Kirli Kulaklı Miguel

Şamil Potur


“Abartıda hep çok gerçek vardır.”
R. Rauschenberg

Bu öyküyü bir gezgin anlattı. Gezgin köye geldiğinde hava kararmıştı. Kotlu, sakalı kınalı bir adamdı. Bisikletin ışığında oturduk. Meyankökü içtik. Tarçınlı. Konuştuk. Kolyeler, yüzükler takas ettik. Yatıya kalamadı. İlerde bekleyenleri vardı.
Öykü o gün için bize tuhaf gelmişti. Eksikti sanki. Yerine oturmayan bir imgeleme sahipti. Aceleye getirilmesine vermiştik. Yüzüne gelinmedi ama; gittikten sonra dedik: Allahaşkına bu öykü neyi anlatıyor? Ne var burada?
Miguel diye bir adam var, San Fermin festivalinde boğaların önünde koşuşturup duruyor; arada kirli kulaklarına değiniliyor. Hepsi bu. Öyküyü birlikte dinlediğimiz bir arkadaşıma göre Miguel’in kirli kulakları onun aymazlığını simgeliyor. Bence zorlama bir yorumsama. Öyküde onun savladığı gibi bir betim yoktur. Şahsen göremedim. İlk başlarda benim de simgeci kuşkularım vardı ama şimdi öyküyü yazıya geçirirken şunu kesinledim: gezgin acelesi var diye öykünün anlatımını geçiştirmemişti, öykünün yapısı böyle. Yalın. Dış hatlarından içerde ulaşılabilecek bir erimin ısrarını taşımıyor. Maniyerizme, simgeciliğe prim vermiyor. Belli ki sorunu var onlarla. Aşağıda öyküyü gezginden duyduğum gibi aktarıyorum. Unutmadan, biri de öykünün sonunda Miguel ile boğanın teke tek savaşımını çağcıl bir ‘Boğaç Han’ diye yorumlamıştı, gülümserim, paranoya bu...

Öykü geçtiğimiz yılın altı temmuz sabahı başlıyor. Mışıl mışıl uyuyan Miguel tanımlayamadığı bir takım seslerle uyanıyor. Çapaklı gözlerini açıp içinden kim bu, ne bu diye geçiriyor. Doğrulup dikkat kesiliyor.
Boşa bir uğraş. Miguel’in kulakları çok kirli. Sesler bir türlü belirginleşmiyor.
Sinekler konup kalkıyor. Eliyle sinekleri uzaklaştırıyor. Sesleri bir daha duyuyor. Hırçınlık ve merak arası bir duyguyla parmağını kulağına sokup karıştırıyor. Zorluyor. Tahmin edeceğiniz gibi bir işe yaramıyor; kim bu, ne bu’lar devam ediyor. Söylenerek doğrulup tamam tamam, diyor.
...
Yatak. Bitişiğinde komodin. Üzerinde solmuş çiçekler, kalemler, makyaj malzemeleri, sürahi, bardak. Miguel su içiyor. Sesli bir uslamlamada bulunuyor.
“Horozlar...”
“Değil; Carlos,” diyor yanında yatan Beatriz, yarı uyanık bir halde.
Kadın kalkıp upuzun elleriyle Miguel’in kulaklarını avuçluyor. Kızıyor. “Yine mi kirli!” Sıkıyor. Koparırcasına çekiyor. Kulak lastik gibi uzuyor. Fiske vuruyor. Parmağını kulağına sokuyor.
Sigara sokuyor.
Kürdan sokuyor.
Bir müddet sonra hareketleri fetişist bir arzuya dönüşüp ısırıyor. Cımbız sokuyor. Saatinin kordonunu sokuyor. Kâğıt dürüp sokuyor. Gözlüklerinin sapını. Çiçeklerin sapını. Kalem. Tükenmez kalem. Kurşun kalem. Renkli kalem. Kalkıp banyodan getirdiği diş fırçası. Kibrit. Çaykaşığı. Aklına gelen her bir şeyi... (Tembel mazohist, zekâ yoksunu Migoş, kadın banyoya gitmişken fırsat bu fırsat odadan neden kaçmamış ki?)
...
Sonra da kırmızı rujuyla bir güzel Miguel’in kulaklarını boyuyor.
...
Miguel kulaklarını tutarak acıyla yataktan kaçıyor. Günaydın. Üç mum yakıyor. Pencereden dışarı bakıyor. Gerçekten Carlos. Karşı pencerede. Ona el sallıyor. Hemen hazırlanıyor. Beyaz pantolonlu, beyaz gömlekli, beyaz şapkalı. Kapının önüne çıkıyor. Carlos. Mavi ceketli, kırmızı fularlı, spor ayakkabılı. Taksiye biniyorlar. Carlos, yol boyunca Miguel’in kulaklarına bakıp kıs kıs gülüyor, ama hiçbir şey söylemiyor. Sokaklar. Kavşaklar. Boğaların salıverileceği yere geliyorlar.
Çok kalabalık. İğne atsan yere düşmez dedikleri. Heyecanla bekliyorlar. Birbirlerinin ayaklarına basıyorlar. Etrafı seyrediyorlar. Şakalar yapıyorlar. Ve Miguel’in kulaklarını görüyorlar!
Kahkahalar atarak gülüyorlar.
Miguel mendilini kulaklarını kapatacak şekilde eşarp gibi başına bağlamayı düşünüyor.
Bunu yapmaya kalmadan boğalar salıveriliyor. Boğalar kuduz gibi. Deli! Önlerinde insan seli. Kaçın kaçın vebaaaaa! Kargaşa! Herkes koşuyor. Bir tek kaya öylece duruyor. Gezginin anlatmasına bakılırsa, çiçekler bile tarhlarından balkonlara doğru uzanıyor.
“Maymun bir adam!”
Bunu Fernandez diye biri Miguel için söylüyor. Beyaz bir boğa maymun adam Miguel’e yöneliyor. Miguel yılların verdiği ustalıkla kaçıyor. Ama kaygısı da yok değil. Bir yandan elleriyle kulaklarını kapatıyor. Dönüp göz ucuyla arkasına bakıyor. Yaklaşmış mı? Yaklaşmış! Birden hop yana kayıyor Miguel. Boğa hızını alamayıp başka yöne kayıyor. Miguel kurtuluyor.
Seviniyor.
...
Yarım saat sonra Miguel elinde tabancasıyla sokaklara geri dönüyor. Daracık göğsü inip kalkıyor. Yüreklenmiş. Bu sefer boğaları o kovalıyor. Tek başına yakaladığı bir boğanın alnına tabancasını dayayıp soluksuz durduruyor. Utku kazanmış bir el Campeador:
“Viva L’Espanya!”
Boğa sicim gibi terlemeye başlıyor. Siyah derisi ışıl ışıl. Leş gibi kokuyor. Zorundan dışkılıyor. Toprağı eşeliyor. Miguel tetiği çekti çekecek. Birden durun diyen bir adam ortaya çıkıyor:
“Eziyet etmeyin yazıktır!” diyor.
Başkaları da araya giriyor:
“Evet evet yazıktır!”
“Ve kurallara aykırıdır!”
Adam kalabalığı yararak Miguel’in yanına varıyor:
“Gerçekten öldürmek kurallara...”
“Ben de yuttum” diyor, Miguel... “zaten ne dedin duymadım!”
“Bağırdım!”
“Biraz sağırım!”
Miguel derhal tabancasını ateşliyor. Boğa vurulup düşüyor. Yerde çırpınmalarla, böğürmelerle coşuyor.
“Oley!”
Miguel boğaya yaklaşıp elini tekrardan tabancasına götürüyor. Demin durun diye ünleyen adam diyor ki:
“Miguel yalnız bildiğin gibi değil... dinle bak sarsılıyoruz!”
Kalabalıktan biri endişelenerek:
“Demin boğa düştüğünde eylemlenen yeryüzü ona devasa bir gövde oluyor!”
Miguel bacaklarıyla bir şeyler hissediyor ama depremlerdeki gibi derinden gelen uğultuları duyamıyor. Kulak kabartıyor. Parmağını sokup kulağını karıştırıyor. Elinin ayasını kulağına getirip pompalıyor.
Dizlerinin üzerine çöküyor. Eğilerek kulağını yere dayayıp dinliyor.
...
Tiz bir çığlık koparıp komada yaşar gibi inliyor.

 

 

<<geri dön

Anasayfa