Aklın Karanlık Kıyılarında

Güven Turan


Çok tehlikeli bir konu bu. Pek çok belirsizlik taşıyor. Adını vermek bile zor. Delilik ya da çılgınlık demek hiç de kolay değil artık bir durum için. Hele söz konusu olan bir yaratıcı kişiyse, kim deli, kim çılgın? Akıllı kim? Yoksa, İngiliz şairi Dryden’ın (1631-1700) sözlerini kabullenmemiz mi gerek: “Great wits are sure to madness near allied/ And thin partitions do their bounds divide” (Çok akıllı kişiler çok yakın dururlar deliliğe/ Ve incecik bir perde ayırır sınırları birbirinden). Müntehir yaratıcı kişiler üzerine söz etmek daha kolay bundan. Sonuçta, bir eylem var. Eskiden olduğu gibi, müntehirler için de, “akli dengelerini bir an için yitirdiklerinden” bu eylemi gerçekleştirdiklerini söylememiz de kolay değil, her ne kadar, Virginia Woolf’tan Sylvia Plath’a kadar, her iki gruba ait yaratıcı kişiler olsa da. R.D. Laing’nin şizofrenler için kullandığı tanımı kullanabiliriz belki de, genelleştirerek bu tanımı: Bir başka gerçekliğin kişileri. Ama bana, çok eski haritalarda, özellikle Afrika kıtasının büyük bir bölümünü, ayak basılmamışlığı, bilinmezliği, nedeniyle tanımlayan “Karanlık Afrika” gibi, “aklın karanlık kıyısında yaşayanlar” demek daha doğruymuş gibi geliyor. Sanki bu, ele alacağım bu yaratıcı kişilerin durumunu (burada şair ve yazarlar üzerinde duracağım) daha iyi tanımlıyor. Ve bir daraltma daha yapacağım: Bir hastanede ya da klinikte, sağaltıcı bir eylem olarak yaratıcı çalışmalara yönlendirilmişlerden değil, yaratıcılıklarını ya “bizim yakada” sürdürürken, sınırı aşıp, öte yakaya geçenler üzerinde duracağım ya da her iki yaka arasında gidip gelenlerden söz edceğim. Yani, bir bakıma, Polonius’un Hamlet için kullandığı söze bire bir uyanlardan yani: “Though this be madness, yet there is method in’t” (Delilik de olsa, bir düzen var içinde). Elbette, bir de, Nietzsche gibi susanlar değil, sözünü sürdürmeye devam edenler çekiyor beni kendisine.
Bu bağlamda ilk üzerinde duracağım kişi elbette Hölderlin olacaktır. Johann Friedrich Hölderlin 20 Mart 1770’de Neckar ırmağı üzerindeki küçük bir kasaba olan Lauffen’de doğar. İki yaşındayken babası ölür. 1774’de annesi yeniden evlenir ve 1779’da bu baba da ölür... Bu iki ölüm, onu annesine, anneannesine, kız kardeşine öylesine bağlar ki, onun bu yazıya girmesine neden olan durumunu, Freudcu bir yazar olan Dr Jean Laplanch, 1961’de basılan Hölderlin et la Question du Pere adlı yapıtında, bu iki baba ölümüne bağlayıverir. Gerçi onun Dryden’in yukarda alıntıladığım dizelerinde söz konusu ettiği “ince perde”yi aşıp “sınırın ötesine” geçmesine gene bir ölüm neden olmuştur. Hölderlin, teoloji öğrenimini tamamladıktan sonra, din adamı olmayı değil, soyluların çocuklarına özel öğretmenlik yapmayı seçmiştir. 1795’de, Frankfurtlu zengin bir banker olan J. F. Gonterd’ın çocuklarına öğretmen olarak atandığında, bankerin karısı Susette büyük bir ilgi duymaya başlamıştır: Şiirlerinin ölümsüz kimliği “Diotama”. Bu ilginin çıkmazı mıydı acaba onu aynı sırada bir başka kadınla ilişkiye sokan? Hatta kadının o yıl doğan kızının babalığını kabul etmesine neden olan? Hölderlin, Susette’ye bir yandan da gizli mektuplarda şiirler gönderir. Bu arada başyapıtı Hyperion’a da son şeklini verir. 1796’da, Frankfurt’a yaklaşan Fransız ordusundan kaçarken, Susette’ye dört çocuğu, kayınvalidesiyle birlikte Hölderlin de eşlik etmektedir. Bu onları daha da yakınlaştırmış olmalıdır. Bir yıl sonra Frankfurt’a geri döndüklerinde Hyperion’un birinci cildi basılır. Hölderlin’in o dönemde Susette’ye nasıl bir duyguyla bağlı olduğunu anlamak için Hyperion’a bakmak gerekir. Çünkü Hölderlin, kitabını tümüyle kendi duygusu üzerine kurmuştur. Bir tür sır kitaptır. Bu arada, 1798’de, Hölderlin’in duyguları ortaya çıkınca, öğretmenlik görevinden kovulur. Bu Hölderlin’in, “öte kıyıya” geçişini hazırlar. Gene de, Susette’ye yakın bir kasabaya, Homburg’a, yerleşir ve onunla gizlice buluşur ve mektuplaşır. Uzun yolculuklara çıkar. Bordeaux’da bir öğretmenlik işi bulur ama ancak birkaç ay kalır. Ne var ki 1802 Haziranı’nın sonlarında, bir salgında Susette’in ölümü onu tümüyle öte yana iter. Hyperion’da Diotama’yı öldürmüş olmasının bir tür kader hazırlayıcı rolünü taşıdını da düşünmüştür acaba? Uzun sessizlik dönemlerinin ardından, anlaşılmaz konuşmalar yapar, şiddetli öfke nöbetleri gelir... Aynı yılın güzünde kısa bir süre tedavi görür. Bir süre en azından görünüşte herşey düzgün gitmektedir ama 1805’den başlayarak kötüden daha kötüye doğru hızlı bir kayış başlar davranışlarında. Yakın dostlarını suçlar. Kalabalıkların olduğu yerlerde kışkırtıcı söylevler verir. Bir dostunun yazdığı gibi, “gece gündüz hiç durmaksızın piyanosunu dangırdatır”. Artık denetlenemez bir durumdadır. Bir hayli zor da kullanılarak, 1806 Eylülü’nde Homburg’dan Tübingen’deki bir akıl sağlığı kliniğine kaldırılır. Orada zamanının en modern tekniği ile tedavi edilmeye çalışılır: Güzelavratotu ve digitalis verilir. Haykırmasını engellemek için, daha çok bir Ortaçağ işkence aleti olan Autenrieth maskesi takılır; deligömleği giydirilir; bir kafes içinde soğuk suya daldırılır! 1807 yazında “tedavisi mümkün görülmediği ve sadece üç yıl yaşayabileceği” görüşüyle klinikten çıkartılır. Klinikteyken, Hyperion’u okuyup ona hayran olmuş bir marangoz, Ernst Zimmer, Hölderlin’i ziyaret etmiştir. Zimmer, doktorlara, Hölderlin’in kendi evinde, kendi gözetimi altında bakmayı önerir. Öneri kabul görür. Hölderlin Zimmer’in Tübingen’de, Neckar ırmağı kıyısındaki evinde ya da “kule”sindeki en üst kat odasına yerleştirilir. Hölderlin’in 1843 yılında 73 yaşında ölümüne kadar, tam 36 yıl süren bir ilişki başlar. Sanılacağı gibi Hölderlin odaya kapatılmış, hapsedilmiş değildir. Evin içinde dolaşabildiği gibi, Zimmer’le birlikte uzun yürüyüşler de yapmaktadır. Misafir kabul etmektedir.
Bu arada Hölderlin’in şiiri ne durumdadır? Hölderlin daha öğrencilik yıllarında eski Yunan’a ve Yunan şiirine özellikle de Pindaros’a büyük bir hayranlık duymuştur. Burası Hölderlin’in şiirlerini çözümleme yeri değil ama, şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Hölderlin’in Yunanlılığı örneğin çağdaşı Lord Byron’ın (1788-1824) Yunanlılığından çok farklıdır. Bütün savaşlardan, zorbalıklardan, politikalardan arınmış saf bir şiir halinde belli eden bir Yunanlılık. Ve sadece bu da değil elbette. İster doğduğu kasabaya yaptığı bir yolculuktan sonra yazdığı “Yurda Dönüş” şiiri olsun, ister “Gezgin”, “Ekmek ve Şarap”, “Yolculuk” ya da “Germania”, “Ren”, “İster” (Tuna’nın eski bir adıdır) hepsinde aynı klasik formal ağırlığı ve yoğunluğu buluruz. Ve bütün bu şirler 1798’den yani aklın öte yanına geçiş yoculuğundan sonradır. 1807’den, Tübingen’de Zimmer’in kulesine yerleştikten sonra yazdığı şiirlerse, daha özgürdür belki ama gene de denetlidir ve “bir akıl hastasının sanat ürünleri” sınıflamasına sokmak zordur. Altlarına “Scardanelli” imzasını attığı, “İlkyaz”, “Yaz”, “Güz” gibi şiirlerde bile iç disiplinini korur. Hele bugün, Gerçeküstü şiir eğitiminden geçmiş bizler için bu şiirler için olsa olsa modernizmin özgürlüğünü taşıyor denebilir.
Alman şiiri, aklın öteki yakasına geçmese bile, ağır melankolilerin, dahası, ağır depresyonların şiiridir. Ben mi öylesini seçiyorum, yoksa gerçekten hiç mi yok, Alman şiirinde hafif, şakacı bir şiirle karşılaşmadım hiç. Gene de Hölderlin’in yanına, Nelly Sachs’la (1891-1970) Paul Celan’ı (1920-1970) koyuyorum. Nelly Sachs’ın psikolojik rahatsızlığının ciddi olarak ortaya çıkışı, 1950’de annesinin ölümünün hemen ertesindedir. Gene de, daha sonra, özellikle Paul Celan’la mektuplaşmalarında, satır aralarında, gizli göndermelerde okuduğumuz kadarıyla, çoğunlukla tek odalı bir apartmanda, anneyle yaşanan sürgün hayatının olduğundan daha çok, 1939 yılında, Almanya’da, Nazi sokak çetelerinin saldırısına uğramasının onu ağır psikolojik krizlere girmesine neden olduğunu söyleyebiliriz. Aradaki pek çok krizi evde atlatır ama 8 Ağustos 1960’da Stockholm’daki bir hastanenin psikiyatri kliniğinde tedavi altına alınır. Daha sonra başka, bağımsız, bir psikayatri kliniğine nakledilir. Arada, özel bir bakımevine giderse da, 1963 yılına dek sürer rahatsızlığı da kliniklerde kalışı da. 1968’de bir kez daha bir psikiyatri kliniğinin yolunu tutar. Bu arada, 1969’da, bir kanser ameliyatı da geçirir. Özel psikiyatrik klinikte kalmaya da devam eder. 12 Mayıs 1970’de, “ruh kardeşi” Paul Celan’ın cenazesinin kaldırıldığı gün, neredeyse aynı saatlerde ölür. Hiçbir ödül, bu arada 1966’da Agnon’la paylaştığı Nobel Ödülü bile, Nelly Sachs’ı derin karanlığından, aklın öte yanındaki karanlık dehlizlerden çekip çıkartmaya yetmez.
Paul Celan’da, bir toplama kampında annesini ve babasını yitirme, bir başka toplama kampında kendi verdiği hayatta kalma savaşı, neredeyse bütün şiirlerinde yoğun olarak hissedilen çevresindeki bunca ölümü sağ kalıp taşıma sorumluluğu (Mario Levi’nin de sorunu değil miydi?), antisemitizmin her yandan gizlice bastırdığını hissetmesi, Fransa’da Almanca yazan bir şair olmanın garipliği... Paul Celan bütün bu ağırlıkları taşıyacak ve altından kalkacak gibi görünüyordu. Onu kıran, Apollinaire’in ünlü Mirabau Köprüsü’nden Seine nehrine kendini bırakmasına kadar uzanan, klinik ve hastanelerle kararmış yaşamına yol veren, 1960 Mayısı’nda, bir zamanlar yakın bir dostluk kurduğu, şiirlerini Almancaya çevirdiği Fransızca yazan bir Alman olan Yvan Goll’un dul karısının bir yazısı olur. Claire Goll, sert bir şekilde Paul Celan’ı Yvan Goll’un şiirlerini çalıp kendi adı altında yayımlamakla suçlar. Antisemitik Alman yazarları, Büchner Ödülü’nü alma becerisini gösteren bu Romanyalının üstüne atlamakta gecikmezler, Claire Goll’un suçlamasını incelemeden... Bu suçlama, durup durup karşısına çıkar ondan sonraki on yıllık yaşamında. Her birinin kendince karanlık, gerilimli, bozgunda bir dünyayı yansıtan şiirlerinin yanı sıra, Nelly Sachs’la Paul Celan mektuplaşması, okurken insanda yalnız ruhsal, duygusal değil, gerçekten fiziksel bir acı duyuran benzersiz bir başyapıttır kanımca.
Almancada dolanırken bu üç şiir dehasının yanında bir anlatı ustasını, Robert Walser’i (1878-1956) ele almadan, aklın karanlık kıyısında dolananlar üzerine edilecek her söz eksik kalacaktır. Almanca yazan bu İsviçreli 1929’dan öldüğü yıla dek bir akıl hastanesinde, önce kapalı sonra yarı kapalı bir hayat geçirmiştir. Tam bir huzursuzdur Martin Walser. On dört yaşında okulu bırakıp bir bankada katip olarak çalışmaya başlamıştır. Bu deneyim, sonradan yazdığı metinlere girecek ve Kafka’yı da etkileyerek “küçük katip” kişiliğinin edebiyatta önemli bir varlık olarak yer almasına yol açacaktır. Walser, sürekli yer değiştirerek, Berlin’e ulaştığında (1905) ilk kitabını yayımlamıştır. Ama onu birden sivrilten, 1908 yılında basılan Jacob von Gunten’dir. Kafka, Günlük’ünde, Walser’den söz eder örneğin. 1913’e kadar Berlin’de kalır Martin Walser ve kendisine sunulan (Alman edebiyatını baştan sona değiştirecek bir deha gözüyle bakmaktadır o dönemde modernist entellektüeller ona) bütün parlak yabancı ülkelere seyahat önerilerini red eder ve şöyle yazar, bir kişisinin ağzından: “Burada kalıyorum. Kalmak çok güzel. Doğa yabancı ülkelere gidiyor mu? Ağaçlar yaprakları daha yeşil olsun diye yabancı ülkelere gidip döndükten sonra, gösteriyorlar mı bunu?” Bu dönem hep kısa metinler yazar ve bir biri ardına kitaplar çıkartır. 1913’te yeniden İsviçre’ye, doğduğu şehir olan Biel’e döner ve yedi yıl kalır burada. 1920 yılda Bern’e gider ve altı ay kadar arşiv memuru olarak çalışır... Yazar, hep yazar... Kısa oyunlar, kısa anlatılar, romanlar... ( bir ikisi ya kaybolur ya da yok eder onları Walser; bilinmez) bir kitap çıkartabilir ancak bu süreçte. Ama dergilerde, gazetelerde pek çok, hatta yüzlerce küçük parçası yayımlanır... Kesin bir yalnızlık ve sefalet içindedir. Bern’in delisi gözüyle bakar herkes ona. “Kapatılması gerek!” sözler sık sık tekrarlanır çevresinde. Ve nihayet 1929 yılında, kız kardeşinin de ikna etmesiyle kendi rızasıyla bir kliniğe yatar... Tam bir kilit altına alınma değildir bu. Örneğin, Carl Seelig, onu kendisine dost etmeyi başarır. Birlikte uzun yürüyüşler yaparlar... (Yürümek, uzun yürüyüşler yapmak... Bu yaratıcı huzursuzların en belirgin özelliği midir? Linz, Hölderlin, Campana, Clare, Delmore Schwartz hep uzun yürüyüşler yaparlar). Walser’in yaşamı zaten böyle bir uzun yürüyüşte, 1954 yılı Noel günü, ıssız, donmuş bir kırda son bulur.
Martin Walser, 1929’dan sonra da yazmaya devam etmiştir. Ne var ki, bu yazdıkları uzun bir süre okunamamıştır. Kalın bir kurşun kalemle, birbiri içine geçmiş harfler ve satırlarla yazılmıştır metinleri. Adeta yazılı değil karalanmış bir sayfa izlenimi verir. Böyle yazarak neyi amaçlamıştır Martin Walser? Okunmamayı mı acaba? Gene de bu garip “şifreli” metin ince bir kazı yöntemiyle, kendini bu işe adamış birkaç gönüllü sayesinde, sökülmüştür büyük ölçüde.
Melankolinin yani karaduygululuğun bir merkezi de Britanya Adası’dır. Hem, Melankolinin Anatomisi adını taşıyan kitap da burada yazılmamış mıdır? Ne var ki, müntehirleri gizlediği gibi öte yakaya geçenleri de gizler bu ada. Hastane ve kliniklerden çok odalarda ve tavanaralarında tutar aklın karanlık dehlizlerinde dolaşanları. Virginia Woolf hiçbir zaman bir klinikte yatmamıştır örneğin... Ben de burada, bu artık iyice bilinen bu yazar ya da Sylvia Plath üzerinde durmayacağım. İngiltere’de bile az bilinen ik ad üzerinde duracağım. Az bilinen ama özgün, hatta seçkin iki şair...
John Clare (1793-1864) İngiltere’nin doğu bölgesinde bir köyde doğar. Babası kendi toprağı olmayan bir çiftçidir. Köyünün ilkokulunda okur. Aldığı tek eğitim de budur. Tarla sürer, ot yolar, ahır temizler... 1806’da eline James Thomson’un The Seasons (Mevsimler) adlı şiir kitabı geçer... 1809’da bilinen ilk şiirini yazar. 1820’de ilk şiir kitabı çıkar ve birden dikkat çeker. Bölgenin varlıklı aileleri de okur da büyük bir ilgi gösterir bu kıt eğitimli, yoksul köylü şaire. Kitap birkaç içinde üç baskı yapar. Bir yıl sonra ikinci kitabını çıkartır. Şiirleri yaşadığı çevreyi, doğayı, insanları yalın ama özgün bir dille aktarmaktadır. 1823-25 yıllarında ilk ağır depresyon krizleriyle öte yakaya geçiş belirlenmiştir. Yazmaya devam eder... Aralıklarla hastalığı gelir gider. 1837’de depresyona, halüsinasyonlar ve dengesiz belki de şiddet içeren davranışlar eklenir. Deli olduğu belgelenir ve Londra yakınlarındaki bir özel kliniğe kaldırılır. Dört yıl özetim altında kalır. Ormanda yürüyüş yapmasına izin verilir. Sürekli yazar. 1841 yılında, böyle bir yürüyüş için klinikten ayrılır ama ormanın değil köyünün yolunu tutar. Dört günde 80 mil yol yaparak köyüne ulaşır. Dönüşünde bu yolculuk izlenimlerini yazar. Bir kez daha delilik belgesi çıkartılır hakkında. 1842-50 yılları içinde yeniden kliniğe kapatılır. Bir süre sonra gene yürüyüş izni verilir. Hastanedeki bir hastabakıcı,William Knight, Clare’le ilgilenir ve yazdığı şiirleri toplayıp saklar. Knight’in hastaneden ayrılışından sonra (1850-59) çok az şiiri bulunur. 1864’de hemen hemen bunamış bir şekilde, geçirdiği son bir inmeyle, ölür. Son kitabı 1835’de basılmıştır ve sonrasında uzun bir unutuluş dönemi başlar. Yirminci yüzyılda yeniden keşf edilir... Böylesine huzursuz bir ruhun böylesine dingin şiirler yazabilmesidir belki de çılgınca olan.
Ivor Gurney (1890-1937) adı, uzun bir süre şair olarak değil, müzisyen, özellikle de son derece yetenekli, “İngiliz müziğini yükseltecek” bir besteci olarak anılmıştır. Eğitimi de bu doğrultudadır. Önce piyano sonra org eğitimi alır. 1912’de sıradan dünyanın sıradan insanlarından farklı bir ruhsal durumda olduğunun işaretleri çıkar ortaya. 1914’de savaş patladığında, gönüllü olarak orduya başvurur; kabul edilmez. 1915’de savaş iyiden iyiye kızıştığı için, yeniden başvurduğunda, doktorlar bu kez görmezden gelir durumunu ve askere alınır.1916’da, Fransa cephelerinden birinde ileri hatlarda görevlendirilir. Şiir yazmaya başlar. Daha önce de yazıp yazmadığı pek açık değil doğrusu... Bunlar zamanının pek çok şairindeki gibi, savaş izlenimleridir. Dinginlikle çatışmanın; insanın kıyıcılığı ile doğanın iyileştirici gücünün iç içe geçtiği şiirler... 1917 Nisanında yaralanır. Hastaneden taburcu edilince yeniden ileri hatlara verilir. Ancak eylül ayında gaz savaşında bir kez daha yaralanır. Edinburg’daki bir hastaneye kaldırılır. Ekimde ilk şiir kitabı, Severn and Somme yayımlanır. Uzun bir hastane serüveninin ardından, cephe gerisinde bir görev verilir. 1918 Ekiminde, savaş biter. Terhis olur. 1919’da ikinci şiir kitabı yayımlanır. Royal College of Music’deki eğitimine geri döner. Bir yandan sinemalarda piyanistlik, kiliselerde org çalma, vergi dairesinde memurluk, gibi işlerle uğraşır, bir yandan hem şiir yazar hem şarkılar besteler. Giderek kötüleşmektedir psikolojik durumu da. Sonunda 1922’de yaşadığı kentteki bir akıl hastanesine yatırılır. Bir süre sonra da Londra Kenti Akıl Hastanesi’ne nakledilir ve ölünceye kadar da burada kalır. Besteler yapmaya, şiirler yazmaya devam eder ama. Ancak 1954 yılında seçme şiirlerinden oluşan bir kitabının yayımlanması onun şair kimliğinin yeniden anımsanmasına neden olur. Toplu şiirleri ise 1981 yılında basılır.
Ivor Gurney’in özellikle hastanede yazdığı, sürekli düzelttiği şiirleri varyantlarıyla notlu olarak basılmaya başladı. Bu bize, Gurney’in öteki kıyıdaki serüveni hakkında inanılmaz bir ipucu vermekte. Gurney’in (birtakım gizli güçlerin kendisine elektrik gönderip denetim altına aldığı en büyük iddialarındandı) şiirini, dış güçlerden korumak için nasıl kat kat enigmatik bir dil içine gizlediğini çok iyi göstermektedir. Gene de içinde “akıl olan” bir şiirdir bu; bir akıl hastasının şiiri değildir.
Öte yakanın şairleri listesi böylece uzayıp gidebilir... Hastanede kaldığı sessizlik döneminin bile unutturamadığı Elizabeth Jennings’le (1926- ); o muhteşem Fransızlarla: Nerval (1808-1855) ve Artaud’yla (1896-1948); İtalyan şiirinin bir mucizesi olan Dino Campana (1885-1932) ile; Robert Lowell (1917-77), Theodore Roethke (1908-63), Delmore Schwartz (1913-66) gibi Amerikalılarla ve daha pek çoklarıyla...

Anasayfa