İstanbul’a Gelin Gidiyor

İlknur Özdemir


Bugün çocukluğumda dolaştım. Dökülmüş ne çok yaprak, soyunulmuş, unutulmuş ne çok acı buldum, rüzgârların uğultular bıraktığı bahçelerde, yollarda, sessiz gizli köşelerde usulca gezindim. Üzüldüm.
Bir köşeden teyzem çıktı karşıma; Batı Anadolu’nun büyükçe bir kazasında, yemyeşil bir bahçe içine kurulu tek katlı bir evde, anneannemle birlikte annemi büyük kente, İstanbul’a göndermeye hazırlanıyor. Dayım, ortaokula yeni başlamış bir öğrenci, yarı çocuk-yarı büyük, babasız evin erkeği, dolaşıyor çevrelerinde. Ara sıra söze karışıyor, anne, diyor, biz de mi gideceğiz ablamın yanına, İstanbul’a? Gözlerinde hem nedeni belirsiz bir tedirginlik hem de beklentili ışıltılar var, her küçük kentlinin ürkek umutlarla beslenen hevesi, özlemi: İstanbul. Anneannem yarım yamalak dinliyor çocukların söylediklerini, aklı fikri İstanbul’a gelin gidecek kızına elinden geldiğince –kendilerine laf getirtmeyecek- bir çeyiz hazırlayabilmekte. Bir yandan bohçaları hazırlıyor, bir yandan da söyleniyor, baban olsaydı bunca eksikle mi gönderirdim ben seni oralara, diyor. Annem, on yedi yaşının deneyimsizliği, ürkekliği, yabancı bir yere –hem de İstanbul’a- gelin gitmenin korkusu içinde susuyor. Aklından geçenlerin binde birini bile söyleyemiyor annesine. İçine dönük gözlerinde bir parlaklık; yaşlar mı tomurcuklanıyor o kara kuytularda?
“Süheyla, koş sor bakalım Halide Abla’na, kaç takım havlu koymam gerek?.. Dur dur, gelip bir baksın şu örtülere, İstanbul’a uygun mu değil mi, vallahi bilemiyorum artık!”
Süheyla ceylan gibi sıçrayarak koşup gidiyor Halide Abla’sını çağırmaya. Annemle arasında dokuz yaş var, henüz çocuk; ya annem, o büyük mü sanki?
Anneannem yerinden doğrulup duvara gömülü yüklüğe gidiyor, iki kanadını ardına kadar açıp yarı beline kadar içine giriyor, neredeyse gözden kayboluyor. Ne aradıysa bulamıyor, sinirli sinirli geri çıkıyor. İki elini beline koyup anneme, ama bunun boşunalığını bildiği için daha çoğu kendi kendine, söyleniyor.
“Koca kızsın, evlenip gideceksin, daha malına sahip çıkmayı bilmiyorsun. Kızım nerede bu dantel örtüler?”
Annem, serüvenlere açılmış kapıların önünde ürkek, dalgın, sessiz duruyor. Aklı nerelerde, kimlerde. Çoktan uçup İstanbul’a gitmiş bile. Evleneceği erkeğin hayali –o kadar az görmüş ki onu, kendini ne kadar zorlasa da bir türlü tam gelmiyor gözünün önüne, her düşünüşte başka bir yüz canlanıyor kafasında, ilk başta uzun yüzlü, ela gözlü, kumral olan adam çoktan dolgun yanaklı, yeşil gözlü, esmer birine dönüşmüş bile – çıkmıyor zihninden.
“Ne dedin anne?”
“Ne diyeceğim, hiç. Hava nasıl diye sordum!”
“Ne havası anne, İstanbul’un havası mı?”
“Ohho, kızım kendine gel. Gitmemize iki gün kaldı, daha dünyanın işi var yapılacak. Kalk haydi, kalk da bir bak, Halide Ablan nerede kaldı. Ben en iyisi mi kendim toplayayım her şeyi. Senden hayır yok.”
Süheyla Teyzem koşa koşa dönüyor o sırada, peşinde de Halide Abla.
Halide Ablayla anneannem havlular, örtüler, çarşaf takımları üzerine bitmek bilmeyen bir görüş alışverişine giriştiklerinde teyzem elinde bebeğiyle bir köşeye sinmiş, hayatlarındaki bu büyük değişikliği anlamaya çalışıyor. Dayım gidip yanına oturuyor onun, iki kardeş divanın üzerinde sessizce izliyorlar hazırlıkları. Karınları acıkmış ama ağızlarını açmaya cesaretleri yok, susup bekliyorlar. Dışarıda bir yaz ikindisinin sıcak, uyuşuk uğultuları. Kocaman bahçenin bir yerinden komşu çocuklarının çığlıkları geliyor, yan bahçeden de çay içip dedikodu yapan kadınların kahkahaları. Evin içine sinekler doluşmuş, demek ki içerisi daha serin dışarıdan. Süheyla ara sıra elini kaldırıp kısacık eteğinin altından görünen bacaklarına konan sinekleri kovuyor. Gözlerinde anlamı belirsiz bir bakış, bez bebeğine sıkı sıkı sarılmış, bir eliyle bilinçsizce bebeğin saçlarını çekiştiriyor. Gözleri annemin üzerinde, annemse sanki bütün bu olanlar kendisini hiç ilgilendirmiyormuşçasına yere, anneannemin yazları halının yerine serdiği kilimin üzerine oturmuş, kucağında birkaç parça dantel örtü, gözlerini pencereden dışarıya, bahçenin yeşiline dikmiş, dudaklarında hayal dolu bir gülümsemeyle, örtüleri sıvazlıyor. Süheyla kalkıp annemin yanına gidiyor, saçlarını okşuyor. Annem şaşkınlıkla bakıyor ona, bir başka yerden kopup eve geri dönüyor.
Bahçedeki gölgeler uzuyor, serinlik çöküyor, çocuk sesleri, kadın kahkahaları evlerin içine çekiliyor. Akşam buğulu bir perde gibi iniyor odalara, o erkeksiz evdeki bir kadınla üç çocuğun üzerine.

İstanbul’a gidileceği gün anneannem, Süheyla Teyzemle Hasan Dayımı, Halide Ablalara bırakıyor.
“Çocuklar ben ablanızla önden gidiyorum. Orada da yapılacak hazırlıklar var. Siz ayak altında olmayın, bir hafta sonra Halide Ablanızla geleceksiniz, her şeyinizi hazırlayıp bir bavula koydum. Şurada işte. Gelirken Halide’yi üzmeyin, tamam mı yavrularım?”
Tamam değil elbette. Ama yapacak bir şey yok. Teyzemle dayım annemle anneannemi otobüse kadar geçiriyorlar. Otobüse biner binmez sıcak yapışıyor herkesin üstüne, insan kokusu rahatsız edici boyutlarda. Anneannem annemi cam kenarına oturtuyor, kendisi de yanına yerleşiyor. Elinde bir yelpaze, hızlı hızlı sallıyor. Dayımla teyzem, aşağıdan onlara bakıyorlar, teyzem içini çeke çeke ağlamaya başlamış bile, dayımsa erkekliğin zorunlu kıldığı gurur yüzünden salıvermiyor gözlerine dayanan yaşları, ama arada bir burnunu çekişinden belli zorlandığı. Kardeşinin eline sımsıkı yapışmış, gözlerini ablasına dikmiş, sessizce duruyor orada. Yolcu geçirmeye gelmiş insanların gürültüsü, motoru çalışmaya başlayan otobüsün homurtusu, boğucu sıcak, dayımın ve teyzemin algılamasının ötesinde. Odaklandıkları o iki insan sanki bütün dünyaları, sanki gözlerini onların üzerinden çekerlerse ikisi de –bir daha gelmemek üzere- kayboluverecek, tıpkı yıllar önce İstanbul’a giden ve bir daha dönmeyen babaları gibi.
“Ben hiç gelin olmıycam,” diyor Süheyla. “İstanbul’a hiç gitmiycem. İstanbul’u hiç sevmiyorum.”
Dayım onun elini daha da sıkıyor. Sarsılarak hareket eden otobüsün arkasından donuk gözlerle bakıyorlar. Sonra ayaklarını sürüyerek eve dönüyorlar.
Teyzem ne zaman annemden söz etse hep onu İstanbul’a yolcu ettiği o günü anımsardı. “O gün öyle korkmuştum ki” derdi, “dayının elini öyle bir sıkmıştım ki korkudan, çocukcağızın eli saatlerce acıdı. Yine de bana hiçbir şey belli etmemişti.” Gülerdi sonra dayımı hatırlayınca.
Dayım göründü uzaktan, puslu bir köşeyi dönüp çıktı karşıma. Ne kadar yakışıklıydı; hep yakışıklıydı o, sonuna kadar... Kucağına tırmanır, dizine oturur, “Dayı,” derdim ona, “ben büyüyünce seninle evleneceğim, tamam mı? Sen sakın başkasıyla evlenme!” Gülerdi. “Tamam,” derdi, “ama bir şartım var.” “Nedir o?” “Bu saçlarını hiç kestirmeyeceksin.” Tamam, demiştim. Ciddi konuştuğuna inanmıştım dayımın. Sözümü de tutmuştum. Saçlarımı kestirmemekte direnmemi arkadaşlarım anlamamıştı. Yirmi beş yaşındayken benden başka bütün kızlar kısa saçla dolaşırken ben neredeyse belime inen saçlarıma dokunmamıştım. Dayım öyle istiyordu, demiştim, bir yaz gecesi, Bodrum’a giden yolda, bir daha hiç uyanmamacasına uykulara yatan dayımı düşünüp.
Camın önünden çekiliyorum, kanepeye oturup bir sigara yakıyorum. Kapıda bir tıkırtı, gidip usulca açıyorum. Annem. Yine mi, diyor, yine mi gittin eski günlere. Sarılıyorum ona. Kanepeye oturuyoruz, başımı omzuna dayıyorum. Bir süre hiç konuşmuyoruz, sonra çenemden tutup başımı kaldırıyor.
“Haydi,” diyor, “kalkalım, az sonra Mehmet gelir seni almaya, son bir kez bakın evinize her şey tamam mı diye. Nikâh öncesi başka zamanınız olmaz.”
Eğilip yanağından öpüyorum. Boyu kısalmış gibi geliyor bana. Gözlerinden eksik insanların gölgeleri geçiyor.

 

 

 

<<geri dön

 

Anasayfa