| Avrupa Birliği’ne Nasıl Sızdım?*
|
| |
|
Berlin bir değil iki taneyken, Amerikan ve Sovyet bölgeleri arasında bulunan kontrol noktasında, yani Checkpoint Charlie dedikleri yerdeyim. Az ilerde bir Coni, elinde Amerikan bayrağıyla kontrol barakasının önünde turistlere poz veriyor. Barakanın arkasında bir Rus askeri, isteyenlerin pasaportlarına Doğu Berlin’e giriş çıkış damgası basıyor 2 Euro’ya. Oturduğum kafeden on adım ilerde, bir vakitler Berlin Duvarı’nın geçtiği yer bakır plakalarla işaretli.
Ben de Berlin’in iki noktasına görünmez iki plaka çaktım kişisel tarihim için. Biri Gendarmenmarkt’taki Konzerthaus’a, biri de Dışişleri Bakanlığı’na. Şöyle oldu.
Berlin’de beş yıldır gerçekleştirilen bir müzik festivali var; “young.euro.classic”. Bu müzik festivali, dünyanın birçok ülkesinden genç senfoni orkestralarını ağırlıyor. Festivalin amacı Berlin’i bir kültür başkenti haline getirmek, klasik müziğe gösterilen ilgiyi artırmak ve Avrupa idealini yaymak. Bu yıl festivali bir adım daha ileri taşımak gerektiğini düşünerek bir politik iletişim platformu oluşturmaya karar veriyorlar ve “young.euro.connect-Avrupa 2025” fikri doğuyor.
Proje kapsamında, İngiltere, Almanya, Fransa, Bosna, Estonya, Slovakya, Polonya ve Türkiye’den sekiz genç yazardan, “Ülkelerinin bugününü, yirmi yıl sonrasını ve Avrupa’daki rolünü” anlatan beşer sayfalık denemeler yazmaları isteniyor. Üstelik bu iş yazmakla bitmeyecek! 17 Ağustos’ta Berlin’de yazılarımızı bir topluluk önünde okuyacak ve 18’inde de Dışişleri Bakanlığı’nda bir tartışmaya katılacağız. Bir yandan bütün diyeceklerimi beş sayfaya sığdırıp yazıyı zamanında teslim etmeye, bir yandan İngilizce “politik iletişim kurma” temrinleri yapmaya çalışıyorum. “Kara-Gerçek Bir Ütopya” başlığını atıyorum ve İzmit depreminin altıncı yıldönümünde hâlâ çıkaramadığımız derslerle başlıyorum yazıya. Önemli olanın Avrupa Birliği’ne girmek değil, güçlü ve bağımsız bir Türkiye olmak olduğunu söyleyerek noktayı koyuyorum. Avrupalıların hoşlanmadığı bir yazı oldu; bu kesin, hatta Abdullah Gül ve Ali Babacan kulağımı bile çekebilir.
Yolculuk gününü beklerken Alkan’la çapraz sorgu oyunu oynuyoruz. Yazımın neresinden nasıl acayip bir soru sorabilirler, Kıbrıs meselesi ya da Kürt sorunu gündeme gelir mi…
Berlin uçağına kulaklarımı iki elimle kapatarak biniyorum. Havaalanında “Rami” adında bir genç karşılıyor beni. Otel yolunda Rami’yle iki satır İngilizce konuşamıyorum, rezil oldum bitti bu iş derken, Rami diğer yazarların da çok heyecanlı olduklarını söylüyor. Otele ateş almaya gelmişiz meğer, üstümü neredeyse asansörde değiştiriyorum ve erken bir akşam yemeği yemeğe gidiyoruz Gendarmenmarkt’a.
Wolfgang Klein hepimize merhaba diyor; kendisi organizasyonun babası, Dr. Gabriele Minz de annesi. Gelmeden önce yazıştığımız herkes masanın etrafında Julia, Geli… Wolfgang Klein hepimizi çok sıcak bir konuşmayla selamlıyor, ama yazarlardan tık yok. Derken Fransız yazar bana dönüyor, aman iletişim kuruyoruz diye sevinirken, selamsız sabahsız, “Şu Kıbrıs meselesini ne yapacaksınız?” diye soruyor. Alkan’a söz vermiştim haşarılık yapmayacağıma ama tutamıyorum kendimi, “Kıbrıs Türk’tür Türk kalacaktır,” diyorum.
Olivier bu aşırı milliyetçi kıza dehşet içinde bakıyor. Şaka yaptım diyorum, Türk kesimi Annan Planına evet demişti, artık top Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nde. Rum kesimini makul davranmaya ikna etmek onlara düşer. Kim tutar Fransa’yı! Hemen arkasından insan hakları meselesi, Kürt sorunu geliyor… Bakıyorum olacak gibi değil, siz her şeyi hallettiniz galiba Fransa’da diyorum, yemeğine konsantre oluyor.
Kötü başladık, ama daha İstanbul’da Olivier Vigna’nın yazısını okurken, bu adam beni tartışmada telef eder kesin, diye düşünmemiş miydim! Masanın diğer ucundan Bosnalı yazar Sasa göz kırpıyor. Yemeğin geri kalanını kazasız belasız atlatıyoruz. Alman yazar Kirsten ve Estonya’dan Asko’yla neler yapıp ettiğimizi konuşuyoruz; herkes yazarak hayatta kalmanın zorluğundan dem vuruyor.
Karnımız tok sırtımız pek, Konzerthaus’a yürüyoruz. Binanın girişindeki basamaklara bir Avrupa Birliği halısı serilmiş. Mavi, üzerinde sarı yıldızlar var. Halıya başka gün basarız, biz binaya oyuncu girişinden süzülüp okumanın yapılacağı salona çıkıyoruz. Sahne kurulmuş; bizden kürsüye çıkıp ses kontrolü ve prova yapmamız isteniyor. Bir yandan da etkinlik programı dağıtılıyor, programdaki sırayla sahne alacağız ve Türkiye ikinci sırada. Türkiye’den başka biri var mı diye bakıyorum! Hani Berlin Türk kaynıyordu, yalanmış.
Çıkmayan sesimi kontrol edemeyeceğim için ön sırada adımın yazılı olduğu koltuğa oturuyorum. Sasa beni yazım için kutluyor; söylenmesi gereken şeyleri yazmışsın diyor. Almanlar “farklı bir açılım” getirdiğimi söyleyip teşekkür etmişlerdi, en azından bir beğenen çıktı!
Okumaya on beş dakika kala salon bomboş. Boş salona karşı yazımdan üç-beş cümle okuyup çekilirim kenara diye düşünerek rahatlıyorum. Hem zaten kimsenin tanımadığı sekiz yazarın 20 yıl sonrasıyla ilgili perspektiflerini dinlemek için kaç kişi 9 Euro harcar ki? İki yüz kişi!
Moderator Luzia Braun, “Sekiz Vizyon – Sekiz Ülke – Sekiz Yazar” etkinliğinin açılışını yapıyor. Önce sahneye çıkacak yazarın ülkesiyle ilgili esprili birkaç cümle ediyor, sonra yazarı kısaca tanıtıp sahneye çağırıyor. İlk ülke Estonya, ilk yazar Asko Künnap. Asko çıkıp davudi bir sesle üç-beş satır değil, neredeyse üç-beş paragraf okuyor yazısından ana dilinde. Asko sahneden indiğinde heyecandan Türkiye hakkında söylenenleri kaçırıyorum, kendim hakkımda bilgiye ihtiyacım yok neyse ki. “Fraülein Asli Tohumcu” sahneye çağrıldığında köstebek ruhum baskın çıkıyor ve iki cümle ya okuyorum ya okumuyorum ve hızla sahnede bana ayrılan koltuğa geçiyorum. Yazımın tamamı bir oyuncu tarafından (Martine Gedeck) Almanca olarak okunacak. Bir yandan dinliyor, bir yandan beni izleyen dinleyicileri izliyorum. Bana komik gelen cümlelerin hiçbirine gülmüyorlar, gülümseyen bile yok, herkes pek ciddi.
İlk dört ülkeden sonra verilen arada, sonradan İngiltere’nin Berlin büyükelçisi olduğunu öğrendiğim bir bey yanıma gelip, Avrupa Birliği’nin çok hızlı giden bir tren olduğunu ve Türkiye’nin bu trene binmek için fazla hantal olduğunu söylüyor. Ben cevap vermeye fırsat bulamadan bir Alman genci koluma girip beni oradan uzaklaştırıyor. Yazımı milliyetçi bulmuş, insanların nasıl tepki vereceklerini merak ettiği için benimle birlikte dolaşıp dolaşamayacağını soruyor. Canıma minnet. Fuayede yazarlar için bir “celebrity”lik durumudur gidiyor. Herkes parmağıyla bizleri işaret ediyor, selam veriyor, gülümsüyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Müslümanlık, insan hakları, Türk ekonomisi hakkında bir dolu soruya cevap veriyorum. Hepsi de iyi niyetli, merak dolu, Türkiye’yi tanımaya yönelik sorular. Ancak Leverkusen doğumlu olduğumdan herkes Almanca konuşuyor, yanımdaki gencin de yardımıyla biraz İngilizcemle, biraz onun Almancasıyla yanıt yetiştiriyorum. İkinci yarı bittiğinde geceyarısı olmak üzere. Hepimizi sahneye davet edip birer ayçiçeği veriyorlar. Bir on dakika kadar alkış alıyoruz. Konser salonu birden güzel görünüyor gözüme. Dinleyicilerin ayağa kalkıp dakikalarca üşenmeden bizi alkışlamaları içimdeki köstebeğin gözlerini yaşartıyor. Bu geceyi ikimiz de asla unutmayacağız; biliyoruz, bir yazar için bundan daha güzel bir an olamaz.
Konzerthaus’dan çıkıp yürüyerek İngiliz Konsolosluğu’na gidiyoruz. İngiltere birliğin dönem başkanı olduğundan bizim için bir resepsiyon veriliyorlar. Resepsiyonda Avrupa Birliği’nin ve Alman Parlamentosu’nun çeşitli birimlerinde çalışan insanlar var. Yine politika konuşuyoruz. Herhalde Türk ordusu bir daha asla bu geceki kadar korunmaya muhtaç olmayacak! Bir daha İslamiyet hiç benden sorulmayacak! Ekonomik göstergeleri kimse benim kadar güzel değerlendirmeyecek!
Arada Türk Büyükelçiliğinden Yaşar Bey’le konuşuyoruz; duymaktan hoşlanmayacakları şeyleri yazdığımı, ama birilerinin de bunları söylemesi gerektiği yorumunu yapıyor.
Ertesi sabah, istikamet Dışişleri Bakanlığı. Ciddi ciddi, birlik toplantılarının yapıldığı bir salonda olacak tartışma. Birlik için küçük, biz yazarlar için büyük bir salon! Sasa içeri küçük Çin bayraklarıyla girmemizi ve “no” tuşuna basmamızı öneriyor. “No” tuşuna basıyoruz, ama çalışmıyor meret. Moderator Thomas Roth, bunun bir “test tartışma” olacağını belirtip sorulara başlıyor. Bana yazımın neden bu kadar karanlık olduğunu, Türklerin kendilerini dışlanmış mı hissettiklerini soruyor. Kendimizi dışlanmış hissetmediğimizi, daha ziyade “az geliştirilmiş” hissettiğimizi söylüyorum. Bu özlü yanıt sevinçle karşılanmıyor tabii salonda. Kendimi sevdirmemek için bundan iyisini yapamazdım.
İngiliz büyükelçi birliğin, bu masanın etrafındaki insanların yarattığı gibi bir kültürel ve dilsel çeşitlilik yaratması gerektiğini söylüyor, ama aday ülkelere sıcak yaklaşmadığı da ortada. Buradan vuruyorum onu, ama yazarlar politikacılarla dans edemezler, bunu görüyorum. Ardından Avrupalı kimliği üzerine konuşuluyor. Aslında bir “ürün” olarak Avrupa’dan. Kredi kartı kabul edip etmediklerini soruyorum ben de, mümkünse bir tane alıp memlekete, arkadaşlara götürmek isterim çünkü.
Tartışma bitince biz yazarlar baş başa Checkpoint Charlie’ye gidiyoruz. En politik olanımız bile politikaya aylarca yetecek kadar doymuş durumda. Kim ne yazıyor, medeni haller, yazılar için verilen sayfa sayısının aslında böyle bir konu için ne kadar kısa olduğu konuşuluyor. Bir dolu fotoğraf çekiyoruz. Bosnalı dostumla İstanbul’da buluşmak ve Sultanahmet Cami Yerebatan Sarnıcı’yla aynı irtifaya inmeden şehri gezmek üzere sözleşiyoruz. Dilllerimizdeki ortak kelimeleri sayıp döküyoruz.
Az ilerde turistler, Berlin Duvarı’nın geçtiği yerdeki bakır plakaya dokunup fotoğrafını çekiyorlar. Seneye belki tekrar biraraya gelip daha kalabalık ve uzun bir tartışma yapacağız aynı metinler üzerinden. Her adımda hoşnut olup olmadığımızı, tatmin olup olmadığımızı soracaklar. Yazarlığın saygın bir iş olduğunu hissedeceğim yine. Ama bu tecrübeyi yaşadığım gibi anlatmam mümkün olmayacak.
İşte böyle sızdım Avrupa Birliği’ne, ortamı kokladım geldim. Anladığım, askeri anlamda, özellikle Ortadoğu’da bir bekçi olması için Türkiye’nin birliğe katılımına sıcak bakıyor insanlar. Ancak iş ekonomiyle demokrasiye gelince tereddütleri var. Birliğe ekonomik olarak ne kadar yük olacağımız ve gerçekten siviller tarafından yönetilip yönetilmediğimiz konusunda kolay tatmin olacak gibi görünmüyorlar.
Checkpoint Charlie’nin ve Berlin’in altından çok sular aktı elbet. Ne Berlin soğuk savaş döneminin Berlini, ne de Avrupa o zamanların Avrupası. Türkiye de 2025’te bugünün Türkiyesi gibi olmayacak. Nasıl olacak bilmiyorum, ama şunu düşünmek güzel; biz sekiz yazar yirmi yıl sonra tekrar biraraya gelirsek, aradan yirmi yıl geçmemiş gibi, kaldığımız yerden devam edeceğiz o gün sürekli politikayla lekenen ve eksik kalan sohbetimize. Avrupalı olmak, dünyalı olmak böyle bir şey olsa gerek. Olması gerek.
|