Havva*

Duygu Uçkun


Başı ağrıyor. Vücudu kasılmalardan yorgun düşmüş, ayrıca etraftaki koku da midesini kaldırıyor. Bu odada kokan birşey var, onu çıkarsalar midesi düzelecek en azından. Konuşsa deyiverecek hanıma, kokuyor, diye ama gücü yok ki konuşacak. Vücudu kasılıp gevşemekte. Yüzü de seğirip duruyor. Gelenler onlarla alay ettiğini düşünecek diye ödü kopuyor. Ama hastalandığından beri dövmediler, hatta Selma bile artık ona daha iyi davranıyor.
Bir kere daha kasıldı, bu sefer elleri ve ayakları ... hem de buz kestiler.
Köydeki Deli Emin de böyleydi, ama o deli değil, yaptığının cezasını çekiyor. “Deli değilim ben, cin girdi içime! Tekmeliyor beni!” diye bağırmak istiyor ama zorla nefes alıyor, değil ki bağıracak... dua ediyor sürekli, akıl edip bir hoca getirsinler diye. Hoca bir okuyup üflese hiçbirşeyi kalmaz. Emin ile nasıl da dalga geçerlerdi, onun aksak yürüyüşüyle, kasılmış ve morarmış eliyle...
Ellerine bakmak istedi ama boynunu hareket ettiremiyor.
Emin’e ne olmuştu diye düşündü, hatırlayamadı.
İşte bir daha tekmeleyecek o lanet olası cin! İşte başladı! Çık içimden! Girdiği yerden çıksın diye bacaklarını açıyor. Bu sefer omuzları yerde, ama beli havaya kalkıyor, köprü kurmuş gibi, öylece kalıyor Havva. Soluk alması iyice zorlaştı. Yutkunamıyor, garip sesler çıkarıyor nefes alırken. Bu halde tavana takılı kaldı bakışları, sonra gözlerini kapattı; tavanın tahtalarının üstündeki küçük siyah noktacılar yeniden belirdi kafasında. “Tıpkı benim saçlarım gibi” diye düşündü Havva. Selma nasıl da onu çağırıp saçlarını taratırdı, saatlerce. İyice görsün, hissetsin isterdi, saçlarının ne kadar çok ve yumuşak olduğunu. Köyde Mehmet ile Bekirin saçları da kendisininki gibiydi; küçükken bir hastalık geçirmişler de ondanmış. Ama Havva kız, o yüzden herkes ona bakar, “Saçların nasıl öyle kız! Erkek misin sen yoksa!” diye bağırırlardı karşısına geçip. “Yüzü de erkek gibi bunun, baksana ne çirkin!”... Babası da sevmezdi onu bu yüzden, çok çirkin çünkü.
Kasılma yavaş yavaş geçiyor. Yeniden tüm vücudu yatakta, bir süre böyle kalır artık.
Babası, hep ona kızardı zaten. Tembel ve sakar olmasını bahane eder ama çirkin olduğu için kızıyor; biliyor Havva. Selma gibi olsaydı, o zaman babası sever miydi acaba? “Selma’nın babası seviyor beni ama” diye geçirdi kafasından. Ama yalnızca başbaşa olduklarında. Çünkü bu aralarında sır.
Sesli mi konuşuyorum acaba diye korktu, bir bakındı, odada kimse yok.
Ama Selma’nın babası farklı seviyor onu. Onunki ayıp bir sevmek. Cin de ondan girdi zaten, kandil gecesi...ayıp... günah... cin...
Biraz baygın kalmış. Şimdi ayıldı, midesi bulanıyor. Yine o berbat koku, gittikçe artıyor. “Tenekeyi sıyırdığımdanmış, sırrımızı bilse öyle demezdi hanım”. O zaman belki bir hoca da getirirdi. “Söylesem mi acaba” diye düşündü.
Kusmak istiyor ama midesinde de bişey yok ki kusacak. Günlerdir lokma koymuyor ağzına, ne yese bir kasılma geliyor boğazına, yutkunamıyor. Tıpkı ahırdaki gibi aç yine.
Babası kızıp ahıra kapattığında bazen iki gün yemek yemediği olurdu. Anası hatırlatmasa belki de orda bırakırlardı onu, öküzlerle eşeklerle.
Yine tekmelemeye başladı cin. Yarabbim sen yardım et, günahımı affet!
Onu son defa ahıra kapattıklarında ailece tarlaya çalışmaya gitmişlerdi, tarladan dönerken kaza yapmışlar, traktör dereye yuvarlanmış. Hepsi ölmüş. Günlerce yiyeceksiz kalmıştı Havva. Hayvanlarla bir yalaktan su içmiş, onlar yüzünden bitlenmişti. Gelmeyeceklerini bilse bağırır, yardım isterdi ama babası kızıp döver diye sesini de çıkarmadan oturmuştu orada. Hayvanlara bakmaya gelmeseler orada ölüp gidecekti. Ondan zamandan beri çok yemek yedi, bir daha aç kalmamak için. Burda hiç ahıra kapatmadılar, ahır yok zaten burda. Hanım evden çıkarken kilitler, ama ceza değil. Onun iyiliği için. Aç koymazlar ama yine de çok yer Havva, “Allah yedirirken yemeli” derdi annesi. Ne kadar haklıymış.
“Su” diye sesledi. Ama etrafta kimse yok. Su lazım, içinde kurtçuklar dolaşıyor sanki, özellikle bacağında. İçini kurt kemiriyor sanki. Selma’nın babasından kaçtığı gece üstüne düştüğü bacağı yine. Ağaca çıkacaktı ama beceremedi işte korkudan. Sonra “dut koparıyodum” dedi diğerlerine, yoksa onu döve döve öldürürdü Selma’nın babası. “Öldürür müydü ki? İstanbul’da ne kadar iyiydi” diye düşündü. Bir ay İstanbul’da küçük bir dairede kalmış, orada o işi yapmışlardı. “Dedimdi ben kandil gecesi yapılmaz diye, dinlemedi. O da şeytana uydu heralde”. O gece yine soymuştu onu çırılçıplak, ama artık kaçmıyordu tabii ilk seferdeki gibi. Nasıl da okşuyordu, yumuşak yumuşak... Hiç öyle hissetmemişti Havva. “Bir ürperti geldiydi bu seferkinde, demek onda cin girmiş” diye düşündü. Gündüz kötü davranır, kızar bağırır ama gece buraya, kömürlüğe geldiklerinde ona yumuşak davranır, öperdi. Üzerindeyken güzel güzel konuşur, ama bazen de durduk yere sinirlenirdi. “Aç ağzını, tükürcem” derdi o zamanlarda. Havva, hiç itiraz etmeden açardı ağzını. Neden diye sormazdı bile. Ama o hiç tükürmezdi. “Beni denerdi heralde” diye geçirdi içinden. Havva hep açardı, sonuna kadar açardı...
Nazı da geçerdi o zamanlar. O, güzel güzel konuşurken, Havva da ona istediği hediyeyi fısıldardı. Şekerleme ya da yemiş isterdi... bir dahaki sefere verilmek üzere...
“Kurtlar yukarı doğru tırmanıyor, her yanımı kemiriyorlar. Birazcık su olsa. Şöyle bir de su dökünebilsem... belki kurtlar da gider... ama cin çıkmaz içimden. Kandil gecesi yaptığım için oldu bunlar. Aslında yapmazdım, kaçardım yine... ama bu seferki ödülümü fısıldayamazdım o zaman kulağına. Oysa ne kadar da canım çekiyordu, hep onu sayıkladım o gece, hep aynı şekilde inledim altında...
Baklava... baklava...”

<<geri dön

Ana Sayfa