Grantchester Grubu ve Rupert Brooke

Hâle Seval


Grantchester! Ah, Grantchester!
Barışın ve kutsal sessizliğin yeri
(Rupert Brooke)

İngiliz Edebiyatının Grantchester grubunla tanışmam, herkesin aksine Virginia Woolf’un romanlarıyla veya Rupert Brooke’un şiirleriyle olmadı ama onlarla gelişti ve sürdü. İktisat öğrenimi gördüğüm için bu grubun bir ferdi olan ve hiç şüphe yok ki, ekonominin en önemli figürlerinden John Maynard Keynes’le başladı. Ekonomide yer alan makroekonomik dengeler. Nakit para akışkanlığı, faiz oranları ve paranın gücü...
Her kadın gibi, Virginia Woolf’un Kedine Ait Bir Oda’sında şekillenen hayat ve edebiyat kavramlarım beni genç yaşta ölen Rupert Brooke’un şiirlerine çekmişti. Ve unutulmaz dinginlikte olan, göz alıcı yeşilliklerin odağına Grantchester’a... Ben Cambridge’de olmayı değil, hafta sonları bisikletle Grantchester’e gitmeyi sevdim hep.
Cambridge’de kendime ait bir odam vardı. Akşamları küçük odamın penceresinden komşu bahçeyi ve uzaktaki parkın ağaçları arasından parlak ışıkları gözüken, birkaç evin çatısını gözlerdim. Garip bir gönüllü sürgündüm. Her sabah King’s College’in karşısında bulunan Copper Kettle’da öğlene kadar kitap okurdum. Bisikletimi kentin pazar yerine bırakıp, köşedeki Lloyds Bankası’nın yanında yer alan St. Mary’s adı verilen ince, uzun bir aralıktan geçerek gitmeyi adet edinmiştim. Dönüşümü de aralığın öteki yanından, St. Edward’s aralığından yapardım. Bu aralıkta bulunan kitapçılardan birinin vitrininde Rupert Brooke’un büyük boy basılmış, kalın bir kitabı dururdu. Ancak dönüş yolculuğuma bir iki gün kala almak istediklerime para ayırdığımdan, gitmeden önce bu kentten alacaklarım arasında vitrinde gördüğüm Rupert Brooke kitabı da olacaktı... Her sabah vitrinin önünde oyalanır kitabı seyrederdim. Bu kentteki tek arkadaşım o kitaptı.
İstanbul’a döndüğümde bu kitabın sayfaları arasında gezinirken, Brooke’un, Münih’ten Grantchester’a duyduğu özlemin bir başka şeklini ben de Cambridge’e duyacaktım.
1887 yılında doğan şair, ailesinin entelektüel çevrenin yer aldığı bölgede oturmasıyla küçük yaşlarda bu dairenin içine girdi. Yaz tatillerini Sir Leslie Stephen çocuklarıyla Virginia Woolf ve Vanessa Bell’le küçük koyda yer alan St. Ives kumsalında oynayarak geçirdi.
Cambridge King’s College’de eğitim görmek için geldiğinde kaldığı odası, ön bahçede yer alan şapele bakardı. Sosyalizmle tanışması işte bu yıllara rastladı. Aynı edebiyat ve tiyatroya olan ilgisinin başlaması gibi... İlerleyen öğrencilik yıllarında Cambridge’e birkaç mil uzaklıktaki küçük bir köy olan Grantchester’e yerleşti. İlk önce Orchard Tea Rooms’da* kaldı, kendisi yurt dışındayken bu odanın kiraya verilmesinin ardından da Old Vicarage’da...**
Grantchester’dan kız arkadaşı, Noel Oliver 1909 yılının Temmuz ayında şu mektubu yazar: “Kırlardayım, Cambridge iki mil uzaklıkta, nehrin yukarısındayım. Sen de bilirsin, bütün yeşilliklerinde piknik yapılır. Burada Shakespeare çalışıyorum ve birkaç kişiyi görüyorum. Bu yaz günlerinde dalmayı öğreniyorum. Gece saat on sularında zehir gibi soğuk oluyor O zaman yalnızlığımı içimde hissediyorum. Yalnızım... karşımda bomboş uzanan çayırlar, kimsenin olmadığı ıssız yollar... Ağaçlar arasında gecenin ölümsüz terörü esiyor ruhuma. Bir keresinde gece karşılaştığım iki inekten çok korktum, onlar da benden. Gece yüzmek, o kadar güzel ki! Sen hiç yaptın mı?
E.M. Forster’in yeni hikâye kitabını okuyorum. Büyük ressam Augustus John, iki eşi ve yedi çocuğuyla birkaç yüz yard ileride iki karavanda yaşıyor. Bazen onları görmeye gidiyorum, onlarda bana yemeğe geliyorlar. İlk hanımı çok güzel bir kadın ve çocukların yaşları üç ve yedi yaş arasında değişiyor.”
Aynı yılın kasım ayında Keynes Brooke’u ziyarete gider ve onu nasıl bulduğunu şu sözleriyle anlatır: “Birkaç güzel kızın ortasında oturuyordu ve hiçbir şey yapmıyordu, sadece süveterine nakış işletiyordu”
Brooke’un yazdıkları ve onun hakkında yazılanlar, Grantchester’i ne kadar çok sevdiğini gösteriyor. Burada, kırsal yaşamda bulduklarını hiçbir yerde bulamayacağını biliyordu. Odası her zaman İngilizce, Fransızca ve Almanca kitaplarla dolu olurdu. Kriket ve futbol ilgi alanıydı. Aynı zamanda iyi bir tenis oyuncusu ve yüzücüydü. Özellikle geceleri çıplak olarak Byron havuzunda yüzerdi. Dalmaya olan merakı onu ileriki yıllarda güney denizlerine çekecekti. Pantolonunun üzerine her zaman kriket tişörtü giyer, çorap ve ayakkabı giymezdi. Çıplak ayakla yürümeyi severdi. Rupert Brooke tutkuyla bağlanmıştı bu şirin köye...
Arkadaşlarıyla birlikte bahçede uyur, kamp ve piknik yapmasını sever, çıplak ayakla saatlerce kırlarda yürürdü. Bu yüzden Virginia Woolf’un onu “neo-pagans” olarak adlandırmasına şaşmamak gerekir. Gelecek bir iki yıl ona aşk ve yazın hayatında değişik roller sunar. İngiltere ve Almanya arasında gelip gider.
1911 yılının baharını Münih’te Almanca öğrenerek geçirdi. Hayatına yeni bir sevgili de girer, Ka Cox. Onun arkadaş grubuyla Dorset’te seyahat eder. Bu grubun içinde Lytton, James Strachey ve Maynard Keynes ve ressam Henry Lamb da vardır. 1911 yılının Nisan ayında Postdam’dan Ka Cox’a şunları yazar: “Şimdi hayal ediyorum, Grantchester’dasın. Tüm benliğimle seni kıskanıyorum. Nehir ve kestane ağaçları, keten örtü üzerinde çay.” Brooke’un Ka Cox’a olan büyük aşkı ne yazık ki, Lamb’ın evli olmasına rağmen Ka Cox’la olan yakın arkadaşlığının aşka dönüşmesine engel olamaz.
Rupert Brooke yaralı onurunu tedavi etmek için kendini yoğun çalışmaya verir. Aynı zamanda ona bu yaşamı sağlayan özgür ruhu annesinden miras aldığı püritanizmle çatışmaktadır. Annesinin yanına Cannes’a gider bir süreliğine. Ocak ayında tekrar Ka Cox’la birlikte olur ve iki ayı onunla birlikte Münih’te geçirir. 1912 yılının sonlarına doğru Ka Cox ölü bir çocuk doğurur. Ve birliktelikleri sonlanır.
Gönüllü sürgünlüğünün izlerini sürerken İngiltere’ye ait anıları “The Old Vicarage, Grantchester” adlı şiirinin dizelerinde yer aldı:

Şu an küçük odamın önünde
Leylaklar açmıştır
Ve tarhların sanıyorum
Doludur karanfillerle

Cafe Westens, Berlin, mayıs 1912 de yazar bu şiiri. Sanatçı ve gazetecilerin buluşma noktası olan bu cafe o zamanda Ekspresyonist hareketin merkezi konumundadır. O yıl Flaman heykeltıraş Elizabeth Van Rysselberg’le büyük aşk yaşar, Noel Olivier’le nişanlı olmasına rağmen. Grantchester’e döndüğünde şiirlerinin ilk bölümünü Poems 1911 yayımlanır. Bu şiirler gelecek yirmi yıl içinde 37 baskı yaparak 100.000 den fazla basılacaktır.
Duygularının kesişme noktası, nostalji özleminin yer aldığı dizelere dökülür, “The Old Vicarage, Grantchester”de. Yaşadığı bu ülkede bedensel estetiğin parçalanmışlığının yanı sıra coğrafi ve kültürel sürgünlüğün varlığı da kendini hissettirir. Dizelerde modernizmin merkezinden, Alman kültürel perspektifinden, şehirden hiç aklından çıkarmadığı İngiliz kırsal yaşamına bir gönderme yapmaktadır. Kaybolmaya yüz tutmuş anıları zihninde canlandırarak şiir tarzında yazma eylemine dönüştürür. Şiiri okuduğumuzda uçsuz bucaksız bir kır manzarasını gözlerimizde uçuşturur.

Ah, Tanrım! Görebilsem dalların kımıldadığını
Ayın öteki yanından Grantchester’e doğru!
Koklasam heyecan verici, tatlı çürük kokusunu ırmağın
(The Old Vicarage, Grantchester)

Duygusal sürgünlüğünün yanı sıra Münih’te oyunu Lithuania’yı yazmayı da sürdürür.
Rupert Brooke bir daha Lytton Strachey ile hiç konuşmaz. Çünkü bu seyahate Henry Lamb’ı o çağırmıştır. Artık kendini Bloomsbury Grubundan uzak tutmaktadır. Neşesi ve yaşama sevinci geri gelmiştir. Yıllar sonra Virginia Woolf, Brooke’un o zamanki tutumunu “kıskançlık ve huysuzluk”“ olarak nitelendirir.
Rupert Brooke’un yeni kişilerle tanışır. Bunların arasında Henry James, William Butler Yeats, Bernard Shaw gibi isimlerde vardır. Ölümünden sonra düzenlenen Amerika’dan Mektuplar adlı kitaba Henry James önsöz yazacaktır.
Brooke’un çalışmalarına kısaca göz atarsak, onları yazdığı yıllar itibarıyle bölümlere ayırmak mümkün: 1903-1908 arası yazdığı şiirler, 1911 yılındaki şiirleri, 1912 “The Old Vicarage, Grantchester”, 1914 “War Sonnets”, “Other poems”, “The South Seas”.
1913 yılında Brooke, Mataia-Tahiti gidip kalmadan önce, New York, Canada, San Francisco, Pasifik ve Yeni Zelanda’ya gider. Tahitili Taatamata’yla aşk yaşar. Buradan yazdığı mektuplarda, Münih’ten yazdıklarının aksine Grantchester özlemi yoktur. Sürgünlük duygusunu hiç hissetmez. Şöyle der: “Hayır, ev özlemi çeken sürgün değilim, düşünüyorum. Tanrım, hayır!”
İngiltere’den uzakta ve farklı bir iklimde ev özlemi çekmemesinin ana nedenini onun, doğayla olan iç içe olan sade, yapmacıksız bir yaşantıyı ne kadar çok sevdiğinle bağdaştırabiliriz sanırım. Ve dalma tutkusuna...
1914 yılının 5 Nisanı’nda Tahiti’den ayrılır. Amerika üzerinden İngiltere’ye Plymouth’a gelir. Aynı yılın sonlarına doğru Tahitili sevgilisi Taatamata bir kız çocuğu dünyaya getirir. Brooke’un, 1990’lı yıllara kadar yaşayan bu çocuğun babası olma olasılığı büyüktür.
İngiliz edebiyatının altın saçlı Apollon’u olan Brooke, aynı yıl Almanya’da cafe de otururken yazdığı şiirinin arkasından,

Ölürsem eğer benim için sadece düşünün
Artık yabancı diyarlarda
Ebediyen İngiltere olacak bir köşe var, o zengin topraklarda
(War Sonnets – Soldier)

dizelerinde yer alan ölüm onu çağırmışçasına kısa bir süre sonra genç yaşta, yirmiyedi yaşında Birinci Dünya Savaşında ölecektir.
“Savaş Soneleri” okuyucuya, tekrarlanan bir avunç görüşünü yüksek bir hayalle kavratmak ve çatışmayı, savaşı kabullendirmek duygusunu sergiler. Waterloo’dan sonra uzunca bir süre hüküm süren dünya barışının güzel günleri de artık sona ermektedir.
Rupert Brooke İngiliz ordusuna yazılıp I. Dünya Savaşı’na katılarak, Çanakkale ve Gelibolu’ya gelir. Savaşmadan önce Lemros adasına, Patmos ve Rodos’a uğrayarak Mısır’ın Port Said limanına ulaşırlar. Arkadaşlarıyla birlikte Kahire’ye geçip, piramitleri ziyaret ederler. Oysa genç Apollon’un son tatilidir bu sıcak ülke. Mısır’da yaptığı geziler onu yeterince yormuştur. Dönüşte gemide güneş çarpması ve dizanteriden ölür. Rupert Brooke bugün, Yunanistan’ın Skyros adasında zeytin ağaçları altında sonsuz uykusundadır. Mezarının başında bulunan tahta bir kitabede Rumca şunlar yazılıdır: “Tanrının hizmetine uzanan, İngiliz ordusunda üsteğmen Constantinople’ı almak için savaşırken öldü.”
Ne yazık ki, ölümünden sonra üne kavuşan Brooke, bir anlamda “masum gençliğin” sembolü oldu. Siperde solgun lambanın ışığında Sheely’in şiirlerini okudu. I. Dünya Savaşına giren bütün askerler gibi Constantinople’i merak etti, görmediği bir kentin gizemine kapıldı. Türk, Hint, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere ve diğer ülkelerdendiler. Gençtiler, savaşın korkunçluğunu öğrendiklerinde çok geçti.
Kısa yaşam çerçevesi içinde şairin çapraşık kişiliği, karışık aşk yaşamı, doğa sevgisi bana, şiirlerini merak ettirmeye yetmişti. Grantchester grubu içinde farklı bir edebiyat figürüydü o.
Dönüşüme bir hafta kala, bir sabah vitrine baktım kitap yoktu, satılmıştı. Altı ay vitrinde duran, her sabah seyrettiğim kitap. Alnımı cama dayadım, evet evet adını okuyup, algılamadığım bir kitap koymuşlardı onun yerine. Rupert Brooke’un dalgalı saçları, masum bakışlarıyla bana, her sabah günaydın dediği kitap bir başkasınındı artık. Bütün camekân boşalmıştı sanki. Kitapçının tüm büyüsü kayboldu gözümde, kenttin de...

Kaynakça
The Letters of Rupert Brooke, Ed. Keynes, Faber, 1968.
Rupert Brooke, Englishness and Modernism from his forthcoming book, Prf. Roger Ebbatson.
Rupert Brooke-A Brief Biography, by Peter Miller.
Rupert Brooke, The Poetical Works Edited



<<geri dön

Ana Sayfa