Çisenti

Nezihe Meriç


3-b

O adam, Çisenti dizisinden birinde rastladığımız uzun adam, yazlık evin önünde, bir süre öylece dikildi kaldı.
Evi anımsayalım: Kaç yıldır semtine uğrayan olmadığı için, küsüp içine kapanmış, rengini, sesini, kokusunu derinlere gömüp, küf tutmuş olan ev.
Adamın duruşundan, bakınışından, ne düşüneceğini, ne yapacağını bilemediği belliydi.
Kararsızdı. Bir ayağı, iki basamaktan birinde, öbürü otların arasında... Sağa sola bakınarak, ağır ağır döndü, ağaçların arasından, bayır aşağı yürümeye başladı. İçinden, şöyle söyleniyordu diye düşünülebilir:
“Dönüp gitmekten başka çare yok anlaşılan.”
”Ne diye geldim ki zaten? Ne yapacaktım ki!”
“Aşağıya inmeli. İçmek de istemiyorum birader!”
“İçmeyip de ne halt edilir ki? Tek başına…”
“Ulan Allah kahretsin. Ne diye geldim. Hangi akla uydum; bu içime çöken sıkıntıyı yaşayacağımı bile bile.”
“Ulan eşek herif be! Bunu hep yaparsın sen: Kurduğun düşler hep taşa çarpar.”
İçindeki sıkıntıyı hiçbir şeyin dağıtamayacağını sanmaktan duyduğu yoğun, yüreği sıkıştıran duygu, o çardağından bugenvillerin taştığı, bahçesinde mavi yaseminlerin (mavi yaseminleri çok seviyordu. Aslında, beyazlardır güzel kokan ama, ne denir. Öbek öbek mavileri görünce, sevince benzeyen bir duygu kaplıyordu içini.) coştuğu evin önüne gelince birden duraladı.
“Ben bu kapıyı tanıyorum” diye düşündü. Ne olduğunu tam anlayamadığı, hoş bir yürek sızısı vurdu geçti.
Bu, çok eski bir tahta kapıydı. El işi. Bir adam, dağda, yapayalnız bir adam. Ağaçların altında, aylarca, kütüklerle, bıçakla, dedesinden kalma eski rendeyle, yontulmuş ağaç kokusu, yalnızlığın, ıssızlığın insanın üstüne sinen, boynunu büktüren, dudaklarının arasında ıslık olan dinginliğiyle bir arada yaşamıştı; kapı ortaya çıkıncaya dek. Uzun zaman. Bir yaz boyu. Yaşam üzerine düşündükleri, tanrısını arayışı, kim olduğunu bilmediği, pek de aramadığı, ama sevdalısı olduğu (burası gerçeğin anlatılması zor bir yanı) bir aşkın, gönlündeki ‘şekiller’ini, kapıyı işlerken, motifleri, ince ince, bıçak ucuyla oymuş, kazımıştı. Ağacın (da) tüm sırlarına, düşlerine, aşkına ermeye çalışarak.
Karanlık, acı veren bir duygu mu geldi, yakıp karartmıştı orayı. Sevinç, güneşin doğuşu, aşk mı? İyice oyup, öz ortaya çıkıncaya dek uğraşmış, bembeyaz oymalar yapmıştı. Erbabı olmayan, o motiflere bakınca, göremezdi yalnızlığı, adamı, tanrısını, aşkını…
Birden, anımsar gibi olduğu, duman gibi, unutulmuş bir ad gibi olan bir şeyler toparlanıp çıktı ortaya.
Bir iki yıl önceki yıllardan birinde, alıp başını, teknesiyle açılıp gittiği, rüzgâr sertleşince akşam karanlığında sığındığı o koy. Suyunu hiç sevmemişti. Dibi görünmeyen, yeşil bir su.
Çepeçevre ağaçların arasında. Her şey koyu, karanlık, sessiz. Ağaçlardan birinin, ta yukarılarda, tepesindeki iki küçük yaprak bile yoktu, batan güneşten ışık alıp yemyeşil parlasın. Bir bataklık kuşu bile yok, gaklayarak fırlayıp uçsun.
Teknesiyle burada sabahlamak zorunda. Sabaha kadar oturacak. Bu suyun üzerinde, uykuya veremez kendini.
Gece yarısı bir başka tekne. Neşeli, kahkahalı, küçük bağırışlar, ıslıklarla şişmiş bir kalabalık. Gecenin, sessizliğin ortasında patlamış bir şamata. Geceyi, karanlığı, ıssızlığı bozan, sessizlik perilerini kaçırtan gümbürtülü bir müzik.
Kıçta bir kadın var. Ay ışığında parıldayan kızıl bir ışıltı. Saçları parlıyor. Gür kızıl saçlar. Yüzü seçilmiyor.
Başını, adamın karanlıkta seçemediği, ne olduğunu anlayamadığı, bir şeye dayamış uyukluyor.
Adam merak ediyor. Kocaman karanlık bir şey. Ne olabilir? Karar vermek zor. Teknede bulunabilecek hiçbir şeye benzemiyor.
Adam bir süre baktıktan sonra, “Dur bakalım, sabah anlarız” diye düşünüp, yakıyor sigarasını.
Sabah olurken, el ayak çekilmiş oluyor. Deniz üstünde, uyumadan, geceyi tüm ayrıntılarıyla yaşayıp, sabahlamak değişik bir duygu; dinlendirici bir yorgunluk.
Karanlık incelip, tan üstü renklenmeye başladığında, sessizlik, tek tük konuşmaları da söndürüp, geri gelmiş oluyor. El ayak çekilmişken, adam, dayanamayıp, gemici fenerini, o kocaman, karanlık şeye çeviriyor. Bir tahta kapı. (Kadın artık orada değil. Bu bir yazıklanmaya benzeyen çırpıntı getiriyor yüreğine; şaşırıyor) Harika, el yapımı bir tahta kapı.
“Allah Allah” diyor. “Ne güzel bir kapı.”
Şimdi, o kapının karşısında, bunca zaman sonra, kadının o gürültünün içindeki sesini duydu:
“Siz ne anlarsınız be! Hadi ordan! Tapıyorum bu kapıya ben, tapıyorum. Aşk bu işte. Aşk var bu kapıda aşk! Anlayana tabii.”
Eğilip kapının yanına çakılmış, küçük tahta parçasında ev sahiplerinin adını okudu: Artemis’le Akın Muratlı’nın evi.
“Bu bizim Akın” dedi kendi kendine. O zaman başını kaldırıp, eve şöyle bir yukardan aşağı baktı. Mavi yaseminleri de fark etti o arada. Az önce eve gelirken pencereleri açan kadın, şimdi panjurları kapamak için, gene yukarı kattaydı. Başını kaldırdığında, yaseminlerle birlikte onu da gördü. Saçlarını da. Gene şaşırtıcı bir heyecan dalgası vurup geçti yüreğinden; bildik birine, sevgili bir arkadaşa rastlamış gibi. Onu tanıyordu. Kapıyı bilen, onu seven kadındı. Gece yarısı, teknede… Ona merhaba denirdi. Kadına baktı,
“Merhaba” dedi. Sesini hafifçe yükselterek. Kadın, tam aradığı sesle yanıtladı:
“Merhaba.”
“Bu Akın Muratlı, mimar Akın olabilir mi?”
“Aynen. Ta kendisi”
“Buralarda mı?” Küçük, ama içi neşeli kahkaha parçacıklarıyla dolu bir gülüş geldi kadından:
“Allaha şükür hayır! Aman bu güzel günde, aman aman, hayır!” Gülüş gelir gelmez, adam, şöyle yan gözle bir baktığı kadına, dikkatle yeniden baktı. Onu gördü, O ‘hödük’ Akın’a göre değildi. Çok kısa bir an gözlerini kısarak durdu. Sonra, yanıt beklediği açıkça belli olan bir sesle sordu: (kadının omuzlarına çağıldayarak dökülen kızıl saçlarına, hemen oracıkta tutularak)
“Ne demek şimdi bu? Bundan ne anlamalıyım?”
Kadın ona bakıyordu; bir şeyleri anımsamaya çalıştığı belli bir bakışla.
“Ah!” dedi, “Siz, şeysiniz…”
“Erkan Tunaboylu.” ‘e’ leri uzatılmış, vurgulu bir ‘Eeveeeet!’ geldi kadından.
“Sizi biliyorum. Şu yukarıdaki kalabalık evin yalnız adamı ve Akın’ın Galatasaraydan arkadaşı yabani Erkan.”
“Öyle. Sorumun yanıtı açıkta kaldı ama.” Kadın gene güldü. Gülmek ona yakışıyordu. Onu güzelleştiriyordu. Gülünce ışıklanıyordu. İki kaşının arasındaki derin, sıkıntılı çizgi, neredeyse yok oluyordu. Gene gülerek sözünü sürdürdü:
“Valla, Akın beni bıraktı. Çok güzel, çok genç, çok aptal bir kızla kaçtı.”
Adam ilk kez gülümsedi. Hafiflediğini duydu; sanki sevinmiş gibi oldu.
“Eeee?” dedi. Kadın bu sefer de ‘i’ leri uzatarak güldü:
“Hiiiiiç…” dedi. “Hiç! Böylece, ben de ‘Oh be!’ oldum. Aslında benim onu bırakmam daha münasipti ama, tersi oldu.” Adam bu sefer, daha belirgin bir gülüşle güldü. İyice sevinmişti. Bu, sevinme, rahatlama, hafifleme duygusunu sürdürmek istiyordu, çok istiyordu ama, bunu nasıl yapacağını bilemiyordu. Kadının gülüşü değişmişti. Anlayış, erkekleri tanıma falan gibi açıklamalara girilmemeli. O, akıllı, gözlemleri, yorumları olan, tahta kapıdaki aşkı bilen, onu, dağ köylerinden birinden omuzlayıp, binbir zorlukla evine dek taşıyan kadın değil miydi? Oydu. O, yaşamına, kendine sahipti. Egemendi. Dedi ki:
“Kaç zamandır nerelerdeydiniz? Ortak bir yanımız var. İkimiz de bırakılanız.” Bir ikircim, bir küçük kasıntı geçti havadan.
“Nasıl yani? Ne demek şimdi bu?” Kadın dudaklarını büzerek gülümsedi bu kez. Gözleri kısılmıştı onun da.
“Bakın” dedi, “bu siteleri pek bilmezsiniz. Gelmenizle gitmeniz bir oluyordu çünkü. Buralar felakettir. Herkes, herkesin her şeyini bilir. Bu bilgiler, bire beş katılarak kaynatılır, üretilir. Bu mutluluk oyunu gibidir adeta. Yani efendim, zatınızın da, aynen benim gibi terk edildiğinizi biliyorum. Seninki, Mavi Yolculukta tanışılmış, kumar borçlarını ödeyen, paralı bir herif, benimki, plajda tavlanmış bir aptal kızcağız. Oldu mu?” Adam, öylece kalakaldı. Gözlerini kısmaktan vaz geçerek, dikkatle baktı kadına. Hiç ummadığı soru gelince de, büsbütün şaşırdı.
“Nereye gidiyorsun?”
“Bilmem. Rıhtıma inecektim.”
“Boşver rıhtımı. Ben, çok kıyı köşe ama, sakin, sevimli bir balıkçı meyhanesi biliyorum. Orayı çok seveceksin. Seni az çok tanıyorum. Mesela, durmadan okuduğunu, şiir yazdığını falan… Gidip bir güzel balık yiyelim, rakı içelim, sohbet koyultalım. Olur mu? Ne olsa misafir sayılırsın. Benim misafirim olacaksın” Adam, şaşırmış görünmemek için yutkundu.
“Bana söyleyecek pek söz kalmadı. Ne diyebilirim ki?”
“İyi. Bir şey deme zaten. Ben de aşağı iniyordum. Seni Allah gönderdi. Sırtıma bir şey alıp geliyorum.”
“Şöyle bir şey var…”
“Nasıl bir şey? Ah, ben hep böyle patavatsızımdır, başka bir sözün falan…”
“Yok, öyle değil. Ben seni tanıyorum.”
“Biliyorum.”
“Nereden biliyorsun yahu!”
“Sen anlat bakayım.”
“Kapıyı getirirken, tekneniz, tam benim teknemin yanında…”
“Biliyorum. Tek başına kıçta, sabahın dördüne kadar öylece oturdun. Çok sigara içtin. Ateş böceği gibiydin. Bir ara, ay ışığında gördüm seni. Yukarıdaki, çalmadan oynayan kalabalık evin yalnız adamı. Akın’ın arkadaşı olduğunu sonradan anımsadım. İyi bir şair olduğunu da. Sonra da, tan ağarmadan çekip gitmişsin.”
“İyisin bakıyorum.”
“Öyleyimdir. Görüyorsun konuşacak çok sözümüz var. Ben de mimarım biliyor musun. Sizlerden on yıl falan sonradan geliyorum. Ama ben de senin gibi mimarım. Akın gibi değil. Onun için ikimiz de çulsuzuz.”
Hırkasını omzuna atıp, kapıyı kilitlerken gene güldü.
“Güller nasıl kokuyor duyuyor musun? Şaşırttım seni biraz. Güldüğüme bakma. Bu gülüşler, birazda sinirlilik alametidir bilirsin. Ben de senin gibi yalnızım. Hadi yürü bakalım.”
Adam, ilk kez içinden gelen bir gülüşle gülüp, atlaması için kadına elini uzatırken, “Yahu” dedi, “biliyor musun, çok sevindim seni bulduğuma.” Kadın o güzel gülüşüyle güldü gene. Akşam güneşinde dişleri parıldadı.
“Biliyorum” dedi. Bu kez ikisi birden güldüler.
Bu öykü uzar gider. Ama, uzaklaştıkları için, kadının duyulan son sözlerini yazıp bırakmalı.
“Canım ben de yani, hiç tanımadığım bir elin adamına, gel gidip rakı içelim der miyim, aklını kullan biraz.”
Galiba gene, ikisi birden gülüyorlardı.