Kırık Dünyanın Çocukları

Oğuz Demiralp


1940’lardan 1970’lere değin dillerde çok dolaşan bir kavramdı varoluşçuluk... Yalnızca entelektüeller arasında değil, kitle kültürü düzeyinde de anılan bir kavramdı. Varoluşçuluk deyince, kafa işi yapanlar kalemlerini ve dillerini çekip bitmez tükenmez tartışmalara girerken, sokaktaki insanın aklına Paris’in kıraathaneleri, bunalımlı aydınları, aykırı sanatçıları gelirdi. Varoluşçuluğun ne anlama geldiğine değgin herkesin anlaştığını söylemek güç. Ancak herkesin ortak yönü bu kavramı işitir işitmez Sartre’dan söz etmeleriydi.
Bu kavramı ilk kullanan Sartre değildir. Varoluşçuluktan söz edince anılması gereken başka adlar da vardır. Ancak Sartre varoluşçuluk kavramına hepsinden çok sahip çıkıp kendince tanımlamaya giriştiği için varoluşçulukla özdeş hale gelmiştir. Varoluşçuluk deyince Gabriel Marcel’den Simone de Beauvoir’a, Albert Camus’ye dek anılacak, kimisi ikincil olsa da birçok ad daha bulunmaktadır.
Ancak, hizasına çeşitli adlar yazılabilmesine karşın, varoluşçuluğu bir yazın akımı olarak görmek, alımlamak güçtür. Daha çok bir felsefe, düşünce akımıdır varoluşçuluk. Yazın yapıtları varoluşçuluk dediğimiz düşüncelerin bir bakıma canlandırıldığı ortam olmuştur. Kendisinden önce ortaya çıkan Gerçeküstücülük, sonra ortaya çıkan Yeni Roman akımları gibi değildir varoluşçuluk. Gerçi varoluşçu düşüncelerin saçma yazın/tiyatro ve Yeni Roman gibi akımları etkilediği söylenebilir. Ancak bu etki daha çok düşünsel açıdan olmuştur. Varoluşçu dediğimiz yazın yapıtlarına da bu sıfatın biçim ya da teknik değil, izleksel (tematik) açıdan yakıştırıldığı anlaşılmaktadır.
Konunun uzmanları daha iyi bilirler ama geriye bakınca yazın alanında varoluşçuluk deyince akla hemen gelen, daha doğrusu kalıcılığı kesinleşmiş görünen iki ad Jean-Paul Sartre ve Albert Camus’dür. Elbette, bu iki ad birbirinden çok ayrımlıdır. Giderek, Camus kendisine “varoluşçu” denilmesini reddetmiştir. Nedir ki, okur açısından varoluşçu yazın yapıtlarının başında Sartre’ın Mide Bulantısı ile Camus’nün Yabancı’sı gelmektedir. Post–modern (!) çağımızda durum nedir bilmiyorum, ama bir zamanlar bu iki kitabı okumuş olmak entelektüel ahkâm kesmenin koşulu sayılırdı.
Bu iki yapıtta da yazın yoluyla felsefe yapılır. Sartre’ın yapıtında felsefe yapıldığı daha belirgindir. Romanın ünlü kahramanı Roquentin’in aydın bir özne olarak, kendisi dahil nesne(ler) karşısında (biz de felsefe yapalım!) duyduğu mide bulantısını Sartre’ın çok kahve ve tütün tüketmesine bağlayanlar vardır. İğrenme yerine mide bulantısı eğretilemesinin kullanılmasının nedeni gerçekten kişisel olabilir. Ancak bu romanı tarihsel / toplumsal çerçevesinde görmek gerekir. Batılı öznenin ya da Batı kültürünün öznesinin temel dayanağı, rehberi olan bilincinin kendisi ve dünya ile kurduğu ilişkideki ciddi bir bunalım içten yaşanmakta, içerden bir bakışla anlatılmaktadır bu romanda. Dünyanın, toplumun insafsızca sorgulandığı bir anlıksal / ruhsal bunalım, öznenin bilincinin kendisi ve dünya ile barışması, özne–nesne bütünlüğünün yeniden kurulmasıyla sona erer. İki dünya savaşı arasındaki birikimle, ikinci dünya savaşına hızla yaklaşırken yazılmış bir romandır bu. Akıl üzerine kurulmuş bir kültür dünyasında akıldışı dinamiklerin, yıkım güdüsünün harekete geçtiği bir dönemde yazılmıştır. Sartre’ın romanı, Descartes’ın aklını yirminci yüzyıl tarihinin çılgınlığından kurtarmak yapılmış en köklü girişimlerden biridir.
Camus’ün girişimi ise Batılı öznenin yaşamının yitirdiği anlamı yeniden ele geçirmek yönünde olmuştur. Yabancı’yı daha iyi anlamak için okunması gereken Sisyphos Mitosu’nda Camus, “Kötü nedenlerle de olsa açıklanabilen bir dünya insanın kendini evinde duyumsadığı dünyadır. Ama, tersine, yanılsamalar ve ışıklardan birdenbire yoksun kalan bir evrende, insan kendini bir yabancı olarak görür. Bu sürgün umarsızdır çünkü yitirilmiş bir anayurdun anılarından ya da vaad edilmiş bir toprağın umudundan yoksundur. İnsanın yaşamından, aktörün dekorundan bu ayrılışı, tam olarak saçmalık (anlamsızlık) duygusudur.”
Sartre, Camus ve diğerleri, “Hıristiyan varoluşçu” Gabriel Marcel’in deyimiyle “Kırık bir dünya”ya doğmuş aydınlardır. Bilim ve teknolojinin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen refah toplumunun getirileriyle bu tür aydınların doyuma ulaşmış olmalarını beklemek boşunadır. Batılı öznenin tarihinde belki de Aziz Augustinus’den bu yana varolan, dünyanın, insanın hali karşısındaki metafizik “içdaralması”nın (angoisse) temsilcileridirler. Bireyi başat gösteren bir kültürde bireyin durumunu, duruşunu sorgulamışlardır. Özellikle Sartre’ın Kierkegaard’a uzanması açıklayıcıdır. Batı kültürünün genel olarak Hegel’in dizge, Kierkegaard’ın birey kavramları arasında sarkaç gibi gidip geldiği söylenir. Dizgenin tanrısal dayanaklarını yitirdiği, geleceğinin sorgulandığı bir dönemde varoluşçuluk bireye kendine gelerek, bilincini ve dünyanın anlamını yeniden kurma yollarını göstermek istemiştir. Varoluşçuluk Batılı özneyi yeniden kur(tar)mak girişimidir. Böylece dizgenin de yenilenebileceği umulmuştur. Yine Gabriel Marcel’in ünlü bir yapıtı İnsanlar İnsani Olana Karşı başlığını taşır. (Yapıtın İngilizcesinde, sözkonusu başlık İnsan Kitle Toplumuna Karşı biçimindedir. Başlığın anlamı açıktır.) Nitekim, Sartre’ın varoluşçuluğu gerçekten yeni bir insancılıktır. Camus’nün isyanı da insani isyandır.
Sartre’a göre, Camus bir ahlakçıdır. Bana kalırsa, özellikle varoluşçuluğu yeni bir hümanizma olarak tanımlanmasıyla Sartre da bir ahlakçıdır. Felsefi yönünün Camus’nünkinden çok daha güçlü olması bence Sartre’ın bu niteliğini değiştirmemektedir. Kafka’dan Beckett’e “kırık dünyayı” sorgulayan, değilleyen birçok önemli yazar vardır. Sartre ve Camus, Kafka düzeyinde yazar olmasalar da, çıkış yolu göstermeye çalışmışlardır. Tarihi tevekülle karşılamayı kabul etmemişlerdir. “Sözü eylem” olarak görmeleri de bu tavırlarının uzantısıdır. Bu bağlamda, Sartre’in ve Camus’nün önemli bir başarısı, yazın yapıtlarını yaşadıkları toplumsal hayatın canlı birer parçası haline getirmiş olabilmeleridir. Yaşama biçimleri yazılarının tümleyicisi olmuştur. Yazınsalın içinde hayatı kur(tar)mak yerine yazını hayatın üzerine sürmüşlerdir. Ancak Marcel’in “işlevsel insan” dediği günümüz insanı varoluşçu girişimden ne denli etkilenmiştir?

 

 

 

<<geri dön

Anasayfa