| Vüs’at O. Bener: Müthiş hikâyeci, büyük dost
|
| |
|
Son dört beş yıldır Vüs’at O. Bener yazdıklarıyla, kendisiyle yapılan söyleşilerde açıkladıklarıyla, dostlarına kendine özgü bir veda töreni hazırlıyor gibiydi. “Elveda Dünya’ya, evet karasevdamızdan habersiz güzelim gezegenimize!” diyen de o değil miydi? Oysa biz onu yitirmenin irkiltisinden ve şaşkınlığından kurtulup onun bizden hiç esirgemediği dostluğunu ve okurlarına sunduğu yaratıcılığı nasıl değerlendireceğimizi düşünüp duracağız yaşadıkça.
Adını ellili yılların başında “Dost” hikâyesiyle duyurmuştu Vüs’at O. Bener. İstanbul’da Varlık, Ankara’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinin parlak yılları. Şiirde ve hikâyede Ülkü Tamer’in deyimiyle Türk Edebiyatı’nın bir çeşit “Altın Çağı”. Vüs’at O. Bener’i keşfedenler arasında Memduh Şevket Esendal da var. Gene o yıl (1952), lise son sınıftayken, Bilge Karasu, bir Ankara dönüşü büyük bir heyecanla orada “müthiş bir hikâyeciyle” tanıştığını müjdeliyor bana. Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanan, sonra da Dost kitabında bir araya getirilen o unutulmaz hikâyeler. Nisan 1953’te, Vüs’at’in İstanbul’a bir gelişinde Bilge bizi tanıştırıyor. Ben bir okul temsilinde, Anouilh’un Antigone’unda, Kreon’u oynuyorum. Vüs’at’le Bilge de seyirciler arasında. Vüs’at o sırada hâlâ asker. Kıdemli yüzbaşı. Böylece oyunculuk rolünü ikimiz de hemen benimsiyoruz ve kısa bir süre sonra birbirimize hep “Paşam” diye hitap ederek, arada bir de bağlılık telgrafları çekerek “Oyunlarla Yaşayanları” oynamaya başlıyoruz, Oğuz Atay aynı adlı oyununu daha yazmadan önce. Ortak payda ilk evrede kara mizah. Zamanla “güzelim gezegenimize ondan habersiz duyduğumuz karasevda” da başka bir ortak payda oluyor. Çünkü ellilerin sonunda Ankara’da askerliğimi yaptığım dönemde hemen hemen her akşam Vüs’at’le ikinci eşi Raziye’nin evine uğruyorum. Orası benim için ikinci bir üniversite. Sevgili dostum Oğuz Atay da benimle aynı dönemde yedek subay olarak Ankara’da. Vüs’at’le onu da tanıştırıyorum. Edebiyatımızın unutulmaz dostluklarından biri gerçekleşiyor böylece. Gene bu dönemde Vüs’at ordudan ayrılmış, Ankara Hukuk Fakültesi’ni başarıyla bitirmiş, avukatlık stajını da tamamlamıştır. Ama rahat bir geçim sağlayacak iş bulması geciktikçe gecikir. Fatih Gümüş’ün Karayolları Genel Müdürlüğü’nde ona Hukuk Danışmanlığı görevini buluncaya kadar. 1957’de Yaşamasız adlı hikâye kitabının, 1962’de Ihlamur Ağacı adlı oyunun yayımlanması ve 1963 Türk Dil Kurumu ödülünü alması da pek derde deva olmaz. Diyeceğim, o nerdeyse ilk kitabıyla bir “yazarlar yazarı” olmayı kanıtlamıştır, ama okurların onu keşfetmesi, çok sayıda okurun onunla buluşması ne yazık ki, zamana kalmış bir olgu.
Bu ilk kitaplardan Buzul Çağının Virüsü’nün yayımlandığı 1984’e kadar geçen yirmi yılı aşkın zaman içinde inişli çıkışlı birçok olay yaşanıyor. Onun yakınlarını yitirmesi, ayrılıklar, yeni bir evlilik, emeklilik, Yol-İş Sendikası’nda danışmanlığa geçiş. 1991’de Bay Muannit Sahtegi’nin yayımlanması, bunu Siyah Beyaz (1993), Mızıkalı Yürüyüş (1997), Kara Tren (1998) ve Kapan’ın (2001) izlemesiyle yazarlık yaşamında yeni bir patlamanın izlemesi. İpin Ucu adlı ikinci oyunu için Abdi İpekçi Armağanı (1980), Siyah Beyaz için Yunus Nadi Ödülü ve Sedat Simavi Vakfı Ödülü (1993), Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü (1992), Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü (1997), İsmet Küntay Tiyatro Ödülü (2000-2001). Bütün bunların yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerde çıkan değerlendirmeler, söyleşiler, çeşitli kurumlarda düzenlenen paneller, konferanslar. Bütün yapıtlarının önce İletişim, sonra Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanması. Evet, diyorsunuz, sonunda Vüs’at O. Bener’in önemi anlaşıldı. Devlet Tiyatrosu bile Ihlamur Ağacı’nı otuz sekiz yıllık bir gecikmeyle sahneledi.
Bu üst üste gelen başarıları bir yana, son bir yıl içinde onu en mutlu eden olay sanırım Alpagut Gültekin’in yayına hazırladığı Vüs’at O. Bener: “Bir Tuhaf Yalvaç” kitabıydı. Vüs’at O. Bener’i sanatı ve yaşamıyla ele alan bu kitapta günümüzün en seçkin eleştirmenleri onu değişik açılardan ele alıyorlar, kendisiyle yapılan söyleşilerde de bir okurun ilgilenebileceği her konu büyük bir içtenlikle açıklanıyor. Özellikle Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek, Sevda Şener, Ayşegül Yüksel, Semih Gümüş ve daha nice eleştirmenin yazıları bize yazar ve insan Vüs’at O. Bener’i en ilginç yönleriyle tanıtıyor. Böylece genellikle kendisi konusunda suskun kalan bir yazarın özel yaşamıyla ilgili birçok ayrıntıyı kendine özgü ince bir alaycılıkla, ama gene de sevecen bir cömertlikle açıkladığına tanık oluyoruz. Ellili yılların Ankarası’nın insanı yaratıcılığa özendiren ortamı: Ataç, Cevdet Kudret, Can Yücel, Turgut Uyar, Bülent Arel, Nezihe Meriç, Orhan Peker, Cemil Eren, İlhan Mimaroğlu, Bilge Karasu, Hüseyin Cöntürk, İlhan Berk vb. gibi yazar, ressam, müzisyenlerle yaşanan yıllar. Tiyatro, opera ve konserlerle beslenen bir duyarlık. Daha gerilere giderek çocukluğuyla, aile bireyleriyle, taşradaki ilk görev yaşantılarıyla ilgili anılar. Şaşırtıcı bir gözlem gücü, çarpıcı bir birikim onun dil titizliğinin ve anlatı ustalığının daha nice gizi. Kitabı yeniden ele alınca neden bırakamadığımı biliyorum. Çünkü burada “iyi, dolu, güzel bir yaşam” irdeleniyor. Sözünü ettiğim kitabın önsözünde dediğim gibi, kendimi yinelemek pahasına şöyle bitirmek istiyorum bu yazıyı: “İyi, dolu, güzel bir yaşam” yalnız yazar Vüs’at O Bener’in dolaylı da olsa yapıtlarında duyurduğu bir özlem değil. O sevgisi dürüstlüğü, güvenilirliği, sorumluluk duygusu ve daha birçok erdemiyle bu değerlerin ve böyle bir özlemin ödünsüz bir temsilcisiydi. Yapıtlarını zenginleştiren bütün o “yaşayıp ölmek, aşk ve avarelik”ler, öğrencilik, askerlik, tutukluluk, bürokratlık yaşantıları ve müzik. Özellikle onun anlatım zenginliğini belirleyen müzik duyarlığı. İyi, dolu, güzel bir yaşam için bundan başka ne istenebilir ki?
Anasayfa
|