Şırrüük, rırrüüp...

Tuncer Erdem


Virajlı köy yollarının emektarı yaşlı ve öksürüklü otobüs, bu seyahat acentesi kurulalı beri hiç kimsenin inmediği bir yerde yolcu indirdi. Sürücüsünden yolcusuna otobüsteki herkes bu tuhaf yolcunun inmesiyle derin bir oh çekti. Şehirden ilçe köylerine kıyı yolunu takip ederek giden otobüse terminalden binen tuhaf adam, yolcuların genelde birbirini tanıdığı, şakalaşıp sohbet ettiği bu otobüste hiç kimseyle konuşmayıp sürekli elindeki kitapları defterleri karıştırmış, notlar almış, yırtık pırtık haritalara gömülüp küçük cetvellerle ölçümler çizimler yapmış, konuşmak için laf atan dost canlısı köylülere bir iki kuru cevap geveleyerek sohbete gönüllü olmadığını belli etmiş, sözün kısası yol boyu otobüste soğuk ve sinir bozucu bir hava estirmişti.
Kendilerinden biri olmadığını, onları umursamadığını sanki yüzlerine bağıran bu adam yüzünden bütün yolcular tedirgin olmuş, bir ikisi kendi aralarında bir şeyler konuşacak gibi olmuşlar, ama adamın her dediklerini dinleyip kaydettiği hissine kapılıp sözlerini yarıda kesmişler ve virajlı yollarda tıksırıp homurdanarak giden otobüste hiç alışık olmadıkları bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Yol boyunca, yalnızca otobüsün uğultusu, dönemeçlerdeki gıcırtıları duyuldu. Bu nemrut adam yüzünden cenaze arabasındaymışçasına yolculuk eden ve buna hiç alışkın olmayan çoğunluğu köylü yolcular, bu yüzdendir ki adam indikten sonra rahat bir nefes almışlardı.
Zaten inmek istediği yerde de meymenet yoktu ki. İki köyün arasında, en yakın haneye kilometrelerce uzak bir düzlükte inmek istemişti. Oraya gelmeden beş on dakika önceden hareketlenmiş, elindeki haritalardan, kitaplardan bir şeyler aranmış, sırt çantasının derinliklerinden çıkardığı pusulayla yön tayini yapmış ve göz ucuyla onu izleyen köylülerin şaşkın bakışları arasında muavine bu düzlükte inmek istediğini söylemişti. Bu talep muavine ne kadar tuhaf gelse de, inmek istediğinden emin olup olmadığını sormadan adamı tam istediği yerde palas pandıras indirmiş ve sanki bütün otobüsün üzerine çöken bir kâbusu def etmişti.
Yabancı yolcu iner inmez otobüs tekrar alışılmış canlılığına kavuşmuş, içeride adeta bir bayram havası esmişti. Sohbetlerin hararetinden anlaşıldığı kadarıyla bu adam hakkındaki tahminler, söylentiler yolculuk bittikten sonra köy kahvelerine kadar taşacak, tekdüze hayatlarına küçük bir renk katmak için her fırsatı değerlendiren meraklı köylüler soğuk kış gecelerinde çay içerken bu esrarengiz hikâyeyi allayıp pullayarak anlatacaklardı.
Ağır sırt çantası ve bir sürü ıvır zıvırıyla otobüsten inen yolcu, tıknefes otobüsün geride bıraktığı kara duman dağıldıktan sonra cebinden çıkardığı haritaya göz gezdirdi, dikkatle çevresine bakındı. Yolun iki yanı boyunca uzanan sık çalıları ve hemen arkasında yükselen dev ağaçları sanki yıllardır biliyormuşçasına, kendinden emin bir tavırla gözlerini kısarak etrafı taradı. Pusulasına, notlarına tekrar baktı, gideceği yönü kesin olarak tespit edip eşyalarını teker teker yüklenerek yolun karşısına geçti. Yol boyu uzanan sık çalıları geçip ormana doğru biraz yürüyünce dikenli tellere geldi. Eşyalarını tellerin üzerinden tek tek öte tarafa attı, sonra en alt sıradaki teli yukarı kaldırıp çatal uçlu bir dal parçasını altına dayadı, açılan aralıktan tellere takılmadan sürünerek orman tarafına geçti.
Eşyalarını tekrar yüklendi. Sırtına sırt çantasını aldı, uzunca bir çantayı omzuna attı, boynuna küçük kare bir çanta astı, sonra geriye kalan iki çantasını eline alarak engebeli arazide yoluna devam etti.
Aslında otobüsten indikten sonra o da rahatlamıştı. Temiz havayı derin derin içine çekti. Doğa her zaman insanlardan daha güvenilir ve saftı. İnsanlarla göz göze geldiğinde, hırs, vahşet ve hasetten başka bir şey görmüyordu. Zaten yol boyu diğerlerinin şüpheli bakışlarının üzerinde nasıl gezindiğinin farkındaydı. Bütün otobüsün kendisi hakkında neler düşündüğünü de gayet iyi biliyordu. Sanayi artığı o gürültülü canavardan ve kem gözlü fesatçılardan kurtulduğuna o da memnundu.
Aslına bakılırsa halka yaklaşmak, onlara biraz olsun çevre bilgisi ve duyarlığı aşılamak için yıllarca yoğun bir uğraş vermiş, çeşitli atıkların çevre üzerindeki etkisi, canlı türlerinin yaşam ağındaki vazgeçilmez yeri, organik tarımın toplum sağlığına etkisi gibi konularda, otobüs tren gibi toplu taşıma araçlarında, çarşı-pazar, plaj, piknik alanı gibi halka açık yerlerde onlara hitap etmeye çalışmış, fakat genelde kalabalığın sinirli homurtularıyla, hatta bir iki kez de linç girişimiyle karşı karşıya kalmıştı. Bir ilçenin pazar yerinde köylülere, uğurböcekleri kullanılarak yaprakbitleriyle mücadele ve kimyevi maddelerin bağışıklık sistemine zararları konulu bir konferans verirken üzerine çürük sera domatesleri atılmasından sonra, bu kadirbilmez halkı bilinçlendirmenin yararları konusunda içine ilk kuşku tohumları düşmüş ve konu üzerinde ciddi ciddi düşünmeye başlamıştı. Sonra bir gün, göl kenarındaki bir piknik yerinde, çalı dibinde hacet gören bir aile babasını uyardığında tüm ailenin hışmına uğrayarak hastanelik edilince, içindeki kuşkular yerini kesin bir kanaate bırakmış ve bu çabasından tümüyle vazgeçmiş, halkla temasını asgari seviyede tutmaya karar vermişti. Artık mücadelesine halkla birebir temas yoluyla değil, gazete ve dergilerde yayımladığı yazılarıyla, çıkaracağı kitaplarla devam edecekti.
Son çalışması, göç döneminde ülkemizden geçen arıkuşu popülasyonunun arıcılığımıza etkisi üzerineydi. Arıkuşlarının göç yollarını tespit etmişti ve bir mevsimde kaç arıkuşunun ülkemizden geçtiğini veya yazı burada geçirdiğini gözlem yoluyla saptamak istiyordu. Bununla bağlantılı olarak yapacağı diğer araştırmalarda da, bu kuşların burada konakladıkları ve kaldıkları süre içinde ne kadar arı yediklerini, arılara verdikleri zarar yüzünden kaç kuşun öfkeli arıcıların saldırısına uğradığını tespit edecek ve kuşların verdiği zararın doğal sınırlar içinde kaldığını, onların zayıf ve yaşlı bireyleri yiyerek arıcılara yararının bile dokunduğunu ispatlayarak zararın sineye çekilmesi gerektiğini ileri sürecekti. Aslında, kimyasal ilaçlarla diğer böceklerin kökünü kurutup yiyeceksiz bıraktıkları arıkuşlarının arılara musallat olmasının suçlusu zaten insanlardı.
Hedefine doğru ilerleyen kendinden emin insanların kararlılığı gözlerinden okunuyordu, yüzünde en ufak bir yorgunluk ya da bezginlik işareti yoktu. Yapacağı araştırmanın sonuçlarını, bunların yayımlanışını ve uyandıracağı yankıyı düşündüğünde gözleri daha da bir parlıyordu. Yürürken arada sırada durup, üzerinden kayan çantalarını yerine oturtmak için şöyle bir silkiniyor, çetin arazi koşullarında daha da ağırlaşan yükünü uygun yerlerine yerleştiriyor ve biraz yerinde durduktan sonra tazelenmiş bir kuvvetle yoluna devam ediyordu.
Ağaçların arasından, sık çalılıkların içinden geçip, dik kayaların üzerinden aşarak epeyi bir yol aldıktan sonra üzerindeki eşyaları yerine oturtmak için silkinerek gideremeyeceği bir yorgunluk hissedip durdu. Üstündekileri tek tek indirip cebinden haritasını, pusulasını ve notlarını çıkardı, küçük cetvelini harita üzerinde gezdirip pusulasına bir kez daha baktıktan sonra, gittiği yönde hafif bir ayarlama yaptı. Kafasını gideceği yöne doğru uzatıp havayı kokladı, yorgunluğunu biraz olsun üzerinden attığına kanaat getirip eşyalarını yeniden yüklendi. Ormandaki yaş toprak ve çam kokusuna deniz kokusu karışmaya başladığında hedefine yaklaştığını anlayarak adımlarını daha büyük bir kararlılıkla atmaya başladı.
Sık ağaçlı ormanın bittiği yerde çalılar belirdi, denizin hışırtısı duyulmaya başladı, tatlı bir sonbahar sıcağı yüzüne vurdu, ayağının altında, taşların arasında yer yer kumlar gözüktü, çalıları da geride bıraktıktan sonra ince uzun kumul bitkileri ortaya çıktı ve artık deniz karşısındaydı. Geniş koya akan bir derenin ağzındaki durgun suyun dışında tüm kıyıya aralıksız beyaz köpükler bırakıyordu sonbahar dalgaları.
Yeniden haritasına ve pusulasına baktı, defterindeki araştırma notlarını gözden geçirdi, işte aradığı yer denize şu durgun dereyi döken, yer yer dikenli çalıların olduğu fakat genelde kumul bitki örtüsüyle kaplı bu sakin vadiydi. Göç yollarını anlatan bütün kaynaklarda, sonbaharda kuzeyden sürüler halinde gelen kuşların göç yolunun bu vadide neredeyse bir otoban kadar daraldığı ve hemen hemen bütün arıkuşu popülasyonunun bu vadiden geçerek güneye, sıcak topraklara indiği anlatılıyordu.
Göçü rahatça izleyebileceği uygun bir yer bulmak için etrafına bakındı, dereye inen düzlükteki çalılık bölgenin ortasında yükselen tepe bu iş için biçilmiş kaftandı. Vadinin ortasında, denizden karaya ulaştıkları ilk noktada iyice alçalan kuşlar bu yükseltinin üzerinden rahatça görülebilirdi. Kamp yerini de saptamanın rahatlığıyla adımlarını sıklaştırarak hedefine doğru ilerledi. Tepeye geldiğinde üzerindeki her şeyi tek tek düz bir kaya parçasının üzerine indirdi. Küçük kamuflaj çadırını yılların alışkanlığıyla kolayca kurdu, uyku tulumunu, ocağını, konserve yiyeceklerini, dürbününü çıkardı. Dürbünün ayağını kuma gömdü. Tahmini göç yoluna doğru çevirdiği dürbünü ayağın üzerine dikkatle monte etti. Daha küçük seyyar bir dürbünü de acil durumlar için boynuna astı. Artık tam donanımlı olarak gözleme hazırdı. İçini sevinç kapladı, karnının acıktığını hissetti, konservelerinden birini açıp heyecanlı gözlem anlarını düşünerek iştahla yedi.
Karnı da doyduktan sonra artık işe koyulabilirdi. Kuşlar eylülün bu son günlerinde buradan geçmeye başlıyor, ekim ortalarına doğru da göçü tamamlıyorlardı. Demek ki bir iki gün içinde ilk göçmenler görülürdü. Çakısını çıkarıp etraftaki çalılardan dallar keserek kamp yerini kamufle edecek basit bir çardak yaptı, biraz uzaklaşıp kamp yerinin araziye uyup uymadığını kontrol etti. Her şey yolunda görünüyordu.
Kamp yerine doğru dalgın dalgın yürürken, birden deniz yönünden özlemle beklediği o sesler gelmeye başladı: “Şırrüük, rırrüüp, şırrüük, rırrüüp!” Sesler giderek netleşiyor, kuşlar yaklaşıyordu. Hemen yere sinerek boynundaki küçük dürbünle ilk tespitini yaptı. Evet onlardı. On beş yirmi kuştan oluşan bir öncü kafile geçiyordu: “Şırrüük, rırrüüp, şırrüük, rırrüüp!” Tam sayıyı tespit etmek için eğilerek heyecan içinde kamp yerine doğru koştu. Kendini sabit dürbünün önüne atıp kesin sayıyı belirledi. Sürüde on sekiz kuş vardı. Tahmin ettiği gibi deniz üzerinden uzunca bir yol kat ederek gelen kuşlar karaya ulaştıkları bu vadide alçalmışlar ve ilerideki ormanda ilk molalarını vermişlerdi. Sık ağaçlıklar içinden gelen yorgun seslerinden denizi aşıp karaya varmanın sevinci hissediliyordu: “Şırrüük, rırrüüp, şırrüük, rırrüüp!” Okula yeni başlayan öğrencilerin sevinçli telaşıyla kalemini not defterini çıkarıp gözlemlerini kayda geçirmeye başladı. Kuşların sayısını, izledikleri yolu, karaya vardıkları gün ve saati kaydetti. Artık yeni gözlemlere hazırdı.
Sabit dürbünün önüne hevesle uzanıp önceki kafilenin geldiği yöne, deniz tarafına doğru baktı. Böyle biraz bekledikten sonra sıkılıp dürbünü karşı tepelerde gezdirmeye başladı. Yeşilin türlü tonlarındaki sık bitki örtüsü, kıyıya sürüklenen azgın dalgalar, denizin içine dek uzanan kayalıklara vuran beyaz köpükler, rüzgârda usul usul salınan kumul otları, her şey çok güzeldi. Bu güzelliklere dalmış gezinirken, karşı tepenin denize en yakın uç noktasında ağaçların arasına gömülü sivri bir şey fark etti. Dürbünü ayarlayıp daha dikkatle baktığında bunun ahşap bir gözetleme kulesi olduğunu gördü. Ve ne yazık ki tam o sırada kuleden bir başka dürbün de onu fark etmiş ve izliyordu.
Çok geçmeden kuleden yayılan bir ses bütün tepeleri, vadiyi çınlattı: “Düüürrt, dü-dü-düürrt. Dü-düürt!” Önce bu sesin yeni gelen bir göçmen kafileye ait olabileceği geçti aklından, fakat ardından gelen metalik alarm sinyalleri kulaklarında yankılanmaya başlayınca sesler konusunda şüphesi kalmadı.
Daha dürbünü gözlerinden çekmeden, kulenin ardından bir helikopter homurtuyla havalanıp ona doğru yaklaşmaya başlamıştı bile. Helikopterdekiler megafonla, her şeyi yere bırakarak ellerini başının arkasına kavuşturmasını, düzlüğe doğru çıkmasını emrettiler. Helikopterin kapısında eli silahlı askerler vardı ve ışıldayan silahlar şüpheli şahsa doğrultulmuştu.
Sabit dürbününün yanından çekildi, boynundaki dürbünü, not defterini, kitabını yere bıraktı, ellerini başının arkasına kavuşturup açığa çıktı ve gözlerini kapatıp öylece bekledi. İyice yaklaşan helikopterin rüzgârı yüzüne art arda vururken, aklına çalılara konan ilk kafile geldi. Hafifçe dönüp geriye baktı, sesten ürken yorgun kuşlar ağaçların arasından havalanmış, yollarına kaçarcasına devam ediyorlardı: Şırrüük, rırrüüp, şırrüük, rırrüüp . . .

Anasayfa