C. K. WILLIAMS:
“Zaman”ın Öyküsünü Anlatan Şair


Efe Murat


Söyleşimiz için en iyi soruları saptamadan önce şiir “çizgi”sini bulmaya çalıştım. Bütün kitaplarını okuduktan sonra, şiirinin başlama/uç verme noktasında William Carlos Williams’ın bulunduğu izlenimini aldım.
Williams, sitüasyonist modernist şiirin/Amerikan modernist şiirin kurucusu/önderi olarak kabul edildiği için, basit imge ile öykü anlatımı arasındaki o çok ince ‘çizgi’de durmakta olan biridir.

C. K. Williams’ın “açık” öykü anlatımı ile “açık” imgesinin (şiirlerin dili bazan, özellikle de Cehaletle’de cesur ve meydan okuyucu olur, elbet; fakat bana göre, açıklamaktan çok anlatma anlamında sessiz gözlem daha yoğundur) William Carlos Williams’ın modernizminden geldiğini söyleyebilir miyiz?
William Carlos Williams’a hayranlığım büyük, bir noktada benim için önemli de bu, ama şiirimin onun şiirinden geldiğini hiç sanmıyorum. Benim ilk etkilenmelerim Baudelaire ve Rilke’den olmuştur, daha sonra İspanyol dili şairlerinden birçoğu gelir. Williams, görünüşte sıradan bir dilin gerçekte nasıl müthiş saldırgan olabileceğini göstermesi bakımından, benim kuşağımın bütün şairleri için önemli idi, fakat modern Amerikan şairleri arasında Robert Lowell ya da Elizabeth Bishop kadar önemli etkisi yoktu.

Robert Creely’ye göre, Amerikan şiirini İngiliz (Britanya) Edebiyatının egemenliğinden ayırmış/kurtarmış iki büyük şair var. Biri, Amerikan şiir diline yeni doruklar kazandırmaktan çok şiirin/dilin metafizik varlığıyla ilgilenmiş olan Emily Dickinson’dır, kendisi de onun izleyicisi olduğunu kabul ediyor. İkincisi ise, Amerika’nın öyküsünü anlatan ilk “Amerikan şairi” olduğu kabul edilen Whitman’dır. Britanya yazınından ayrı, Amerikan sesinin sadasına yeni yükseklikler getiren tamamen yeni bir dil kurmuştur. Geleneksel dil anlamında, hangi şair size daha yakındır? Şiiriniz köklerini “gelenek”ten mi alıyor?
Kendimi Dickinson’dan çok Whitman’a yakın hissediyorum. Hemen bütün çağdaş Amerikan şairlerinin, konu ve yapıtlarının amacı anlamında, köklerinin eninde sonunda Whitman’da olduğunu söyleyebilirim. Dickinson’a hayranım, ama benim ve genel olarak Amerikan şairleri üzerindeki etkisinin çok daha sınırlı olduğunu sanıyorum. Aslında, Dickinson’dan etkilenmenin bir yolunu bulmak çok hoşuma giderdi, ama o öylesine biricik ki, şiirlerini okurken çoğu zaman huşu içinde ağzım açık kalıyor.

Daha ilk kitaptan, Yalanlar’dan başlayarak yaptığım okumalardan sonra, çok iyi kurulmuş şiirler, ama yine de, anlatılama/şiir dili anlamında ne anlatıldığını/neye çalışıldığını söyleyen şiirler görüyorum. Yeni bir “çağ” açan sürekli bir dilin değil, Cehaletle’nin cesur dilinin ilk belirtilerini görüyorum. Yalanlar ve Kötü Bir Adım Ben deneyimlerinden sonra, C. K. Williams’ın, şiirlerini “söyleme” yolunu bulmuş olduğunu söyleyebilir miyiz? Özellikle Yalanlar’ın, daha ilk amaçlarını ve güçlü duyguları açığa vurduğu için, C. K. Williams’ın şiiri için çok önemli bir durak olduğunu düşünüyorum. Yahudi katliamı ve Anne Frank’ın trajedisi, C. K. Williams’ın daha sonraki şiirlerinin yapısı bakımından güçlü bir rol oynuyor: Asıl cevher olgunlaşmadır. Güçlü duygular ve duygusallık, size şiir yazdırtan güçler bunlar mıdır?
“Duygusallık” sözcüğü Amerikan şiir değerlendirmesinde korkulacak bir eleştiri, nerdeyse bir saldırıdır, bu nedenle ben kesinlikle kullanmam bu sözcüğü. Öte yandan, güçlü duygularla baş edebilmenin yolunu bulmak, Yalanlar’dan Cehaletle’ye kadar benim şiirlerimdeki evrimin önemli bir parçası idi. Şiirlerimde, duygu kadar düşünceyi de somutlaştırabilme yollarını bulmak istediğimi söyleyebilirim; Kötü Bir Adım Ben’den sonra şiirimdeki atlamalar, tutarsızlıklar, amacın bir bölümü olarak hep bunu içermiştir. Genellikle, diyebilirim ki, yeni şiirlerle birlikte, istediğim şey, bilincimi ve yaşamımı, hayalimden geçenden daha çok bizzat yaşadığım biçimde şiirlerde somutlaştırma yollarını bulmak oldu; şiir, öğretmenlerimden ve çoğu okuduğum şeylerden edinmiş olduğum, dile gelmemiş kural ve düzenlemelere göre yazılmış olmalıdır.

C. K. Williams’da da, e.e. cummings gibi, Uzakdoğulu şairler, fikirler/felsefelerle metafizik ve tinsel iletişim kurma eğilimi olduğu için, Tarlakuşu, Ardıçkuşu ve Sığırcık’ın sizin şiirinizde bir kırılma noktası olduğunu; ilk ve son şiirlerinizdeki “kent” kavramından çok “doğa” kavramının o zamanki şiirlerinize egemen olduğunu söyleyebilir miyiz? Böyle bir değişmeye neden gerek duydunuz? Issa ile şiirsel “iletişim”iniz nasıl yaratıldı/kuruldu?
Aslında, Issa’nın şiirlerini yeniden yazmamın, sizin söz ettiğiniz şeylerle fazla ilgisi yok, daha çok haiku şiirin benim de tanıdığım çevirilerinden hoşnut değildim. Haikuyu sevdim, hâlâ da seviyorum, ama haiku şiirin çevirilerinde, onun çevresinde öyle bir yüceltme, ululama yaratıldı ki, şiirleri esinleyen poetik itiler tümüyle ortadan kalktı. İki, üç ya da dört haikuyu alıp çağdaş bir Amerikan şiiri gibi yeniden yazmakla, onları, içine gömülü oldukları yanlış dinselliğin ve “Zen” kutsallığının aurasından kurtardığımı hissettim. Issa’yı seçtim, çünkü aslında o büyük haiku yazarlarının en az “dinsel” ya da en az “Zen Budist” olanıydı. Budistlikle ilgisi hiç yoktu, Şinto dinindendi o.

Cehaletle’nin, bugüne kadar okumuş olduğum çoğu güçlü ve ateşli şiirler de içinde, en cesur şiirler toplamı olduğunu itiraf etmek isterim, özellikle de Hog Haven ve Cehaletle şiirleri. Issa deneyiminden sonra, sizin yeni şiirler toplamınız konusunda eleştirmenlerin tepkisi ne oldu? Çarpıldılar mı? Tarlakuşu, Ardıçkuşu ve Sığırcık’tan sonra böyle bir ton değişikliğine neden gerek duydunuz? Sizi derinden etkileyen bir şey olduğu için mi?
Aslında, Issa şiirlerini, Cehaletle’deki ilk şiirlerle aşağı yukarı aynı zamanda yazıyordum. Böylece, Tarlakuşu, Ardıçkuşu ve Sığırcık’ı yazmanın bir sonucu olarak şiirlerime gelmiş bir değişim vardı zaten. Bilisizce’de olmuş olması gerek bunun. Ama şiirimi değiştirmede bunun herhangi bir önemi olacağını hiçbir zaman düşünmedim. Issa şiirleri konusunda herhangi bir eleştirmenin özellikle ilginç bir şey söylediğini sanmıyorum.

Birinin (bir şairin) bütün şiirsel yolunu bir tek sözcüğe indirgemek, ya da başka sözlerle söylersek, onun izlediği yolu bir tek sözcükle özetlemek benim bir takıntımdır. Şu ana kadar C. K. Williams’ın şiirinde gördüğüm şey, “anı” kavramının yinelenmesidir. Şiirsel arayışınızın anı olduğunu düşünür müsünüz? (Kanıt olarak, The Vigil’i vermek isterdim, orada Jed birçok defa geçiyor. 2000 yılında, Pulitzer Ödülü sırasında Elizabeth Farnswort ile yaptığınız görüşmede iki torununuz olduğunu söylediğinize göre, Jed 1997’de o kadar küçük olamaz. Eski günlerin anımsanması yalnızca. Şiirinizin adı da bunu haklı çıkarıyor: “Zaman” 1975.) Yani siz yaşadığınız şeyi anımsamaya çalışıyorsunuz, belki, ünlü uzun dizelerinizin filiz verme/patlama noktası da olabilir bu: her şeyi doğru anımsamak/betimlemek için yoğunluk/belirsizlik).
Bir şairin yapıtını ya da yolunu bir tek sözcüğe ya da herhangi bir özete indirgemenin iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. Geriye dönüp baktığımda, yapıtımda hoşuma giden şeylerden biri, onun ne kadar farklı yollar izlemiş olduğu, ne kadar farklı konular, izlekler ve çatışmalarla uğraşmış olduğudur. Elbette anı, benim şiirimin bir parçası, ya da onun içersinde bir araç olmuştur, ama benim ilgim her zaman şimdi’ye ve geleceğe dönüktür: Anı’yı, yaygın bir etmen olmaktan çok, belli şiirlerde sınırlı bir etmen olarak nitelerdim ben.

Siz, uzun dizelerinizle ve şiirinizde yarattığınız müzikle ünlü olduğunuza göre, sizin için müziğin tanımı nedir? Kendi diliniz/sözcüklerinizin damıtımı ile elde edilen C. K. Williams’ın müziğiyle Hart Crane’inki hatta Beatnik’lerinki arasındaki fark nedir? Şiirlerinizdeki iç müziği, şiirlerinizi yazarken mi yoksa yazdıktan sonra mı buluyorsunuz?
Birinci bölüm yanıtlaması gerçekten olanaksız bir soru. İkincisi de öyle. İç müziğe gelince: Bunlar ve şiirin sonul düşüncesi, hemen hemen aynı zamanda oluşuyor gibi. Müziği olmayan şiiri yazamazsınız, fakat şiir olmadan da müzik olmaz.

Yılın bir bölümünü Paris’te geçirdiğinize göre, Paris’ten nasıl esinleniyorsunuz? Şiirinizde, “bir Paris kökeninden/etkisinden” söz edebilir miyiz? John Ashbery’nin Paris’te bir gazeteci olarak çalışmaya başladığı günlerin hemen ertesinde, şiir dünyasının hemen değiştiğini ve dilindeki büyük değişimin belirtilerini veren The Tennis Court Oath’ı yayımladığını biliyoruz. Benzeri biçimde, Henry Miller’in, Paris’in kendisine iç rahatlığı verdiğini ve yazısında iç akışı yakalamasına neden olduğunu yazmıştı. Ünlü, Nexus, Sexus ve Plexus’u Paris’te yazmaya başlamıştı. Paris (Avrupa) sizin şiir dilinizde ya da poetikanızda da değişiklikler yaptı mı?
Paris’te ve Fransa’nın başka yerlerinde uzun süredir yaşamaktayım, çok gençken, ilk kez Paris’e gittiğimde, on dokuz ya da yirmi yaşındaydım o zaman, Paris müthiş bir etki yaptı üzerimde. Yapıtımdan çok yaşam kavramım üzerinde. Tipik genç Amerikalıdan öte biriydim, Fransa’da bulunmak o güne kadar kendimi ne kadar az tanımlayabildiğimi öğretti bana. Bundan, şiirime gelen kesin bir şey olmadı, ama bu olmadan bugünkü şair olabileceğimi de sanmıyorum.

Amerikalı şairlerin, coğrafyalarının dışındaki şairlerin, özellikle de Avrupa ve Uzakdoğu şairlerinin, o çok eski şiir geleneklerinden yararlanmadıkları söylenir. Sizin en iyi Amerikalı ve Amerikalı-olmayan şairleriniz kimlerdir?
Garip bir şey bu. Tanıdığım bütün Amerikalı şairler, Amerikalıdan çok Amerikalı olmayan şairlerden az ya da çok etkilenmiştir. Benim ilk etkilendiklerim Baudelaire, Rilke ve Yeats idi, hiçbiri de Amerikalı değil. Daha sonra Vallejo, Neruda, Hikmet ve Ponge... Aslında, dünyadan çok sayıda şair. Bütün şairlerin, nereden gelirse gelsin, yapıtlarını zenginleştirecek bir şeyin peşinde olduğunu düşünüyorum.

Sizin fetiş imgeleriniz nelerdir? Şiirlerinizde kullanmaktan hoşlandığınız tipik/gözde C. K. Villiams’çı sözcükler var mıdır? Bu sözcükleri neden seçiyorsunuz?
Hayır, ne fetiş imgelerim ne de gözde sözcüklerim var. Tersine, yaşamda bazan olduğu gibi, belli sözcüklere bilinçsiz olarak bağlı ya da bağımlı olmamaya dikkat edilmelidir.

Şiirlerinizi ne zaman yazarsınız? Gece geç vakit mi yoksa sabah erken mi?
Her sabah, erken saatlardan öğleye kadar çalışırım. Sonra, önemli olduğunu düşündüğüm bir şey üzerinde çalışıyorsam, gün boyunca, hatta geceleyin de kafamda taşırım onu, gider gelir ona dönerim...

Zaman ve dize sayısı/uzunluğu anlamında en kısa ve en uzun şiirleriniz? Kaç yıl ya da dakika aldı bunlar? (“Kral”ın otuz yıldan fazla aldığını biliyorum. “Kral” için en iyi sesi/müziği bulmanız biraz zor olmuştu.)
“Kral”, aslında yirmi yılımı aldı, tanrı bilir, yeterince uzun bir zaman. Yazılması beş dakika alan şiirler de yazdım. Bir şiirin duyum’u ile bitimi arasındaki ortalama zaman bir ya da iki yıl olabilir.

Teknik bakımdan: şiir yazma yapısal süreciniz nedir? Önce not alır mısınız? Bir şiir için genellikle kaç karalama yaparsınız? Kolaj yapar mısınız? Şiirlerinizi bilgisayarda mı yoksa kâğıt üzerine mi yazarsınız? Adını vermek istediğiniz başka “yapısal” teknikler kullanır mısınız?
Önce bir fikir yakalarım, not ederim, üzerinde düşünürüm, bırakırım, tekrar dönerim, tekrar bırakırım, tekrar dönerim... Her şiir için, sanırım, ortalama belki 150 karalama yaparım.

Şiir arayışında “yetişmekte olan bir şair adayı”na neyi salık verirsiniz?
Okumak, okumak, okumak, okumak ve okumak. Genç şairler şiir yazma büyüsüne öylesine kaptırırlar ki kendilerini, belki de bağımlı hale gelirler demeliydim, şiir incelemenin, bazı bakımlardan şiir yazmak kadar önemli olduğunun farkına varmazlar. Öğrencilerime, şiir okumanın ve şiir yazmanın çoğu kez bir tek eylem olduğunu söylemeye çalışırım hep.

İlginize çok teşekkür ederim.

Anasayfa