Uçak bir türlü inemiyordu. Saatte 200 kilometreyi bulan şiddetli fırtına uçağın savrulmasına neden olur diye pilot inişten vazgeçmiş, uçak yükselemeden dakikalarca bilmediğim bir yönde gitmeye, fırtınadan kurtulmaya çalışıyordu. Ellerim İpek’in ellerine, yanımda oturan küçük oğlumun ellerine kenetlenmiş, onu sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da biraz ilerdeki koltukta oturan büyük oğluma bakıyordum. Ellerini Japon kız arkadaşının ellerine kenetlemiş, sanırım, Japonca sözcüklerle heyecanını dindirmeye çalışıyordu. Daha önce duyduğum, kulak asmadığım bir tavsiyeyi anımsadım, o an: Tüm aile bireylerinin birlikte seyahat etmesinin doğru olmadığı söylenmişti. Keder ve korku biraradaydılar.
Uçağın geniş kanatlarına, gövdesine inanılmaz bir hız ve yoğunlukta çarpan, kanatlardan, gövdeden akan yağmur suyuna, kanatlardaki yanıp sönen ışıklara büyülenmiş gibi bakıyor, neredeyse soluk almadan motorların gürültüsünü dinliyoruz. Yakalandığı güçlü fırtınadan zorlukla kurtulan Boeing kendini ve yolcularını yükseklerdeki bulutların arasına atabilmişti sonunda. Az sonra Christchurch’un ışıkları göründü uzaktan.

10 Haziran 2002
Geceyarısı gelmiştik otele. Dört saat kaldığımız otelden yeniden havaalanına dönüp uçaktaki koltuğuma yerleştiğimde Sydney’e indikten sonra zamanında büroda olmak için fazla zamanım kalmayacağını fark ettim. Yolculuktan önce hazırladığım ütüsü bozulmamış gömleğimi, elbisemi giymiş, kravatımı bağlamış, arada bir uçağın penceresinden bakıyor, bir yandan da kahvaltı yapıyorum. Yeni Zelanda’yı, altımızda parıldayıp duran suskun Pasifik’i, bulutların bitmeyen oyunlarını unutup kendimi yeni iş gününe hazırlamaya çalışıyorum.