“Şiir dediğimiz şey paylaşmak içindir”

Mehmet Erte


’80 kuşağı içinde anılan şairlerin bir ortak paydasını bulmanın güç olduğundan, 80’li yıllarla birlikte akımların (bir daha “akım” sözcüğünden bahsedilemeyecek şekilde) ortadan kalktığından söz edilir genellikle. Ama bir şiir akımını işaret eder gibi “80 kuşağı” dendiğine de çok sık rastlıyoruz. Gerçi son söylediğim, sanıyorum bu kuşağın olumsuz yönleri ele alınacağı zaman yapılıyor; eğilimleriyle, kaynaklarıyla bu şairlerin topu birmiş gibi genellemeler yapıldığında, atılacak çöpü gösterir gibi “80 kuşağı” deniyor. Oysa, niteliği tartışılmalı, büyük bir dağılma/farklılaşma söz konusu 80’lerde. 80 öncesi kuşakların belirli öbekler halinde toplandıklarını, “birlik” görüntüsü verdiklerini düşünüyor değilim; yine de özellikleriyle ayırt ettiğimiz damarlar var karşımızda. ’80 kuşağı ise yadsınamaz etkinliğine; yayımladığı bildirilere, çıkardığı dergilere, kendi içindeki kümeleşmelerine, tek tek farklılaşmalarına karşın topyekûn bir kenara bırakılmaya açık oldu hep ve bir damar olarak kabul edilmedi. Öte yandan tarih de şiirin artık kendisine söz geçiremeyeceği yıllara doğru evriliyordu galiba...
Sevgili Mehmet Erte, söyleşiye 80’li yıllar şiirine dair tespitlerle başlaman bana bazı şeyleri anımsattı. Senin de vurguladığın gibi şiirde ’80 kuşağı olumsuz bir niteleme. Hele bazılarına göre, ’80 kuşağı şairi olmak, cüzamlı olmakla eşdeğer neredeyse. Benim anımsadıklarımın çoğu da senin saptamanı doğrular nitelikte. 7–8 yıl önce “anlamlı şiir-anlamsız şiir” diye başlatılan, bana o günlerde de şimdi de hayli “anlamsız” gelen tartışmada, bu kuşaktan şair Mehmet Yaşın benim için “Kendisini ’80 kuşağının şefi olarak görüyor,” diyordu. Benzer iddiaları başkaları da dile getirdi. Bir başka ve farklı örnekse arkadaşım ve şiirimizin yetkin eleştirmenlerinden Orhan Koçak’ın söyledikleridir. Yine aynı günlerde, Hollanda’da yapılacak bir şiir etkinliğine katılmam söz konusuydu. Büyüklerden, ustalardan, gençlerden şairler çağrılıydı. Orhan Koçak da şairlerin seçiminde düzenleyicilere yardımcı oluyordu. Beni de önermiş, konuştuk, gidebileceğimi söyledim. Orhan’ın sözleri hâlâ aklımdadır: “’80 kuşağını temsilen gidiyorsun.” Ardından bir kez daha yineledi: “Unutma, temsilen!” Sonra bilmediğim gelişmeler oldu, ben gidemedim, yani beni çağırmaktan vazgeçtiler, başka arkadaşlar gitti. Orhan’ın yinelediği vurgu anlamlıydı, galiba şöyle demek istiyordu: “Benim seçimim sen değilsin, ama temsilci olarak seni görüyorum.” Beni bağışlasın ama, bu vurgunun bana hissettirdiği budur. Bazı eleştirmenler ve şairlerse “’80 kuşağının önde gelen adlarından biri” olarak olumlu biçimde değerlendirdiler beni.
Şimdi bu konuşma vesilesiyle bir kez daha söylemek istiyorum, umarım son kez olur, ben ’80 kuşağının temsilcisi filan değilim, olumlu ya da olumsuz, her iki anlamda da söylüyorum bunu. Şiir yayımlamaya 1978’de Somut, Felsefe Dergisi, Yusufçuk, Türk Dili dergilerinde başladım. Sonra 1980 askeri darbesi geldi, hepimizin hayatı değişti, Bedirhan Toprak’ın bir başka vesileyle çok yaralayıcı bir biçimde söylediği gibi ‘gök karardı’. O yıllarda, galiba 1981’di, Milliyet Sanat ve Hürriyet Gösteri dergilerinin hazırladıkları “Genç şiir, genç şairler” dosyalarında adım bile geçmez. Fakat sonra ne olduysa, birdenbire ’80 kuşağının şefi, muhtarı, lideri, temsilcisi filan oldum! Bunun elbette bazı nedenleri var. Birincisi, 1983’te Adnan Özer’in projesi olan, Tuğrul Tanyol’la benim de katıldığım ve üç sayı sürebilen ÜçÇiçek dergisini yayımlamış olmamızdır. Solun ve İslami kesimin buluştuğu ÜçÇiçek dergisi ve devamındaki Poetika, Yeryüzü Konukları, İmge/Ayrım ve Şiir Atı dergileri, bugün ’80 şiiri olarak konuştuğumuz şiirin başlangıcında ve yaygınlaşmasında öncü dergiler oldular. Benim ÜçÇiçek ve Şiir Atı’nı yayımlayanlar arasında yer almam ve dönemin şairlerine, şiir anlayışına ilişkin yazılar yazmam da, sanırım bu nedenler arasındadır.
Yeterince anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan şey şudur: ‘Ortak bir payda’ yokluğundan söz ediliyor, sen de söyledin, iyi de ‘ortak payda’ dediğimiz şey nedir? Şiiri şiir olarak yazmak, şiir üzerinden siyasal bir bildiri yaymamak, şiiri evine davet etmek de ortak bir payda değil midir? 70’li yıllarda yazılan şiire bir itirazım yok, adı slogan şiiri olsa da, demek ki o dönem öyle gerektiriyormuş, öyle bir şiir yazılmış diye düşünürüm. 1980’deki büyük yenilgiden sonra da bizim payımıza da böyle bir şiir düştü: Yenilginin şiiri. Ama öğretici olmadığını kim iddia edebilir? Yenildik ve evimize, yani şiire döndük. Demek ki uzun sürecek bir yenilgiymiş bu, şiirinin bu kadar uzun süre yazıldığına bakılırsa, ancak bu söylenebilir. Elbette bir ‘akım’ değildi, o şiiri sürdürenler, ben dahil, hiç kimse bunun bir ‘akım’ ya da ‘damar’ olduğunu söylemiyor ki! Hâlâ II. Yeni şiirini konuştuğumuza, tartıştığımıza da bakılırsa, şiirimizdeki akım, damar ya da son büyük kalkışmanın II. Yeni olduğunu söylemek doğrudur, yerindedir. Kimse bunun aksini söyleyemez, söyleyeni de duymadım. Kısacası, ’80 şiiri bir dönem şiiridir, evet, toplam bir etkisi yoktur, manifestosu da yoktur, şimdi de bir kenara bırakılıyorsa, demek ki ömrünü tamamlamıştır. Ne diyebilirim ki? Ne kendi yazdığım şiiri, ne de ’80 şiirini savunacak halim yok!

Şiir dilinizi kurduğunuz, gençliğinizi geçirdiğiniz 70’li yıllarda ortaya çıkan özel bir kuşak yok; toplumsal hareketlenmelere paralel olarak, sizin de söylediğiniz gibi “slogan şiirleri” yazılmış olsa bile, birkaç kuşağın bir arada olduğu 70’leri sadece bu özelliği ile değerlendirmekten yana değilim. Üzerinizde etkisi olduğunu düşündüğüm için belirtiyorum: II. Yeni şairlerinin yanı sıra, Necatigil, Oktay Rifat, Sabahattin Kudret Aksal ve daha birçok şairin dinç bir şekilde ayakta olduğu bu evrede, 60’lardan Cahit Zarifoğu, İsmet Özel, Egemen Berköz, Behramoğlu ile gelen kanla birlikte, Nihat Behram, Metin Altıok gibi kendini iyice belirginleştiren şairler var. 70’ler için eski-yeni kuşaktan daha pek çok şair sayılabilir daha, örneğin Gülten Akın beş şiir kitabı yayımlıyor bu yıllarda... Eskişehir’de geçen çocukluk ve ilkgençlikten ODTÜ’deki öğrencilik yıllarına Haydar Ergülen’in okumalarına, şiirle kurduğu ilişkiye gelelim; dönemin havasını nasıl değerlendiriyorsunuz, ilk şiirlerinizi yazarken kimlerin etkisi altındaydınız?
’70 kuşağı konusunda söylediklerimin yanlış anlaşılmasını istemem. Benim için bu söyleşi gerek senin açımlayıcı soruların, gerek söyleşinin kapsamı bakımından çok önemli. Hem derdimi iyice, yeterince anlatmak isterim, hem de yanlış anlaşılan bir şey kalmasın isterim. Elbette 70’li yıllar, 60’larda şiire başlayan şairlerin ustalaştıkları çok önemli bir dönemdir, aksi iddia bile edilemez: İsmet Özel’den Ataol Behramoğlu’na, Cahit Zarifoğlu’ndan Süreyya Berfe’ye, Mehmet Taner’den Metin Altıok’a, Egemen Berköz’e hem Türk şiirinin ustalarının, hem de benim ustalarımın en iyi şiirlerini yazdıkları, en sıkı kitaplarını yayımladıkları yıllardır 70’ler. Öte yandan senin de iyi gözlemlediğin gibi Necatigil’den Oktay Rifat’a, Gülten Akın’a büyük şairlerimizin de en verimli dönemleridir. İstersen 70’li yıllar meselesini burada kapatalım, çünkü konuştukça yanlış şeyler söylemişim de onları gidermek için çırpınıyormuşum hissine kapılıyorum. Söylemek istediğim basitçe şöyle: Bu ustaların, büyük şairlerin yanı sıra, o dönemin siyasi atmosferine, ruhuna göre biçimlenen ve sonraları ‘slogan şiir’ olarak da adlandırılan bir şiir dolaşıma girmiştir.
ODTÜ’ye öğrenci olarak geldiğim yıllardan çok önce, daha Eskişehir’de ortaokul öğrencisiyken tanışmıştım şiirle. Benden birkaç yaş büyük, lise öğrencisi arkadaşlarımın çıkardığı Deneme dergisinde Umur Erkan ve Erkan Güçlü imzalarıyla şiirler ve avangard hikâyeler yayımlamıştım. O günlere dair beni hâlâ heyecanlandıran anılar var, benim için çok kıymetli. Orta ikiden üçe geçtiğim yaz gördüm İstanbul’u ilk kez, 12 yaşındaydım, devlet ortaokulunda Fransızca sınıfında okuyordum. Eskişehir Maarif Kolejinde okuyan, Nabi Avcı, Ahmet Kot, Bekir Şahin gibi benden birkaç yaş büyük abi-arkadaşlarda (Deneme dergisini de çıkaranlar) gördüğüm Yeni Dergi’ler ve Ece Ayhan’ın kitaplarını çok merak ediyordum. İstanbul’a iner inmez Cağaloğlu’na koştum, Vilayet Han’daki de Yayınevi’ni buldum, Memet Fuat içerdeydi. Yeni Dergi’nin eski sayılarını almak istediğimi söyledim, sonra Behçet Necatigil’in ve Ece Ayhan’ın kitaplarını sordum. Raflara bakıp başka kitaplar da ayırmaya başlayınca, sevgili Memet Fuat benimle ilgilendi, ona şiiri ve Yeni Dergi’yi çok sevdiğimi söyledim. Hayli, dergi kitap aldım, Memet Fuat şaşırdı, bunları kime aldığımı sordu, kendime aldığımı söyleyince gülümsedi ve bana Çocuklar İçin Şiirler adlı bir kitap armağan etti, onu küçük kızkardeşime vereceğimi söyledim: Taşralı bir küçük şair İstanbul’da! Oradan Beyazıt’taki Sahaflar’a yollandım, o zamanlar tam bir hazineydi Sahaflar. Sergilerden ucuz fiyatla hayli şiir kitabı kaldırdım, Dost Yayınları’nın büyük boy, desenli şiir dizisi, Yeditepe kitapları, Âsaf Hâlet Çelebi, Metin Eloğlu, Can Yücel, İlhan Berk... Bütün yaz Yeni Dergi’lerle ve şiir kitaplarıyla geçti. İlk kez o yaz sonu, çizgili, sarı yapraklı, Devlet Malzeme Ofisi’nin ürettiği küçük boy defterime “100 Türk Şiiri” başlığıyla, sevdiğim şiirleri kaydetmeye başladım, O defterde hem Necatigil’in “Evlerle Savaş”ı vardı, hem Sezai Karakoç’un “Balkon”u, hem Ülkü Tamer’in Virgülün Başından Geçenler kitabından seçtiğim şiirler, hem Attilâ İlhan’ın “Pia”sı, İlhan Berk’in “Ne böyle sevdalar gördüm” dizesiyle başlayan şiiri, hem de Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara”, “Çapalı Karşı” şiirleri, başka şairler, başka şiirler...
Ankara 1973, liseyi bitirdiğim yıl, üç güzel kitapla çarpıldım: Tasarımı, kapağı, renkleri ve elbette içindeki şiirleriyle üç çarpıcı kitap: Oktay Rifat’ın turuncu Yeni Şiirler’i, Cemal Süreya’nın pembe Beni Öp Sonra Doğur Beni kitabı ve Ece Ayhan’ın mor Devlet ve Tabiat’ı. Benim küçük antolojim, “100 Türk Şiiri” çoktan tamamlanmıştı ama, bu üç kitap için yeni bir antoloji daha yapmaya değerdi. Yapamadım, çünkü art arda gelen güzel kitaplardan ve beni şaşkınlıktan hayranlığa sürükleyen şiirleri okumaktan, vakit bulamıyordum. O dönem, hayatımın mutluluk hanesine yazılabilecek en güzel dönemlerden biridir. Cem Yayınevi’nden çıkan üç kitap da bu mutluluğu tamamlıyordu: Turgut Uyar’ın Toplandılar, Edip Cansever’in Sonrası Kalır ve Ülkü Tamer’in Sıragöller adlı şiir kitapları.
Aralık 1981’de Gösteri dergisinin 13. sayısında, düzenledikleri şiir yarışmasında, “Yaz” konulu ve 30 yaşın altındaki gençlere yönelik bir yarışmaydı, Murathan Mungan “Sahtiyan” şiiriyle birinci olmuştu, “Unutulmuş Bir Yaz İçin” adlı şiirimle ikinci olmam nedeniyle benimle bir söyleşi yayımlandı. Bir soru beni etkileyen şairler üstüneydi. Dilersen, tam 24 yıl önce, yani tam da yarı yaşımda verdiğim cevabı hiçbir şey eklemeden buraya alayım: “Şiirime ne ölçüde etkileri olduğunu kestirmem kuşkusız kolay olmasa da İsmet Özel, Nâzım Hikmet, Attilâ İlhan, Edip Cansever, Afşar Timuçin, Ahmet Muhip Dıranas, Cemal Süreya, A. Kadir şiir serüvenimin başlangıcında döne döne okuduğum ozanlardı.”
Son olarak da aynı söyleşide “Bugün Türk şiirinin en başarılı adları kimler?” sorusunu yanıtlamışım ve 1981’de şunları söylemişim: “Ne güzel bir soru. Demek ki ‘sevdiğim sokak adları gibi’ sevdiğim güzel ve soylu şairleri, ‘yaşı küçük ama gönlü ziyade’ arkadaşlarımı söyleyebileceğim. O kısıtlayıcı ‘bugün’ sözcüğünü çıkaracağım sorunuzdan izin verirseniz. ‘Melali anlamayan bir nesle aşina değiliz’ dizelerindeki duyarlılığa vurgun olduğum Ahmet Haşim, bize en güzel aşk ve özlem şiirlerini armağan eden Nâzım Hikmet, devlet dersinde öldürülen çocukların öğretmeni Ece Ayhan, Pera’nın sokaklarındaki her çocuğu Sait Faik inceliğiyle saran İlhan Berk, kara saçlarındaki şiir tellerinde kırmızı karanfiller saklayan Gülten Akın, alnı ağrıyan çocukların elinden tutup sinemaya götüren Ülkü Tamer, her türlü yalnızlığımızdan yeni bir dil yaratan Edip Cansever, anlatmaya basit bir kareli defterin yetmeyeceği Egemen Berköz, Türkçenin ses bayrağı Ahmet Ada, haydutların sarışın da olabileceğini yineleyen Ergin Günçe, göçebelerin dünyanın her yerinde (Ortadoğu’dan başlayarak) kırıldığını şiire döken Cemal Süreya, haksızı bile gümüş hançerle vuran incelik Afşar Timuçin, hem hayatın hem de şiirin efendisi Eray Canberk, şiir ırmağında bir donanma gibi yol alan Süreyya Berfe, hikmet burcunun bilgesi Behçet Necatigil, şimdi uzak dağlarda süren kırgınlık Metin Altıok, çocukların, yaprakların ve eşkıyaların amcası Can Yücel, sabah kentlerin kapısı açıldığında süzülen ilk yolcu Özdemir İnce, tahtadan evimizin kırmızı kiremitlerine yağmur yağdıran Sezai Karakoç, ağır başıyla nöbet alıp şehri deviren Cahit Zarifoğlu ve dile gelmez bir şiir ırmağı İsmet Özel (lütfen bütün şiirlerini okuyunuz!).
Bir de benim kuşağım var, sevgili arkadaşlarım: Şiirde ve öyküde ağabeyimiz olan İzzet Yasar, genç ozanlara ‘meşruiyet’ kazandıran Ahmet Erhan, unutulmuş bir su gibi kıyıda gezinen kimsesizlerin dostu Adnan Azar, kocaman sesiyle çocukların yüreğine kar yağdıran Ömer Ateş Kızıltuğ ve hırçın yüreğinden şiirler uçuran Ali Cengizkan.”
Gördüğün gibi, 24 yıldır pek bir şey değişmemiş, o zaman da ‘şair’ olmaktan çok ‘şairane’ymişim ve o zaman da tıpkı bugünkü gibi herkesi seviyormuşum. Bu söyleşinin tamamını da alabilirmişiz aslında buraya, çünkü hem ’70, hem ’80 kuşağına dair hayli kelâm etmişim, mesela ’70 kuşağına ilişkin şöyle demişim o söyleşide: “Yapay bir yakıştırma olarak sürekli vurgulanan ’70 kuşağında bütünlüklü bir yazın anlayışı, ortak değerler yönelimine rastlayamayız. Her türlü yazılı metnin çeşitliliği, değişik iklimlerdeki ozanların dilimize çevrilmesi, toplumsal muhalefet içinde boy gösteren çeşitli siyasal akımlardan etkilenme gibi nedenlerle, öyle, bu kuşağın çoğunluğu tarafından geliştirilen, benimsenen bir kuramdan söz edilemez. Ayrı yataklardan, su yollarından gelen şairlerin şiir anlayışlarında egemen ortak söyleyişlere yönelmesi de beklenemez, Ortak bir söyleyişten söz etmek yerine, ortaklaşa dışlamalardan söz edilebilir. Tek tek ozanlar da bu noktayla örtüşebilir...” demişim!

90’lardan bugüne, kendi yolunu 80 kuşağının tıkadığını düşünen şairler hep oldu. Ama genel olarak 2000’li yıllarda şiir yazan genç kuşak, 90’larda çatışmaya gireceği bir oluşumla karşılaşmadığı gibi, 80’lerle de belirli şairler aracılıyla ya uzlaşma içinde oldu ya da onu II. Yeni’nin devamı olarak nitelendirip es geçti ve kendisi için “asıl” kabul ettiği kaynağa yöneldi. Dergi editörleriyle girişilen kişisel kavgaları bir kenara bırakırsak, 80’lere dair bir tartışmanın belirgin olarak görülmediği söylenebilir.
‘80 kuşağının yolunu tıkadığını düşünenlerin yapacağı şey belli, senin de söylediğin gibi, ‘asıl’ kaynağa yönelmek. Bu konuda başka bir şey diyemem. 90’lı yıllar şiirine ilişkin, Hürriyet Gösteri’de yayımlanan dosyada “İki kuşak arasında gönül bağı var,” demiştim. Hâlâ aynı şeyi söylüyorum. 90’lı yıllar şiiri ya da kuşağı diye anılacak bir akım ya da hareket var mı? Aynı kaynağa beraber yöneldiğimiz şairler var yalnızca. O yüzden 90’lardaki şairlerin 80’lerdeki şairlere itirazlarının temeli yoktur. İtiraz edenlerse kişisel bir ikbal ve şöhret arayışından öteye geçememişlerdir, çünkü bir şey söyleyememişlerdir. Tekrar ediyorum, ’80 şiiri bir dönem şiiridir, yeni bir dünya kurulurken, eski değerlerimiz, inançlarımız tersyüz olurken yazılan bir şiirdir, eski dünyayı savunmanın şiiridir, bir anlamı varsa, budur. Bakın, ’80 şiirini savunmuyorum, savunma anlamına gelebilecek şeyler söylediğim için de üzülüyorum. Ben, 90’larda yazılan şiir için şunu söylemiştim: “Yeni bir şiir de yok, hareket de.” 80’lerdeki gibi bir altüst oluş, büyük bir kırılma, kopma da yaşanmadığı için, 90’lı yıllar şiiri diye bir şiirden söz etmek zorlama olur, 80’li yıllarda yazılan şiir 90’lı yıllarda da fazla değişmeden sürmüştür. Her iki dönemde de iyi şairler çıkmıştır, iyi şiirler yazmışlardır. Benim söylediğim bu, acaba derdimi yeterince anlatamıyor muyum? Doğrusunu istersen bir yandan da ‘bana ne?’ demek istiyorum, hakikaten bana ne?
80’li yılların şairleri ve dergileri, kendi şiirlerinden çok, önceki kuşaklara, sözgelimi en yoğun olarak II. Yeni’ye sahip çıkmışlar, onları okumuşlar, şairlerini usta bellemişler ve o şiirlerin okunup yaygınlaşması için çabalamışlardır. Bir de böyle bakmakta yarar var. 80’den sonra ‘bireyci’ olmakla suçlanan şairlerin, kendi şiirleri, şair kimlikleri pahasına geçmiş kuşaktan şairlere ve şiirlerine sahip çıkmaları da az rastlanır bir özveri değil midir? En azından o şiirleri ve şairleri gündemde tutma çabaları bile, 80’li yıllar şiirinin değilse de, şairlerinin farkını göstermeye yeter. 80’li yıllar şairleri, şiirleriyle olmasa da, vefalarıyla anılacaktır. Bu vefa da onlara ’80 öncesinden mirastır. Israrla koruyup gözettikleri eski değerlere sahip olmalarının sonucudur. Bu değerlere sahip olan bazı 90’lı yıllar şairleriyle, ’80 şairleri arasında böyle değerli bir gönül bağı vardır, benim söylemeye çalıştığım bu, başka da hiçbir şey değil. 80’li yıllar şiiri, fareli köyün kavalcısı değildir, bazı çocukları ardına takıp götürecek gücü de yoktur, bu yönde bir arzusu da. Hem galiba bunlarla beyhude yere uğraşıyoruz, bunlar çok lüzumlu, çok verimli tartışmalar değil. İşte sevgili Mehmet, 80’lere dair böyle gereksiz suçlamalar, tartışmalar sürüyor, ne kadar tartışma denebilirse?

“Vefa” dediniz... Sözlerinizi biraz ileriye götürürsek; modern Türk şiiri açısından bir gelenek düşüncesinin oluşmasında ’80 kuşağı şairlerinin önemli bir payı olduğunu düşünüyorsunuz anladığım kadarıyla. Yayımladığı ürünler bağlamında ’80 kuşağını ele alacak olursak, kendisinden önceki şiirle nerede çatışıyor, nerede uzlaşıyordu sizce? Ve kendi şiirinizi nasıl bir yazınsal çatışmanın ortamında var ettiniz?
“Şiir düşüncelerle yazılmıyor” elbette, “şiir sözcüklerle yazılıyor”. Şu‚ ’80 kuşağı meselesinde de bu saptamaya benzer bir yan var, yani şiir kuşak olarak yazılmıyor, tek tek şairler tarafından yazılıyor. Biraz çocukça bir şey söylediğimin farkındayım ama, 80’ler tartışmasının topyekûn bir harcama tavrıyla sürdürüldüğünden endişe etmeye başladım. Bugün‚ 80’lerdeki gibi şiir yazılmıyor olması ya da daha doğrusu‚ 80’lerdeki gibi şiir yazmama arzusu anlaşılabilir bir şeydir, öyle olması gerekir. İyi de bu‚ ’80 şiirinin ömrünü tamamladığı ya da defterini kapattığı anlamına gelmez ki, eğer “80ler bitti!” tespitinden böyle bir anlam çıkıyorsa veya çıkarılıyorsa, kimse kusura bakmasın ama bu, şiiri de, tarihi de hiç anlamamış olmak anlamına gelir. O zaman bütün eski kuşakların şiiri için de geçerli sayacağımız bu yaklaşıma göre, demek ki Türk şiiri 2000’lerde, hadi biraz geriye gidelim, 90’larda başlamış oluyor! Hani şu her şairin, şiirin kendisiyle başladığına inanması gibi komik bir şey! Yeni bir şiir yazarsınız, yeni bir şiir hareketi başlatırsınız, o da tıpkı önceki kuşakların iyi örnekleri ve dönemlerini temsil eden iyi şairleri gibi gelenek dediğimiz o büyük antolojiye eklenir. Gelenek’ten muradım, şiirin sürekliliği ve haritası olması anlamındadır. En devrimci şiir hareketlerinin bile, kendinden önceki şiir hareketlerini, anlayışlarını tümüyle unutturduğu, geçersiz kıldığı görülmemiştir.
İzninle bir kez daha tekrarlıyorum, adı ister ’80 kuşağı olsun, ister 80’lerde yazılan şiir olsun, Türk şiirinin büyük antolojisinde yer alacak hayli iyi şiir ve şair vardır o dönemde. Diğer kuşaklardan farklı olarak da çatışmacı bir şiir anlayışından çok, uzlaşmacı bir tutumu benimsemişlerdir. II. Yeni’yle çatışmamışlardır sözgelimi, Divan ve halk şiiri geleneğiyle de çatışmamışlardır. Özellikle II. Yeni’nin şiir anlayışını benimsemişlerdir. Uzlaşmacılıktan anladığım budur. Bu anlamda, hiçbir şeyiyle, hiçbir şairiyle ve şiiriyle hatırlanmasa bile, şiire ve kendilerinden önceki şiirlere, şairlere, özellikle de II. Yeni’ye “vefa”sıyla hatırlanacak bir kuşaktır ’80 kuşağı. Eğer hatırlanırlarsa! Ben de şiirlerimi bu ortamda var ettim. Pek çok şiirimde ustalara açık ya da kapalı göndermeler, onlara duyduğum hayranlık ve sevginin izleri, etkileri vardır. Şiir yazmak benim için etkilenmenin bir yoludur, önceki dönemlerin büyük, usta, iyi şairleri olmasaydı, onları okumasaydım yazamazdım ya da bundan daha kötü şiirler yazardım. Kendi kuşağımdaki arkadaşlarımdan da, daha sonra yazan genç şairlerden de etkilendim, hâlâ şiir yazdığıma göre bu etkilenme de sürüyor demektir.

’80 kuşağı şairlerinin büyük bölümünün reklamcı olması –ya da bir süreliğine de olsa bu işle meşgul olması– da bu kuşağın üzerine eleştiri oklarını çekti. Uzun yıllardır reklamcılık yapıyorsunuz... Hayır, reklam-şiir, reklamcılık-şairlik üzerinden bir şey sormayacağım. Ama mesleğinizle kurduğunuz ilişki de bu söyleşinin kapsamı içerisinde yer alsın istiyorum. Diğer yandan, şu günlerde işsiz kaldığınızı biliyorum. İşsizliğin şairlikle ilişkisi, daha önemli bir konu olabilir belki?
Vallahi Mehmet, bu konu hakkında neredeyse reklamcılığa başladığım 22 yıldan beri sayısız yazı yazdım, soruşturma yanıtladım. Bazen de öyle saldırgan sorularla karşılaştım ki, kendimi sanki cinayet işlemişim de onun hesabını veriyorum sandım. Kısaca söylemek gerekirse: Bir ‘şair’ olarak değil, aldığım sosyoloji eğitimi ve devamındaki Reklamcılık ve Halkla İlişkiler yüksek lisansı üzerinden reklam yazarlığı yaptım. Bir şairin reklam yazarlığı yapmasını da doğrusu istemem. Şiirin ve reklam yazısının kökeninde ‘yaratıcılık’ olduğu iddia edilse bile, şiir ve reklam doğaları gereği uyuşmazlar, biri tüketime yöneliktir, diğeri değerleri ve insani olanı korumaya. Ben kimsenin mesleğine karışmam, eleştirmem, yargılamam; kimi öğretmendir, kimi avukat, mühendis, asker, doktor, işçi, memur, vb. Her neyse, benim de mesleğim reklam yazarlığıydı. Sağolsun reklamcı olmayan bazı şair arkadaşlar, reklamcılık yapan şairleri açıkçası kötülemek ve karalamak amacıyla bir “Reklamcı Şair” kategorisi yarattılar. Yaratsınlar da, zahmet edip Türk şiirinin son 40 yılına bir baksalardı; ben bunu Yasakmeyve’de ad vererek uzunca yazdım, o ‘reklamcı’ diye kötüledikleri şairlerin, Türk şiirinin en iyi şairleri arasında yer aldığını görürlerdi. Uzun lafın kısası: En yoğun reklamcılık yaptığım dönemler, şiirde ve yazıda en verimli olduğum dönemlerdir. Bir tür arınma ve kendimi koruma isteği de sayılabilir bu. Şimdi işsizim, işsizliğin en kötü tarafı, dergilerden çok fazla sayıda yazı ve şiir istenmesi, yalnızca bu nedenle bile yeniden reklam yazarlığına dönebilirim!

Günümüz genç şiiri üzerine neler söylemek istersiniz?
2000’lerde yazılmaya başlanan şiirler diyelim, 90’lardan farklı. 80’li yılların şiirine dair itiraz daha temelli ve nitelikli bir biçimde seslendiriliyor. Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi zordur, onu tümüyle değiştirmektir asıl devrimci çaba. Doğrusu ben yazılmakta olan ya da önümüzdeki dönemde yazılacak olan şiirden bunu beklerim. Şiire bir hareket getirmesi anlamında da, şiirde yeni bir hareket doğması anlamında da 2000’lerin şiirinden beklediğim budur. Çünkü 2000’li yıllar da, tıpkı 1980’li yıllar gibi, dünyanın bir kez daha yoksulların, büyük halk yığınlarının aleyhine değiştiği yıllar, hepimiz yaşıyoruz ve görüyoruz. O yüzden bu dönemin şairlerinin gerçekten itiraz edecekleri pek çok şey olduğunu düşünüyorum, elbette şiir de bu oluşumlara duyarsız kalmayacaktır. Ümit ediyorum ki, ‘80 şairlerinin, uzun süren yenilgi sebebiyle de yapamadıklarını, 2000’li yılların şairleri yaparlar. Evet, galiba, 2000’li yıllar bize yeni bir şiir getireceğe benziyor.

Hemen hemen tüm şiirlerinizde “ben” sesini kullandınız. Ama üçüncü kitabınız Sırat Şiirleri’nde (1991) ne öncesinde ne de sonrasında yayımlanan şiirlerinde görülmeyen sertlikte bir “ben” sesi var. 1981-1984 tarihleri arasında yazmış olduğunuz şiirlerinizi içeren bu kitabın yayımlanış tarihi biraz geç. Sadece yazılış ve yayımlanış tarihleri arasındaki farka bakarak demiyorum bunu, bir dönemin havasını da geç veriyor bize. Öte yandan belki ilk kitabınız Karşılığını Bulamamış Sorular (1981) bu havayı taşımalıydı diye düşünüyorum. Ama dediğim gibi olsaydı, kuşağınız içindeki çıkışınızda sizi farklı kılan neden de ortadan kalkardı bir ölçüde. 80’lerin başına şiirde politika ve toplumculuk hem 60’ların, 70’lerin mirasıydı, hem de darbe’ye bir tepki vermenin yöntemiydi. Durum böyleyken, kalabalıkların artık meydanlarda buluşamadığı günlerde, bireyi ve kişilerarası ilişkileri merkeze alan, “orta sınıf için” yazılmış “usul sesle söylenen şiirler” kaleme almanız da bir tavırdı bence. Şimdi artık politika da, darbe de unutuldu; bugünden bakınca sezilmiyor ama o dönemde –eleştirileri açık olması bakımından– tehlikeli bir tercihti herhalde bu?
Hayatımda olduğu gibi şiirlerimde de yüksek sesli bir ‘itiraz’ım olmadı hiç, sessizce kabullendim, sessizce itiraz ettim, duyulur duyulmaz ya da duyuldu duyulmadı. Yine de o sesin hep ‘biz’den çıkmasını istedim, ‘biz’den geldiğine inandım. Usul sesle söylenenler de ‘biz’e mahsusmuş gibi gelir bana. Yoksa yanıldım mı? Belki yazdığım şiir derdini iyi anlatamamıştır, böylece ortaya kocaman bir ‘ben’ çıkmıştır. Oysa benim ‘biz’im, biraz sevgili arkadaşım Ali Cengizkan’ın pek sevdiğim kitabının adı gibidir, Senlere’dir, yani ‘benler’den oluşan bir ‘biz’ olsun istemişimdir, demek ki olmamış!
Öyleyse bir kez daha yinelemekte mahsur yok, ‘ben’ demeyi sevmem, ruhuma, gönlüme, fikrime ters gelir çeşitli nedenlerle: Birincisi, Marksist oluşum nedeniyledir, bu hülya diyelim, Marksist hülya, ‘ben’i ‘sen’ olarak görür bence, bu da ‘biz’ anlamına gelir. İkincisi içinde büyüdüğüm Alevi kültürü ve tasavvufu da ‘ben’lik davası gütmeye izin vermez, “Aynayı tuttum yüzüme/ Ali göründü gözüme” demek, benim için, mensubu olduğum inancın kendini başkasıyla, ‘öteki’yle bir ve aynı görme anlayışının bir ifadesidir. Fazla bir özdeşlik ya da fazla kardeşlik sayılabilir bu söylediğim ama, benim şiirlerimdeki ‘ben’ tam da budur, yani ‘sen’dir, ‘biz’dir. Sevgili Yücel Kayıran’ın da yıllar önce bir yazısında bana ağır bir biçimde ‘patronaj’ suçlamasını yöneltirken anlamadığı şey budur. Kardeşim ya da arkadaşım olarak görürüm şairleri ve öyle yazar, öyle davranırım, burada eleştirilecek bir husus varsa çok çok ‘abilik’tir, fakat ‘kardeşçe bir abilik’, daha ötesi, fazlası değil. Bu dünya görüşü ve inancın biçimlendirdiği bir insan olarak, bir şair olarak ‘bencillik’ etmem de herhalde beklenemezdi.
Bu benim cevabımdı, senin soruna gelince: 1980 sonrası Türk şiirinin ilk önemli çıkışı olan (genç şairlerin ilk kitaplarının topluca yayımlanması anlamında söylüyorum bunu), sevgili Yaşar Miraç’ın kişisel özverisiyle, deliliğiyle, dürüstlüğüyle, coşkusuyla kotardığı Yeni Türkü Şiir Yayınları’ndan benim de ilk kitabım yayımlandı, Karşılığını Bulamamış Sorular, yıl 1981. O kitap, kitap bile denmez aslında, o güne dek yazdığım, 1978-1981 arası 3 yıl, tüm şiirlerin bir toplamıdır. İçinde ağıttan ironiye çok farklı duyuşların şiirleri vardır. Bir ‘sorular’ toplamıdır ve benim sesimdir hepsi de. Ama ‘ben’ sesinden çok, kardeşlerinin, arkadaşlarının yerine söz almış bir gencin sesidir. Oradaki ‘Anne’ hepimizin annesidir, ölenler hepimizin yoldaşlarıdır. Sırat Şiirleri ise, dediğin gibi, hayli geç yayımlanmıştır. Bu dünyadaki sıratlardan biri olan 80 darbesinin hayatımıza kazandırdıkları vardır o kitapta. Kitabın ilk şiiri “İki Gömlek”, yıllarca dövüştüğümüz sağcılardan bir militanın idam edilmesi üzerine yazılmıştır. Diğerleriyse, aile, okul, hapishane, akıl hastanesi gibi kurumların, iktidar odaklarının insanı nasıl hapsettiği, çıldırttığı, bencilleştirdiği bağlamında, doğrusu biraz da sosyoloji eğitimi almış olmanın etkisiyle yazılmış şiirlerdir. Haklısın, daha ‘sert’ bir sestir, düşün, benim bile sesim ‘sert’ çıkmıştır. O yılları yaşayanların daha içerden duyabileceği bir sestir bu.

“İki Gömlek”in sağcı bir militanın idamı üzerine yazılmış olduğunu anlamak bugün çok zor. Siz hiçbir zaman alıştığımız anlamıyla siyasi şiirler yazmadınız. Bir söyleşinizde (Varlık, Haziran 2003, Alihan Irmakkesen) dokuzuncu şiir kitabınız Ölüm Bir Skandal (Adam Yayınları, 1999) ile Sırat Şiirleri’nin ele aldıkları meseleler bakımından kardeş kitaplar olduklarını ve politik şiirler içerdiklerini belirtmiştiniz. Doğrusu, “politik” iyi seçilmiş bir sözcük; siyasi’yi çağrıştırıyor ama o demek değil. Bizimse şiirde politik ya da siyasi sözcüklerinden ne anladığımız ortada. Darbe yıllarında darbeye karşı yazılmış şiirler bekliyoruz, bu noktada “karşı dil”in iyi tanımlanmadığını düşünüyorum; bu dilin tanımlanmasının, ona sınırlar çizilmesinin doğru (ve mümkün) olup olmadığı başka bir tartışma. 1985 yılına kadar yazmış olduğunuz şiirler, darbenin ezdiği bireyin varoluşsal kaygılarını, aşkını, ayrılıklarını anlatarak da “karşı” olunabileceğinin örneklerini sunuyor bize. Peki, Ölüm Bir Skandal’ın politikası nedir?
Umarım bir daha memlekette darbe olmaz, kimse de darbeye karşı şiir yazmak zorunda kalmaz! Gerçi şimdilerde yazılan şiirler de darbeye karşı sayılır, çünkü 12 Eylül’ün vurduğu darbe geçti, ama anlayışı yerleşti ve hâlâ sürüyor. “İki Gömlek” şiirinin bir sağcı militanın idamı üstüne yazıldığını bugün bakınca anlamak zor, katılıyorum, ama yazıldığı zaman da anlamak zordu, çünkü hem biraz kapalı bir şiirdir, hem de idamdan duyulan acıyı yansıtır. Ölüm Bir Skandal kitabını yazmaya ise 1996’da başladım. Güneydoğu’da süren savaşın en şiddetli olduğu, gazetelerin bombalandığı, köylerin boşaltıldığı, ormanların yakıldığı, ve birçok insanın faili meçhul cinayetlere kurban gittiği günlerde. Gencecik askerler ve dağdaki gençlerle, yaklaşık 30 bin insanın hayatına malolan bir savaştan söz ediyorum. Doğal ölümün yerini cinayetin aldığı günlerden. Evet, yaşamı değil, cinayetin karşısında doğal ölümü savunan bir kitaptır Ölüm Bir Skandal. Yalnızca Güneydoğu’da değil, İstanbul’da da yargısız infazların yapıldığı, insanların cinayeti alkışlarıyla desteklediği, Sivas’ta 37 canın yakıldığı, ateşin, yangının daha da kararttığı o karanlığı, dilerim bir daha yaşamayız demek istiyorum biraz ürkek bir sesle. Ürkek çünkü, geleceğin daha aydınlık olacağına dair bir ümit ve inanç yok içimde. Azgın milliyetçiliğin kök saldığı bir ülkede iyimser olmak için de fazla bir neden yok ne yazık ki! 33 bölümden ibaret tek bir uzun şiir olan Ölüm Bir Skandal’ın “sonsöz”ünde şöyle yazmıştım, kitabın ‘politik’asını anlatsın diye buraya da almak istiyorum: “İnsan yaşıyorken özgürdür’ diyemem/ çünkü ölümüm yok özgür değilim/ ölüm bile cinayete kurban giderken!/ Güzel ve haklıydı Cemal Abi’nin şiiri/ ‘Her ölüm erken ölümdür’ derken/ oysa şimdi düpedüz çocuktur bazı ölümler/ düpedüz cinayettir içimize işlenen/ ben, Haydar Ergülen /çocukluk, aşk, yokluk ve ölümden/ dört kitaba heves ettim/ ve ölümden başladım hiç istemeden/ hevesimi de aldım dersimi de aldım/cinayet sürerken ölümü savunabilirim sandım/ ne iyilik var bu kitapta ne de iyi bir şiir/ hayat da ölüm de artık kötülüğe dair/ kelimeler kullanmadan yazılamazmış meğer/ sonunda anladım ve ilk kez bir kitabımı/ ‘Hiç kimseye hiçbir zaman’ sözleriyle adadım/ böylece ölümün skandal olduğu bir çağda/ tuttum, hayatımın en kötü kitabını yazdım,/ evet, cinayeti bundan daha kötü anlatamazdım!” Hayatımın “en kötü kitabı”nı aralıklı olarak 2,5 yılda yazdım ve 1999’da yayımladım. Bir daha böyle ‘kötü’ bir kitap daha yazdırmaz umarım bu memleket bana, bu, şiirin, kitabın iyiliğinden, kötülüğünden daha önemli benim için.

Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi (1990), Eskiden Terzi (1995), 40 Şiir ve Bir... (Varlık Yayınları, 1997) ve son şiir kitabınız Keder Gibi Ödünç (Komşu Yayınları, 2005) bir daire çiziyor gibi geliyor bana. Bir bütünü tamamlamak üzere bir araya geldikleri düşüncesinde değilim. Demek istediğim: bu kitaplardan bir yolculuk çıkacaksa eğer, bu yolculuğun duraklarının İstanbul’dan Ankara’ya giden Anadolu Ekspresi’nin durduğu istasyonlar gibi art arda gelmediği. Bir çizginin, ilerlemenin şairi değilsiniz... Kitaplarınız arasında siz nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Doğru düşünmüşsün. Kitaplarım bir bütünü tamamlamak üzere bir araya gelmiyor, zaten o amaçla da yazılmadı hiçbiri. ‘Daire’ yaklaşımında da haklısın, ben onu biraz daha aşağıya çekip bir ‘kuyu’dan söz etmek istiyorum. Dışbükey değil, içbükey bir şiir yazdığımı düşünüyorum. Bunu da geçen yıl yitirdiğimiz sevgili arkadaşım Mehmet Günsür’ün bir cümlesini ödünç alarak söylüyorum. Uzun yıllar aynı reklam ajansında birlikte çalıştık, birgün “Senin dışbükey değil, içbükey bir sesin var, içine doğru konuşuyorsun,” demişti. Hiç aklımdan çıkmadı bu söz. Galiba şiirim de sesime benziyor, o da içine doğru konuşuyor, yazılıyor. Şiirlerimdeki kimi temaların, ki zaten az sayıdadır, ve sözcüklerin, onlar da az sayıdadır, sık tekrarlanması, yazdığım şiirin dışa doğru değil, içe doğru açılmasındandır belki de. Kıyıdan fazla açılamamak gibi. Sanki bir ‘kuyu’da birikiyor sözlerim ve durmadan o ‘kuyu’nun içine söyleniyor gibi.
Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Eskiden Terzi, Karton Valiz (1999) (ki altbaşlığı da “Dergilerde Kalmış Şiirler”dir) çeşitli dönemlerde yazdığım şiirlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuş “şiirler” kitabıdır. Sırat Şiirleri, 40 Şiir ve Bir..., Ölüm Bir Skandal ve Keder Gibi Ödünç, bunlara Lina Salamandre’ın Kabareden Emekli Bir Kızkardeş’i (1995) ile Hafız’ın Hafıza’sı da (1999) dahildir, “kitap” olarak tasarlanmış ve yazılmış şiirlerdir, yani bunlar “kitap”tır. Uzun zamandır, 10 yılı aşkın süredir diyelim, şiirlerimi “kitap” olarak düşünüp yazıyorum. Yıllardır dergilerde “Nefesler, Gazeller”, “Ben Başkasının..... Olsaydım”, “On Dakika Ara” ve son olarak da “Çizgili Defter” üstbaşlığıyla yazdığım dört ayrı şiir dizisi var, bunların hepsi birer “kitap” olarak tasarlandı ve öyle yazılıyorlar.

Bilindiği gibi, Haydar Ergülen bir yenililikçi değil. Kitaplarınıza yenilikçilik açısından birer “deney” olarak bakılamaz. Ama “başka”nın peşine düştünüz. Kabareden Emekli Bir Kızkardeş ve Hafıza bunun örnekleriydi. Lina Salamandre ve Hafız adına yazmış olduğunuz şiirlerin, Haydar Ergülen olarak yazamayacağınız şiirler olduğunu vurguladınız çeşitli kereler. Bir şair, bazen kendi şiir serüveninin ve kaynaklarının dışında bir şiir yazar ve onun bir başkasının şiiri olabileceğini düşünür, sadece bununla açıklanabilir mi bu durum? Bir başkası olmak mümkün mü?
Lina Salamandre’ın bir şiirinden şu dizeler: “aşk bir varlığa sığmaz/ sürer yokluğa kadar”, şu dizelerse Hafız’dan: “Hiç bilmediğimiz başkalarının yerine/ meğer ne çok sevmişiz birbirimizi/ .../ Yoksa insan başkasının yerine mi sevmeli?” Ben de sana sorayım, ne dersin Mehmet? Acaba başkasının yerine yazıp, başkasının yerine mi sevmeli? Bazı arkadaşlarım Lina’nın ve Hafız’ın şiirlerini benim şiirlerimden daha çok sevdiklerini, beğendiklerini söylerler. ‘Senin şiirini sevmiyorum’ demenin kibarca ifadesi de olabilir bu sözler ama, içlerinde çok yakın arkadaşlarım da olduğu için, sözlerinde hakikat payı olduğuna inanıyorum.
‘Başkası’ olmak: Bu benim için şiirsel bir mesele değildir sadece, hayatta da olabilmeyi istediğim bir şeydir. Kendimden çıkmak, karşıma geçmek, ‘ben’i terketmek, ‘ben’siz olmak, kalmak, her türlü ‘iktidar’dan arınmak, içimdeki faşistten de mümkün olduğunca kurtulmak. Galiba biraz içinde yetiştiğim Alevi-Bektaşi kültürünün de payı var bunda, orada bize öğretilen yol ve erkan anlayışının da payı var. Beni etkileyen bir şey anlatmak isterim: Rahmetli Nazlı Babaannem, mevsim başlarında, sözgelimi yazın kiraz, çilek, erik, karpuz her neyse meyvelerin yeni çıktığı, turfanda olduğu zamanlarda dul aylığıyla hepsinden alır, mahallemizdeki yoksullara dağıtırdı, evlerine kadar götürürdü, bazen de bize verirdi götürmemiz için, bizden önce onlar tatsınlar diye. Biz de kardeşlerimle birlikte, babaannemin o meyveleri dağıtmasını bekler, yoksullardan önce, hatta meyveyi onlara götürürken bile, ağzımıza sürmezdik. Başka pek çok terbiye ve tecrübe de var bu hususta ama bu bile beni tüm hayatım boyunca etkilemiştir.
Lina ve Hafız’ı da içine alan bir yazı yazmıştım 10 yıl kadar önce Hürriyet Gösteri’de, yazının adı “Şairlerden Kurtulmanın Yolları” idi. Gerek siyasi olarak, gerek dinsel inanç bakımından kolektif ruhun hüküm sürdüğü bir gelenekten, paylaşmanın esas olduğu cemaatlardan geldiğim için, o yazıda ‘anonim’ ve ‘imzasız’ şiir yazmayı teklif etmiştim, elbette Lina ve Hafız gibi farklı kimliklerle de yazmayı. Sağolsun, sevgili Yücel Kayıran cevap vermekte gecikmedi, ‘ilk çıkışında yakalayamadığı başarıyı şimdi bu tip oyunlarla yakalamaya çalışıyor’ dedi, ‘iktidar olmak ya da iktidarını yaygınlaştırmak için başka şairler çıkarmakla yetinmedi, şimdi de imzasız yazmayı teklif ediyor’ dedi, ve bunun gibi şeyler... Hakikaten şaşırmıştım, acaba dışarıdan böyle mi görünüyorum diye? Bilirsin ‘kapalı’ ve ‘anlamsız’ şiirler yazdığım da iddia edildi, ama yazılarımda hayli açık, doğrudan, net ve samimi şeyler söylediğimi, yazdığımı düşünürüm. Ne yönden, ne türlü eleştiriler geleceğini ise hiç düşünmem. Düşünmem çünkü, ben o niyetle yazmamışımdır, karşımdakinin de böyle okuyacağı aklıma bile gelmez.
Bir başkası olmak... mümkün mü? Bilmiyorum ama, buna hayatta ve şiirde çalıştığımı biliyorum. Adın, imzanın önemi yok, şairin önemi yok, hatta bana göre şiirin bile o kadar önemi yok, ama madem ki yazıyoruz, bunu da en iyi, en farklı, en güzel, en sıkı, vb. ‘en’ sıfatlarla abartmaya, süslemeye de hiç gerek yok. Şiir böyle bir şey değildir çünkü, kimseye bir statü ve ayrıcalık sağlamaz. Şiir dediğimiz şey paylaşmak içindir, Mehmet yazmış, Şeref yazmış, Bâki yazmış, Haydar yazmış, iyi ya, biri yazmış işte. Onlar yazar ben okurum, ben yazarım başkaları okur, şiiri okumak da onu yazmak sayılır benim gözümde, paylaşmak da budur. Öyleyse ister kendi adınla yaz, ister başka bir adla, ister imzasız yaz, ister ortak yaz, her türlüsü kabulümdür.
Hiçbir zaman “Benim şiirim” ifadesini kullanmadım, “yazdığım şiirler” dedim, çünkü “benim şiirim” yok ki, hem de olamaz! “Benim şiirim” dediğin şeyde, kimbilir kaç şairin, kaç şiirin etkisi, payı, izi vardır, hem de olmalıdır; bu yüzden ben sadece ‘yazmış bulundum’ demek isterim. Bazen kendi yerime, bazen Lina’nın, bazen de Hafız’ın yerine ‘yazmış bulundum’ diyelim, geçelim...

Hafız, Lina ve Ergülen’in şiirleri başka başka şairleri işaret edecekse eğer, bu başkalığın dil’den, ses’ten değil temalardan kaynaklandığı söylenebilir. Kabareden Emekli Bir Kızkardeş’te ve Hafıza’da değişen temalarla birlikte kendi dilinizi genişlettiğiniz görülüyor. Hafız’ın ve Lina’nın ortaya çıkışından sonra, muhakkak bu şairlerle bir çatışmaya girmişsinizdir. Kendi imzanızla yazdığınız şiirlerde bu şairlerin etkisini yakaladığınız oldu mu? Örneğin, Lina’nın monoloğu andıran ama yine de birine seslenen, mektup havasındaki şiirlerinin, teknik anlamda 40 Şiir ve Bir...’e katkısı olduğunu düşünüyorum ben.
Başkalığın temalardan kaynaklandığı görüşünde haklı olabilirsin, kendi adımla yazdığım şiirlerde temaların sınırlı olması da beni Lina’nın ve Hafız’ın yerine yazmaya sevketmiş olabilir. Hafız ve Lina’yla bir çatışmaya girip girmediğimi, kendi imzamla yazdığım şiirlerde bu arkadaşların etkilerinin olup olmadığını bilemem, daha doğrusu bilmiyorum. Başka şairlerden etkilendiğime göre, kardeşlerim ve en yakınlarım olan Lina ile Hafız’dan da muhakkak etkilenmişimdir. Doğrusu Lina ile 40 Şiir ve Bir... arasındaki ilişkiyi de hiç düşünmemiştim. Mümkündür.

Şiir bir mektuptur belki, pek çoklarının dediği gibi. Ve sizin Zarf (2004) adında bir şiir kitabınız var.
Radikal gazetesinde 1998’den beri yazdığım “Açık Mektup” köşesinde, mektupların hemen altında küçük şiir ‘zarf’ları yayımlıyordum, 2 yıl kadar yazdım, sonra çoğunluğu usta şairler ve eleştirmenlerden gelen tepkiler, olumsuz değerlendirmeler nedeniyle ‘Zarf’ı kaldırdım. 75 civarında şiir ‘zarf’ı yazmışım. Bunlara önce o yazıları topladığım Haziran, Tekrar’da (Can Yayınları, 2000) yer verdim. Daha sonra, şimdi maalesef kapanmış olan, Turgut Çeviker’in editörlüğünde, Dünya Kitapları tarafından 5 sayı yayımlanan Posta Kutusu dergisinin 2. sayısının eki olarak ve Zarf adıyla yeniden yayımlandı. İçinde 1995’te yazdığım “Zarf ile Mazruf” adlı uzun bir giriş yazısının yanı sıra, “Zarf” ve “Mazruf” adlı iki bölüm de yer alıyor. “Zarf”ta Radikal’de çıkan, “Mazruf”ta ise başka kitaplarımda da yer alan mektup temalı şiirlerim var. Ek olduğu için dergiyle beraber verildi, satışa sunulmadı. Kapağını ise şimdi aramızda olmayan sevgili arkadaşım Necati Abacı tasarlamıştı. “Zarf”ın arka kapağında şunlar yazılıdır: “Bazı mektuplarsa boş yere ‘zarf’ edilir, aşklar ‘sarf’ edildikten sonra, kelimeler toplanıp ‘zarf’ edilirse, o mektup ne yazar ki?”

Köşe yazılarınızı Haziran, Tekrar’dan sonra Üvey Sokak’ta (Gri Yayınevi, 2005) derlediniz. Bu yazılarda, yer yer geçmişin hatırlandığı bir günlük havası var. Şahsi bir tarihe giriştiğinizi söyleyebilir miyiz?
Üvey Sokak, artık tek ciltte toplanması mümkün olmayan “Açık Mektup”ları tematik olarak bir araya getirme düşüncesinin sonucunda ortaya çıktı. İçinde şiir, edebiyat, sinema, müzik, resim, fotoğraf, şairler, şiir kitapları üstüne yazılar var. Adı da hepimizin hayatında “üvey” olan, bu saydığım şeylere yakışıyor. Daha sonra “Yağmur Kedisi” ve “Yolculuk Evimizdir” adlı iki cilt daha olacak, o kitaplar da hayat, ölüm, zaman, aşk, yolculuk, çocukluk gibi “hayati” temaları içeren “Açık Mektup”lardan oluşacak.
Galiba insan, hayatının ve yazı hayatının belli bir döneminde farkında olmadan geçmişe dönmeye başlıyor. Bende bu biraz erken başlamış olmalı ya da aslında geçmişten bugüne hiç gelmemiş olmalıyım ki, bugünü ancak geçmiş duygusuyla ya da geçmiş gibi yaşayabiliyorum. Yazılarda da bu hayli yer tutuyor. Mektup da bir tür günlük değil midir hem? O yüzden hatıralar bana dünü değil, asıl bugünü hatırlatıyor. Şahsi bir tarihten çok, kolektif bir tarihi kendi tecrübelerim üzerinden anlatmaya çalışıyorum.
Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum sevgili Mehmet Erte, biz de küçük İskender’le birlikte seninle yapacağımız söyleşi için soruları hazırlamaya başlarız yakında...

Ben teşekkür ederim, ama sorularım bitmedi. “taşra büyüyünce dile sığmıyor” diyorsunuz son şiir kitabınızda (“Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara”); sohbetimize de sığmayacağı kesin ama...
Bugünlerde çok önemli bir kitap yayımlandı, Tanıl Bora’nın editörlüğünde, 13 yazarın denemeleri ve Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafları eşliğinde, adı Taşraya Bakmak (İletişim Yayınları). Kitabın arka kapağında şöyle bir cümle var: “Elias Canetti’nin İnsanın Sılası kitabından ilhamla söylersek: Taşraya bakmak, insanın kendi içine bakmasıdır biraz!” Benim de kitapta “Şiir Taşraya Aittir” adlı uzun bir yazım var, yukarıdaki cümleden mülhem “taşraya bakmak, şiire bakmaktır biraz da” demeye çalıştığım bir yazı. Öyle bakıyorum, şiir ve taşra deyince “ikisinin de ‘eskilik’te birbirleriyle yarışabileceğini bile iddia edebilirim... Özellikle günümüz şiiri bahsinde, taşra, merkezden değil, merkez, çevreden, yani taşradan beslenmektedir... 80’li yıllarda yazılmaya başlanan şiir de dahil olmak üzere, Türkiye’de şiirin tarihinin bir bakıma taşranın da tarihi olduğu söylenebilir: Taşranın içinden, taşradan geçerken ya da taşraya karşı şiir. Taşraya uğramayan, onunla uğraşmayan, ilgilenmeyen şiir neredeyse yok gibidir, ister coğrafi/fiziki bir mekân olsun, ister bir çocukluk ya da duygu mekânı olsun. Bir zihniyet olarak ‘akıl mekânı’nda yer alan şiir de, taşranın temsil ettiği değerlerin karşısında ya da yanında saf tutmuştur kimi zaman. Bu ortalama şiirler için olduğu kadar, büyük şiirler ve usta şairler için de geçerlidir.”
Ezcümle: Ben de şiirin en güzel taşrada mırıldanıldığı inancıyla, taşraya bir şiir olarak bakıyor ve şiir deyince taşraya bakıyorum.

Bu söyleşiyi yapabilmek için İstanbul Film Festivali’nin bitmesini beklemek zorunda kaldım. O nedenle sinema için bir parantez açıyorum şimdi, kapattığınız yerde söyleşi biter.
Şiirle sinemayı karşı karşıya koymuyorum, yalnızca hayli zamandır zihnimde ve hayatımda hüküm süren bir oluştan söz ediyorum. Ne şiir sinemanın, ne sinema şiirin yerini alabilir, ben yalnızca, belki tehlikeli bir cümle ama, şiiri sinemada buluyorum, görüyorum. Şiiri seyrediyorum! İyi film, iyi şiir gibidir, okuması, seyretmesi insana yaşadığını itiraf ettirir. Nasıl iyi bir şiir, bir okumada tüketilemezse, her okuyuşta yeni bir keşfe imkân verirse, kelimelerarası yolculuk imgelerarası yolculuğa oradan da hayatımızın açık ve kapalı sayfalarına, beşinci mevsimine uzanırsa, her zaman yeni kapılar açamasa da, bizi kelimenin ardında başka bir hayat var heyecanına sürüklerse, işte sinema da bana bu yolculuğu hissettiriyor, gösteriyor. Tıpkı Ingmar Bergman’ın anılar kitabının adı gibi, Büyülü Fener. Şiir edebiyat değil, sinema da sanat değil bana göre, ikisi de çocukluğu büyüleyen ve büyüten birer büyü. İkisi beni de hem büyüledi, hem büyüttü.