Doğa ve Rousseau

Uğur Kökden


İnsan, doğumuyla birlikte, çevresinde üç varlığı ‘hazır’ buluyor: doğa, insan ve zaman! İlk ikisi –her yeni doğan varlık gibi– canlı; doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Üçüncü varlık, düşünsel düzlemde ve görece bir kavram! Hem insanın içinde bulunduğu ortamın (doğa ve evren) hareketine hem de kendi yaşam sınırına (doğum/ölüm aralığı) bağlı olarak ortaya çıkmış, kaçınılmaz bir kabul! Olmazsa olmaz bir varsayım!
İnsanoğlu doğayı etkilemiş –hattâ, bir ölçüde egemenliği altına alabilmiş, öte yandan, doğa da, insanı etkilemiş. İnsan ilişkilerindeki adalet ölçüsü kadar, doğanın iç ve dış dengelerinden de insan sorumlu!
Bu açıdan bakıldığında, böyle bir çerçeve içinde kalmak koşuluyla, doğa önünde insana yönelik ödevler haklardan önce gelmekte.
Çünkü, doğa önündeki duyarlık ve saygı, doğayı tüketmeye –hattâ, kirletmeye– engel olmak zorunda. Bu tavır, aynı zamanda, insanın kendi varoluşunu koruma ve sürdürme içgüdüsüyle de kaçınılmaz bir biçimde ilgili.
Batı büyüme modeli –intihara doğru yol alan vahşi, kör ve dengesiz büyüme– dünyanın yağmacısı ve tahripçisi: küresel ısınma, kuraklık, çölleşme, toprağın kısırlaştırılarak yozlaştırılması, asit yağmurları, yeraltı kaynaklarının düşüncesizce tüketilmesi, atmosfer ozonunun delinerek yok edilmesi, deniz canlılarının kirlilik –nükleer atıklar, petrol ve türevleri, yağların boşaltılması, sızması ve deniz yoluyla taşımada meydana gelen kazalar– yoluyla yaşamlarına son verilmesi.
Oysa, doğaya evrensel bir planlama anlayışının dışında salt kazanç amaçlı bir yaklaşımla değil; tersine yaratıcı ve koruyucu bir yaklaşımla yakınlaşmak; öylece onu benimsemek ve kucaklamak gerekir. Aslında, insanın doğayla ve insanla ilişkileri, hep aynı yönlü olmalı. Dolayısıyla, insanın doğaya bakışı, aynı zamanda onun kültür anlayışının da bir parçası sayılsa, uygun olur.
Sonuçta, adaletsizlik, uygarlıkları olduğu gibi doğayı da mahvetmekte gecikmiyor denebilecek. Her iktidar, her bilgi ve her zenginlik, göreli –zamana göre göreli– olduğuna göre, Batı’nın iflası doğaya verilen zararla atbaşı gidiyor kabul edilebilir.
Buna karşılık, bir Rumen ozanın sözlerine kulak vermek, insan için çok daha yararlı kuşkusuz: “Dokunmayın bana/gözyaşı doluyum/şimdi beni ancak çiçekler anlar!”

* * *

Jean-Jacques Rousseau, her zaman doğayı yapıtlarında yüceltmiş; ona geniş yer vermiş; dahası, kimi yerde, insanların bile önüne koyduğu olmuş. Bununla da yetinmeyip, doğrudan kendisi de kentlerden kırlara sığınmayı çoğu kez yeğ tutmuş. Öyle ki, gezilerini bile yayan yapmayı denemiş.
Çünkü, Akademi’ye Cevap’ında da, bilimler ve sanatların insanın mutluluğunu engellediğini savunmuştu. Oysa, günümüzde, yani ‘Cevap’tan tam 250 yıl sonra, böyle bir düşüncenin karşı-tezini oluşturan Batı Büyüme (ve Kalkınma) Modeli’yle onun dayandığı bilimsel/teknolojik temel, adım adım insanın yok olmasına doğru giden bir süreci her zamandan daha çok beslemekte.
Acaba, yalnız Rousseau mu böyle düşünüyordu? Ya da, yalnız o yüzyıllarda mı doğaya bu gözle bakılıyordu?
XX. yüzyıl içinde –dahası, 1939/45 Savaşı’ndan önceki ilk yarıda– bile, Newton, Einstein, Bohr, Monod, Popper gibi bilim adamlarının doğaya ilişkin kuramları sarsıldı; kuramlara ilişkin kimi eksiklikler ortaya çıktı ya da kuram sahiplerinin doğrudan kendileri, ileri sürdükleri görüşlerde, yetersizlik’i kendiliklerinden kabul ettiler.
Bu arada, Viyanalı bir bilim felsefecisi, Karl Popper, “Evrenin büyüklüğü nedeniyle, hiçbir genel kuramı doğrulayabilmek olası değil!” diyordu. Çünkü, Popper’e göre, hiç kimse, bir kuramı doğrulayacak tüm gözlemleri yapamaz. O halde, diyor Popper, tüm kuramların teker teker yanlışlığının kanıtlanması gerekir. Kaldı ki, kuramla çelişen tek bir gözlem bile, söz konusu kuramın doğru olmadığını göstermeye yeterli olur. Başka bir deyişle, bilimsellik doğrulanabilirlikle değil, yanlışlanabilirlikle ölçülme durumunda.

* * *

Kuşkusuz, doğaya yüzeyden bakış yanıltıcı!
Temelde, insan da, doğanın kendisinden ayrı kabul edilemeyecek bir parçası! O halde, doğaya saygı, bir bakıma insana saygı demek! Ayrıca, insanın doğa önünde, insancıl çehreli ve alçakgönüllü bir yaklaşımla işbirliği yapması ise kaçınılmaz bir zorunluluk! Böyle bir yaklaşım insanın insana bakışını da belirlemekte, aynı zamanda.
Bir açıdan, doğa, elbette, insanın hizmetine verilmiş; onun hizmetinde. Ama, bu bir büyüklenmenin ve yanlış anlamanın da nedeni olmamalı! Hele bir ‘zorbalık’ın hiç mi hiç!..
“İnsan, her şeyin ‘merkez’i ve ‘ölçüsü’dür kanısına –dahası, inancına– asla dönüşmemeli! Böylece bilim ve tekniğin kaydettiği aşamalar, paranın getirdiği erk ve güç, büyüme, yayılma ve bunların sonucu olan egemenlik duygusu gibi birtakım sahte ‘tanrılar’ üretmeye, böylesi bir büyüklenmeye dek insanı götürmemeli!
Dıştan bakıldığında görülen yüzeysel anlamdaki bir çeşit doğaya egemenlik havası, bilim ve tekniğin tüm sorunlarımızı çözebileceğine insanı inandırmamalı.
Faust’ta –Marlow’un ‘Faust’u– öyle denmiyor mu? “İnsanoğlu, güçlü beyninle tüm öğelerin sahibi ve efendisi ol! Bir ilâh ol!”

* * *

Çağdaş bir İranlı düşünür, “İnsan”a ilişkin denemesinde, “İnsan, dört zindan içinde tutsaktır kanısını taşıyor; doğa zindanı, tarih zindanı, toplum zindanı ve son olarak da, insanın kendi öz zindanı!
Bunlar içinde doğa, bireyleri, kendine özgü –coğrafya ve iklim koşulları olan bir ‘ortam’a hapsetmekte. Öylesi bir ‘ortam’ın belirlediği yasaların tartışmasız egemenliği altına sokuyor. Doğanın duvarlarını, ancak doğayı tanımakla –başka bir deyişle, bilimle ve teknikle– kırabiliyoruz. O da, kuşkusuz, ancak bir ölçüde gerçekleşen uzun bir süreç!..
XIX. yüzyılda, ‘Kaynağa Dönme’ adı verilen girişimler sonucunda, Delacroix ve Ingres gibi birtakım ressamlar döneminde bile, sanatçılar atölyelerini ve okullarını bıraktılar, doğaya dönmek için.
Böyle bir duygusal atılımın ilk kaynağını Yeni Héliose, İtiraflar ve Toplumsal Sözleşme gibi yapıtlarda aramak gerekir kuşkusuz; yani, Jean-Jacques Rousseau’da.
Görüş ufkunun masumiyeti, ancak insanın toprağa dokunuşuyla gerçekleşir ya da yenilenebilir. O toprak ki, değişmekte olan biçimlerin ve yüreğin ölümsüzlük kaynağı! O toprak ki, insana dinginliği, arılaşmayı ve hırslardan arınmayı sağlamakta!
Rousseau, kendini doğaya göre şöyle tanımlamakta: “Zevklerimin en büyüğü, kitaplarımı sandıklarda bırakmaktı. (...) Odamı o boş kâğıt ve kitaplarla dolduracağım yerde, çiçek ve otlarla dolduruyordum. Çünkü, şimdilerde, bitkibilime tutulmuştum. Ada’nın* tüm bitkilerini tanımlamaya kalkıştım. Hiçbirini unutmayacaktım.”
“Betimlenmedik ne bir ot parçası, ne de küçücük bir bitki kalsın istiyordum.”
Her sabah, kahvaltıdan sonra elinde bir büyüteç, kolunun altında Systema Naturae kitabı, adanın belirli bir bölgesini gezmeye gidiyor; daha önce, zaten, mevsimlere göre dolaşmak üzere adayı küçük küçük karelere bölmüş.
Rousseau, böylece, bitki yapılarını ve oluşumlarını, bitki türlerinin üreme özelliklerini, meyvelenmede erkek ve dişi öğeleri inceliyor. Bern’li ziyaretçiler onu böyle görüyor: koca ağaçlara çıkmış, aşağıya torba sallarken.
Ya da, gölde bir kayığa binip kendisini sudaki akıntıya bırakmış; akşam olunca, güçlükle eve dönebiliyor. Kimi zaman da göl, enikonu dalgalı. Sahilde söğütler, kara akçaağaçlar, şimşir ağacı; yabanikekik, evliyaotu, yonca, çim, ballıbaba, ısırgan, yapışkanotu, kınaçiçeği, vb. ..
Kıyılarla gölün görkemli görünümünü seyrediyor. Çalıların arasından dalgaların gürültüsüne ve sudaki çalkalanmaya veriyor dikkatini. Kimi zaman da, düşünme güçlüğüne katlanmaksızın yaşadığını duyumsama zevkine bırakıyor kendisini.
Bu gözlemler, deneyimler ve düşüncelerin sonunda, Rousseau’nun ulaştığı sonuç şu: “(...) Yeryüzünde, ancak geçici zevklerle oyalanabiliriz; sürekli mutluluğun tatlılığına pek inanmam.”
“Ruhun geçmişi anımsamadan ve geleceğe el uzatmaksızın bütün benliğini toplayabileceği(...) bir durum varsa, bu durum sürdükçe, herkes yetkin bir mutluluğa kavuştuğunu söyleyebilir.” (Yalnız Gezerin Düşleri, Çev.: R. Nuri Darago, Cumhuriyet, Dünya Klasikleri, 1999, s. 73)

* * *

Ama, Rousseau, altmışını geçip iyiden iyiye Paris’e yerleştikten sonra, uzun boylu ot aramaya çıkacak gücü kalmıyor. Kaldı ki, bitkileri öğrenecek kadar da ot toplamış zaten.
Sonra kitaplarını ve koleksiyonunu satıyor.
Ne var ki, Cenevreli, gücünün –kırlarda dolaşmaya– artık yetmediği, kılavuzsuz, kitapsız ve bahçesiz bulunduğu bir sırada, birdenbire bir kez daha ot toplama merakına kapılır. J.A. Murray’in kitabı Regnum Vegetable’ı ezberlemek, yeryüzünde bilinen bütün bitkileri bilmek gibi bir hevese düşer. Alp Dağları’nın varolan tüm bitkilerini toplamaya kalkışmak gibi bir umut içine girer.
Öyle ki, en küçük bir ot parçasıyla karşılaştığında, “İşte, bir bitki daha!” demekten kendini alamıyor. Bunu da şöylesi bir gerekçeye dayandırmakta: İnsan için yürekte kin ve öç duygularının büyümesine engel olacak tek yol, bizi eğlendirecek işlerle uğraşmak –ki, bu bir erdemdir– olduğunu düşünüyorum.”
Rousseau, böylece, dikkatini çevresindeki eşya üstünde yoğunlaştırıp o ana dek ancak genel görünümüyle gözlemlediği doğayı, ileri yaşlarında, bu kez, ayrıntılarıyla araştırmaya girişir.
Bu da, insanlardan ve “uğursuz bir ünün verdiği rahatsızlık”tan uzaklaşıp doğaya dönme gereksinimi olsa gerek! Çünkü, “doğa, hiçbir zaman yalan söylemiyor. Ağaçlar, fidanlar, bitkiler, dünyanın süsü ve giysisi”dir. Düşünür, her yanından sular akan, kuşlar öten toprağı düğün kılığı içinde görüyor ve öyle benimsiyor.
Dolayısıyla, kendisi için, “her türlü öfke ve şiddet gereksinmesinden arınmış bir huy edinme” yolunu amaçlıyor.
Doğanın sahip olduğu –ya da temsil ettiği– uyum, sonra çekici bir yaşam ve güzelliklerle dolu evren gösteriyor ki, doğa bu yolla insana kılavuzluk görevi yapıyor. Sanki insandan, “bu güzel uyumla özdeşleşmesi”ni ve “her şeyi ancak bir ‘bütün’ içinde görmesi”ni istiyor.

Anasayfa