| Saint Nazaire’de Geçen Bir Son Kitap Hikâyesi
|
| |
|
Saint Nazaire’deki Yabancı Yazarlar ve Çevirmenleri Evi (Maison des Écrivains Étrangers et des Traducteurs), konuk yazar ve çevirmenlerin çalışmalarına destek vermek amacıyla oluşturduğu kültürel etkinlik projesini 1997’den bu yana yaşatıyor. Çeşitli ülkelerden çağırılan yazarlar ve çevirmenler Saint Nazaire’de ağırlanıyor, burada geçirdikleri süre boyunca yaptıkları çalışmalar MEET tarafından yayımlanıyor.
MEET aryıca her yıl iki edebiyat ödülü veriyor. Bunlardan biri, yıl içinde yayımlanmış en iyi Fransızca çeviri kitabına verilen, bir yabancı yazar ile Fransızca çevirmeninin birlikte ödüllendirildiği Laure Bataillon Ödülü; diğeri ise, henüz kitabı yayımlanmamış, ama bazı antoloji ve dergilerde yer almış genç yazarlara verilen Genç Latin Amerikan Edebiyatı Ödülü.
Çin, Arjantin, Romanya, Türkiye gibi ülkelerin yazarları için bir buluşma noktası olma özelliğini taşıyan MEET, kabul görmüş edebiyat anlayışının kalıplarını, özellikle dil engeli nedeniyle kıramayan, ulusal edebiyat sınırları dahilinde kalan yazarları bir araya getirmeyi hedefliyor. Geçen sene düzenlenen Babil Mitosu/Babil’in Neşesi konulu toplantı, bu hedefin altını çizen son etkinlik olarak örnek gösterilebilir. Bu başlık altında düzenlenen etkinliğe katılan yazarlar ayrıca bir kitapta buluştular. Toplantıda, kozmopolitizm ve çokdilliliğin yazarların hayatlarına, okurlarının mutluluğuna ve eserlerin niteliğine ne kazandırıldığı tartışıldı ve Tükiye’den Enis Batur, Aslı Erdoğan ve Nedim Gürsel yer aldı.
Geçtiğimiz yıllarda Enis Batur, Tahsin Yücel ve Nedim Gürsel’i ağırlayan MEET’in bu yılki konuklarından biri Aslı Erdoğan’dı. Erdoğan son kitabını Saint Nazaire’de, Nisan ayında noktaladı ve bu söyleşide Saint Nazaire deneyimlerini bizimle paylaştı.
St. Nazaire’e nasıl gittiniz?
2004 Kasım’ında St. Nazaire’de bir panele çağrıldım. “Babil Mitosu/Babil’in Neşesi” başlığında on beş yazarın katıldığı bu panelde Türk edebiyatı ve Çin edebiyatı da tartışıldı. Nedim Gürsel ve Enis Batur’la beraber katılmıştık.
MEET’in başındaki yazar Patrick Deville ile 2003 yılında tanıştım. Kırmızı Pelerinli Kent çıktığında kendisine yollamıştım. Okumuş, beğenmiş... Türkiye’den bir süre uzaklaşmak istediğimi, hatta yazmaya devam edebilmek için buna zorunlu olduğumu söylemiştim. St. Nazaire’den söz etti. Başvurdum ve 2005 Şubat-Mart döneminde çağrıldım.
Buna bir burs diyebiliyor muyuz? Yazarların çalışmalarını yapabilecekleri bir ortam sunuluyor ve bu çalışmaları için bir miktar para veriliyor, sunulan imkânlar bununla mı sınırlı?
Her odası okyanusa bakan bir apartman dairesi, ayda 1000 euro! Buna burs demeye hakkım olduğunu düşünüyorum. İlk kez birisi yazmam için önceden para veriyor bana! Pek çok yazar-evi var Avrupa’da, ama yazarlara para veren organizasyonlar bildiğim kadarıyla çok az. Fransa’da iki ya da üç tane var yanılmıyorsam... Bu yıl yüzden fazla kişi başvurmuş. Yılda sekiz-on kişiye veriliyor ve yazar tarafından ömür boyu sadece bir kez kullanılabiliyor.
MEET ve yazarlar arasında bir alışverişten bahsedilebilir mi?
Bu aslında bir alışveriş evet, ama yazarına böyle davranan bir ülkeden geldiğim için, bana çift taraflı bir “alış”mış gibi geliyor. Üstelik bir de kitabınızı basıyorlar! St. Nazaire’de bulunduğu süre içinde yazdığı metni istiyorlar yazardan. Bu metin MEET tarafından çift dilde basılıyor. Baskı, çeviri ve dağıtım ücretlerinin tamamını karşılıyorlar. On küsur yılda zengin bir dizi hazırlanmış. Evet, kontratta bu da var, karşılığında bir kitap vermek zorundayım. Ama öte yandan, Fransızcada bir kitabım daha yayınlanmış olacak.
St. Nazaire’i nasıl buldunuz?
St. Nazaire’e ayak bastığımda “Ben buraya nasıl dayanacağım,” dedim. 60-70 bin nüfuslu, sürekli deniz kokan bir kasaba... Küçük bir balıkçı köyüyken, tersanenin taşınmasıyla 19. yüzyılın ortalarından itibaren bir işçi kenti olarak gelişmiş. Güçlü bir sendikacılık geleneği olan bu kasabanın proleter havasını sevdim kısa zaman içinde. Almanların son teslim olduğu yermiş. Denizaltı üssünü savunan 600 kadar Alman, Berlin’in çöküşünden sonra, 11 Mayıs’a kadar direniyor. Bu yüzden bütünüyle bombalanmış, baştan aşağı yıkılmış bir kent.
Fransa denince aklımıza gelen pek çok şey; kafeler, lokantalar, sinemalar burada çok çok az ama bir kültürel canlılık var. Gittiğim göçmen barı bile afişle doluydu ve tiyatro topluluklarının, caz grupların sürekli geldiğini, festivallerin yapıldığını görüyordum. MEET de farklı bir ses getiriyor St. Nazaire’e…
MEET’in temel amacı dünyanın çeşitli ülkelerinden yazarları bir araya getirmek ve o yazarların eserlerini Fransızcaya kazandırmak mı?
“Periferik” denen edebiyatları tanıtmak da MEET’in amaçları arasında. Baltık ülkeleri, Arnavutluk, Orta Amerika, Çin ve Türk edebiyatları üzerine yapılan çalışmalar buna örnek gösterilebilir. Mercek altına alınmamış, henüz tüketilmemiş iyi edebiyatı tanıtmak istiyorlar. Fransız okuru yalnız kendi edebiyatını okuma konusunda son derece tutucu. Dünyada başka edebiyatlar da var, artık en güçlü edebiyat bu bahsettiğimiz, MEET’in de dikkatini çeken ülkelerden çıkıyor. Ayrıca MEET yalnızca bu eserleri Fransızcaya kazandırmıyor; hem Fransızca, hem orjinal dilinde basıyor kitapları. Diller arasında kurulmuş sahte hiyerarşiye karşı geliştirilmiş güzel bir tavır bu bence. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca yazan yazarların başka dillere çevrilme şansı yüksektir kuşkusuz. İngilizce yazan üçüncü sınıf bir yazarın eseri yirmi dile çevrilirken, bir Afganlı yazarın şansını düşünün. MEET’in seçici bir tavrı olduğunu söyleyebilirim. İyi edebiyatı seçmeye özen gösteriyor. Hugo Gala, Juan Goytisolo, Jean Rolin, Alain Robbe-Grillet gibi isimleri ağırlamış olsa da, starlarla çalışmak gibi bir hedefi yok.
Fransa’da da MEET’in özel ve kabul görmüş bir oluşum olduğunu söyleyebiliriz bu durumda...
Evet, kesinlikle. Önemli bir referans sayılıyor, ancak ben meseleye sadece bu açıdan bakmak istemiyorum. Fransa’da da birçok yerde olduğu gibi star ve bestseller sistemi geçerli. Bu duruma karşı bir tutum sergilediğini görüyorum MEET’in ve ilgimi çeken de bu.
MEET başka hangi etkinlikleri organize ediyor?
Her sene bir seçki çıkartıyorlar ve bu seçki, iki ülkenin edebiyatçılarını bir araya getiriyor. Sözgelimi geçen sene Çin ve Türkiye’den 18 yazarla şairi bir araya getirmişlerdi. Sempozyumlar, okuma günleri, şiir dinletileri, yazarlar evi ve baskı maliyetleri... Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda bu çalışmanın ciddiyeti de öne çıkıyor.
Bu ziyaretin sonunda bir kitap teslim etmeniz gerekiyordu ve burada başladığınız çalışmayı orada bitirdiniz. St. Nazaire, bu kitabı nasıl etkiledi?
İki yıldır üzerinde çalıştığım bir kitap vardı ama sanki daire bir türlü tamamlanmıyordu. Doğru tahmin etmişim, kitabı bitirebilmem için buradan uzaklaşmam gerekiyormuş. St. Nazaire’de bu yoğunlaşmayı yaşadım. İlk haftayı uzun telefon görüşmeleriyle geçirdim, sonra yazmaya başladım. Yazıdan başımı kaldırdığımda bir köprünün kalktığını, bir geminin limana girdiğini, köprünün kapandığını görüyordum. İki üç saat geçiyordu, köprü tekrar kalkıyor, bir gemi limandan çıkıyor ve bu böyle sürüp gidiyordu. Artık tek bir telefon konuşması bile bana fazla geliyordu.
St. Nazaire’den önce Norveç ve Lahey’de bulundunuz. Kırmızı Pelerinli Kent Norveççeye çevrildi.
Norveç’te Helene Cixous, W.G Sebald, Nathan Englander gibi yazarların yer aldığı bir seri içinde yayımlandı kitabım. Beş yılda oluşturulmuş “MARG” serisi. Marg, hem sınır çizgisi hem de omurilik anlamına geliyor. Bu kitabın çıkışı bağlamında Stavenger Festivali’ne davet edildim.
Lahey’de yapılan Winternächten (Kış Geceleri) adında bir festivaldi. Orhan Pamuk davetliydi, o gelemediği için yerine Emine Sevgi Özdamar’la gittik, Elif Şafak da vardı, o daha önceden davet edilmişti. Önce iki gün, on beş yazar kapandık bir odaya, edebiyat, imge, söz üzerine bir atölye çalışması yaptık, son derece verimliydi. Bir edebiyat festivali ama bütün sanatların iç içe olduğu bir festival denilebilir. Genç sinemacılar, genç şairlerin şiirlerinden kısa filmler çekiyorlar; lise öğrencileriyle bir şair workshop yapıyor, şairler gazete haberlerinden yola çıkarak şiir yazıyorlar vs. Festivalin teması: “Söz mü, İmge mi?” Malezya, Endonezya, Güney Afrika, Karayipler ve Türkiye’nin bir araya getirilmiş olması ilgi çekiciydi. Öyle sürekli festivallere katılan bir yazar değilim, ama örnek bir festivaldi diyebilirim. Festivalin bütün dillere, sanat dallarına, kültürlere, yazarlara eş düzeyde yaklaşması; sanatçı-izleyici, genç-yaşlı, yerli-yabancı, ünlü-ünsüz ayrımını kırabilmesi bakımından örnek bir festivaldi.
|