| Dostoyevski’ye Göre Fransızlar*
|
| |
|
1948 yılında Paris’te kiralayacak daire bulmak kolay iş değildi, ama sevgili dostum Nicolaus şehrin sağ yakasında bana ve aileme çok güzel bir yer ayarlamayı başarmıştı. Amerika’dan yanımda daha sonradan ev sahibemin mutlaka kendisine hediye olarak vermemi şart koşacağı yeni bir Remington daktilo getirmiştim. Kadın ayrıca kirayı da dolar olarak istiyor, frank kabul etmiyordu. Ödediğim kira çok fazlaydı. Nicolaus’a göreyse dairem ödediğim parayı hakediyordu. Paris’i iyi bildiği için arkadaşımın sözüne güveniyordum. Nicolaus mükemmel Fransızca konuşurdu. Indianapolis’ten Paris’e gelenler Fransızcayı hemen rahatlıkla öğreniverirler; Paris’te tanıdığım bütün Indianapolisliler Fransızcayı kusursuz konuşurlardı hep. Benim bu eski ahbabım işini bilen bir Fransız’a dönüşmüştü; yanında bir çift eldiven taşır ve Fransız arabası sürerdi. Bir keresinde ev sahibeme çöpleri ne yapacağımı sorduğumda bana öfkelenmişti. “Fransa’da,” demişti sert bir ses tonuyla beni içinde bulunduğumuz buz gibi soğuk yemek odasına tutsak ederek, “kimse böyle bir soru sormaz. Çöp seni ilgilendirmez. Çöpün varolduğunu bilmek zorunda da değilsin. Ayrıca, ordures kelimesinden hoşlanmam ben.”
Üzgün olduğumu ve çöple ilgili soru sormamın yanlış olduğunu söylemiştim bunun üzerine.
Ev sahibesi inventaire listesini koymuştu önüme. Ne kadar da inanılmaz bir listeydi bu! Evdeki her eşyanın, Chippendale iskemleden en basit fincana şaşırtıcı bir ayrıntı bolluğu ve sert, dik, zengin yazı karakterleriyle tarif edildiği bir katalogdu karşımdaki. Hemen listeye göz atmaya başlamış ve Madam’ın odasından mutfağa dönmüştük. Madam okuduğu her cümleyle tarif edilen eşyayı da gösteriyordu. “Yemek odası masası, İmparator stilinde. Durumu: mükemmel. Sol tarafta üçgen bir çizik var. Başka kusuru yoktur.” Listeyi gözden geçirme işini mutfakta, elimizde üç sefil kaşıkla bitirdik.
“Ah,” diye iç geçirmişti Nicolaus. “Şu Fransızların ayrıntıya düşkünlükleri ne kadar tuhaf!”
Ben daha az etkilenmiştim, ama insanın saygı hissinin kendisine saygı duyması gerekir, o yüzden açık açık itiraz da etmemiştim.
Madam gider gitmez Chippendale sandalyenin üzerinden perende attım ve sağır edici bir gürültüyle kendimi yerde buldum. Bu biraz gerginliğimi azalttı ama Madam’la ve diğer Fransızlarla sonraki ilişkilerimde bu kadar kolay sakinleşemeyecektim.
O soğuk kış boyunca, karanlık ve yenik bir ruh hâli içinde Madam’ın sanatsal mobilyaları arasında gezinip durdum. Şehir hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir sisle kaplıydı ve bir türlü yükselmeyen duman sokaklarda kahverengi ve gri dalgalar hâlinde ilerliyordu. Seine nehrinden pek de doğal olmayan bir koku yükseliyordu. Bir çok Parisli İspanyol gribinden müzdaripti (bütün hastalıkların yabancı ülkelerden kaynaklandığını hatırlayalım) ve diğerleri de melankoli ya da huysuzluktan. Paris fazla fazla gelişmiş bir medeniyetin beşiği olduğuna göre insanları da fazla fazla gelişmiş hastalıkların pençesindeydiler. Mutsuzluk, medeniyetin Paris’ten aldığı gündelik vergiye benzer biraz. Şen Paris derler. Şenmiş! Hiç inanmayın, sadece reklam olsun diye böyle söylerler. Paris dünyanın en kasvetli şehirlerinden biridir. Ama mutlaka benim söylediklerime inanın da demiyorum. Balzac’a, Stendhal ve Zola’ya, Strindberg’e –Paris’in kendisine bakın. Nicolaus Parislilerin sert kişilikleriyle ünlü olduklarını söylemişti. Eleştirmektense bu duygunun içine karışmamı öğütlemişti sonra da. Kendisi bu Parislilere özgü ruh hâlinin uzmanıydı. Mesafeli olma konusunda çuvalladığımı söylerdi bana. Bu konuda suçlu olduğumu kabul ederim. Paris’in fakir bir ziyaretçisi ve beceriksiz bir turistiydim.
Bir defasında Chicago’dan gelen bir kadına Tarpeian kayalıklarından forum alanını göstermeyi denedim ama kadın Floransa’dan daha yeni geldiği için bir türlü o hârika şehrin güzelliklerinden bahsetmeyi bitirip de gösterdiğim yere bakmadı. Bu davranışı beni o kadar rahatsız etti ki, kendi kendime, “Allah’ın belası!” dedim, “Floransa’dan geldiğini biliyorum, ama şimdi Tarpeian kayalığındayız yahu!” Ve ona dönüp dedim ki: “Burada eskiden ne yapıldığını biliyor musun?” Dinlemiyormuş gibiydi ama sonra Signoria’yla ilgili bir şeyler mırıldandı ve o zaman, bir anlığına, eski suçluların yapacağı gibi onu kayalıklardan aşağıya atmayı istedim. Ama hata bendeydi. Daha Signoria’nın güzelliklerini sindirmeden nasıl Tarpeian kayalıklarından zevk alabilirdi ki?
Ama her neyse, Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’nı ilk okumamdan bahsedecektim ben.
Oğlum kızamık olmuştu. İri kıyım doktorumuz kaldığımız dairenin yeterince sıcak olmadığını söyledi. “Çocuğun odasını iyi ısıtmalısınız,” deyip belediye bana daha çok kömür göndersin diye bir dilekçe yazdı. Ben de paltomu giyip dilekçeyi semtimizdeki belediye dairesine götürdüm. Buraya gelince, dünyanın her köşesindeki devlet dairelerinde yapıldığı gibi oturdum ve beklemeye koyuldum.
Kirli, büyük bir oda. Pencerelerdeki tel kafeslerin gölgeleri. Kör edici bir ışık. Her biri birer Colette taklidi kadınlar bir masanın çevresinde, yanakları sonbahar kızılına boyalı, pofuduk saçlı, dudaklarının arasında küçük birer kahverengi sigara –önündeki kül tablasında izmariti olmayan hiçbir memur Fransız devletinin gerçek bir hizmetkârı değildir.
Sıram gelsin diye bir iki saat bekledim ve en sonunda geldiğinde durumu basitçe anlatıp doktorun yazdığı dilekçeyi uzattım; bekledim ki daireme hemen kömür gönderileceğini söylesinler.
“Ah, non!” dedi bir numaralı Colette. Doktor dilekçeyi ilaç reçetelerinden birinin üzerine yazmış, oysa bu tür işler için özel bir belge varmış ve bu belge de reçeteye biraz benzese de tam aynı değilmiş. Asıl belgenin delikleri sol kısımda olurmuş.
Hanımefendiler dilekçemdeki doktorun imzasına da inanmıyorlar mıydı peki? Kendi kendime attığımı falan mı düşünüyorlardı? Hayır, hiç de değil, dedi iki numaralı Colette. Böyle düşünmüyorlardı ama doğru belge olmadan da bir şey yapamazlarmış. Ancak doğru tarafından delinmiş fişi gösterirsem isteğimi yerine getirebilirlermiş. Doğru düzgün telaffuz ettiğim için içimi gururla dolduran rougeole de (“kızamık”), hayır, fikirlerini değiştirmiyordu. Üç numaralı Colette’in yüzündeki ifadeden kömür işinin yattığını anladım; yağmurun tap tap yağdığı sokağa döndüm, kendi kendime, Fransızca olarak, ben de kömürümü karaborsadan alırım diye mırıldandım. Je vais acheter, vesaire. Fransızların beni çocuk yerine koymalarına izin vermemeye kararlıydım.
Aynı gün, Châtelet yakınlarındaki bir bouquniste’in önünde Dostoyevski’nin bir kitabını buldum: Le Bourgeois de Paris –Kış Notları’nın Fransızca çevirisi. Yasadışı bir biçimde ısıttığım odamda, oğlumun kâğıttan kuklalarına sürdüğü tutkalın kokusunu burnumda hissederek bir sandalyeye oturdum ve yeni aldığım kitabımı hevesle ve yer yer de heyecanla okumaya koyuldum. Kitabın önyargılarının canımı sıkması gerekirdi; ama aksine, kendimi Dostoyevski’nin cümlelerini büyük bir tatmin ve onaylama duygusuyla okurken buldum. Evet, ben de onun gibi bir yabancıydım ve evet, kocaman, geri kalmış bir ülkeden gelen bir barbardım ben de. Ve şu da vardı: insan Fransa’dayken diğer bütün ülkelerde olduğundan daha çok yabancı hisseder kendini. Amerikalılar için yabancıların yaşadıkları ülkeye hep yabancı kalmalarını anlamak zordur, çünkü onlar kendi ülkelerinde en sonunda Amerikalılara dönüşen göçmenler görmüşlerdir hep. Ama eski kültürler bu konuda katı ve dışlayıcıdırlar –ve hiçbiri bu konuda Fransa’yla aşık atamaz. Bütün suçu bir tür duygusallığa kapılarak Fransa’nın üzerine attığım da sanılmasın ama. “Giriş parasını ödedin ve kalbinde tuhaf duygular ve cebinde dolarlarla Paris’e yerleştin diye bu insanlardan hemen sana sarılmalarını ve seni evlerine almalarını mı bekliyorsun? Düşünmeleri gereken başka, daha önemli konuları olduğunu anlaman lazım. Yemek mesela. Daha üç sene önce Hitler binlerce insanı sınırdışı edip hapsettiklerinin kafalarına kurşun sıktırtmıyor muydu? Burada bir savaş olmuştu ve bu savaş herhalde tüm dünya tarihinin en vahşi savaşıydı. Şimdi de komünistler gelmiş Fransa’yı Rusya’nın tarafına itmeye çalışıyorlar. Diğer yandan da Amerikalılar bastırıyor. Her taraftan turist orduları ülkeye giriyor. Peki senin bu durumda kendi yabancılığından bahsedip kafa şişirmeye hakkın var mı gerçekten de,” diye soruyordum kendi kendime sık sık.
Yine de, Kış Notları’nı okurken, 1862 Fransası’nın yabancı gözlere 1948’dekinden öyle çok da farklı gelmediğini fark ettim. Büyük savaşlar burada o kadar büyük değişiklikler yapmamıştı. Savaştan çıkarılacak dersler gerçekten çıkarılabilseydi, hepimiz çok farklı insanlar hâline gelmez miydik? Eğer ölüm ve acı bizi eğitecek kadar güçlü olabilseydi… Vesaire. Sert, ilke sahibi biri, heyhat, kolay kolay düzeltmez kendini ve hissedip gördüklerini unutur hemen… (kendi kendime kafa ütülüyordum).
Dostoyevski’nin eleştirileri katılıklarıyla midemi bulandırdılar. Ancak büyük bir radikalin yazabileceği kadar kabul edilmez şeyler yazmıştı Dostoyevski. Çarın askerlerinin Polonyalı vatanseverleri öldürmesini anlatışındaki muğlaklığı hatırlarken bir yandan da romancının Slavcı görüşlerinden rahatsız oluyordum. Ve elbette, Musevî bir okuyucu Dostoyevski’deki Musevî-karşıtlığını da pek az görmezden gelebilir.
Yine de, hatırlayalım ki Dostoyevski’yi sürgüne gönderten şey Petraşevski “kumpası”ndaki rolüydü. Bu çocuksu ve muhtemelen zararsız genç adamlar grubunun kahramanları hep Fransız radikalleri arasından seçilmişti–Saint-Simon, Fourier, Sebastian Cabet ve diğerleri. Petraşevski grubu Fourier’in doğum gününü kutlamak için bir buket bile hazırlatmıştı. Yani, Dostoyevski Paris’te dolanan sıradan bir Rus turisti değildi. Fransız ve Batılı fikirlere olan inancı yüzünden ölüme mahkûm edilmiş bir Rus’tu o. Son anda idamı durdurulmuş ve uzun bir mahkûmiyetle cezalandırılmıştı. Sibirya’dan yeni dönmüş ve şimdi, anlaşılır biçimde, Avrupalıların genç Ruslara ilham verip yol göstermesinin ne kadar meşru olduğunu sorgulamaya vermişti kendini.
Avrupa’yla ilgili yargısına daha Avrupa’yı gezmeden ulaştığını düşünmemek saflık olur. Dostoyevski görüşlerinin makûllüğüyle ünlü biri değildir hiç. Hem ayrıca, onu bu konuda suçlamak da zordur. Burada önemli olan Avrupa’yla ilgili fikirlerini daha baştan belirlemiş olduğudur; Dostoyevski Slavcı etkiler altındaydı ve Londra’ya gelince Avrupa’daki en önemli Rus göçmeni Herzen’i ziyarete gitmişti hemen. Bu kitaptaki yazıların bir kısmında Herzen’in fikirlerinin yansımalarını bulabiliriz. İnsanlığın gelişimi için üzücü olsa da, maalesef, hakikat makûl kişilerin denetiminde değildir her zaman. Fransa’da, İngiltere’de ve Almanya’da Dostoyevski kendi ön yargılarını besleyecek kanıtları buldu. Burjuva Fransa onda derin bir nefret uyandırdı. Dünyada gündelik yaşantısıyla soyut ilkeleri birbiriyle çatışmayan tek bir ülke yoktur, ama Fransa’daki bu uyumsuzluk Dostoyevski için en kötüsüydü; çünkü ilkelerini gündelik yaşantısında gerçeğe dönüştüremeyen Fransa’yla dünyaya politik ve entelektüel liderlik öneren ve bir de akıl hocalığı yapmaya çalışır gibi görünen aynı Fransa’ydı.
Fransız Devrimi’nin görkemli sloganlarını inceleyen Dostoyevski Fransa’da özgürlüğün sadece cebinde milyonlarca frank bulunan şanslılara ait olduğunu ilan etti:
Yasalar karşısında eşitlik şimdi uygulandığı biçimiyle her Fransız için kişisel bir hakaret anlamına gelebilir ve gelmelidir de. Formülden geriye ne kalmıştır elimizde? Kardeşlik. Bakın, bu kardeşlik dedikleri çok ilginç bir şeydir ve kabul etmeliyiz ki Batı dünyasını en çok tökezleten sorun kardeşlik sorunudur.
Batılı birey kardeşlikten insanlığı harekete geçiren büyük bir güç olarak bahsederken kardeşliğin gerçek hayatta yaşanmıyorsa asla elde edilemeyecek bir ideal olduğunu anlayamaz. ... Ama Fransızların doğasında ve genel olarak Batılıların doğasında kardeşlik yoktur; onun yerine bireycilik, izolasyon ve yoğun bir kendini koruma, kişisel çıkar, Ben’in kendini yönetme hevesi ve bu Ben’i bütün doğayla ve insanlığın geri kalanıyla bağımsız, otonom bir güç olarak karşı karşıya getirme niyeti vardır.
Dostoyevski’yi öfkelendiren Batılı tarz bir bireycilikti. O kardeşçe yaşama arzusunun doğal olduğu, gerektiğinde kendini yok da edebilen, daha yüksek bir bireyciliğin peşinden koşuyordu:
Şu söylediklerimi iyi anlamanızı istiyorum: gönüllü ve yaptığı işin tamamen farkında olarak, tüm dışsal engellerden kurtulmuş, diğer tüm insanların faydalanması için kendini kurban eden kimse benim görüşüme göre en uç derecede gelişmiş bir bireyselliğin, insanın kendine kusursuz biçimde hükmedebildiğinin, güçlü ve iradesinin ne kadar özgür olduğunun bir göstergesidir.
Başka yerlerde ve özellikle Karamazov Kardeşler’de Dostoyevski bu yaklaşımdan kaynaklanan o doğal soruyu sorar: bir medeniyet –herhangi bir medeniyet– ne kadar Hıristiyan olabilir? Ve bir sanatçının yapmak zorunda olduğu gibi, Dostoyevski bu soruyu daha da derin başka sorularla cevaplar. Ama Fransızlara karşı olan öfkesi hiçbir zaman dinmez. Fransız burjuva karakterinde Dostoyevski modern çağın en büyük umutlarına yapılmış korkunç bir ihanet buluyordu.
Fransa’ya karşı düşmanlığı ilk defa Kış Notları’nda ortaya çıkar. Öfkesi Bribri et Ma Biche’le vahşice alay ettiği o komik ve bir parça çirkin bölümle sonlanır. Şairler (ve romancılar) insan eyleminden şiirsel bir ilke bulup çıkarmayı isterler ama edebiyatın toplumun davranışları üzerindeki etkilerinden her zaman tatmin olmazlar. Dostoyevski burjuvazinin kültürle arasında kurduğu tapınma ilişkisinden nefret ediyordu.
Edebiyat bir toplumun hayatının önemli bir parçası hâline geldiğinde ne olur?
Ben Paris’teki bir istasyonun duvarında Racine üzerine yapılacak bir konuşmayı duyuran bir afiş gördüğümde alkışlamam mı yoksa ağlamam mı gerektiğini bilememiştim: Racine’den bahsedecek kişi bir polis müfettişiydi. Flics! Polisler, görüyorsunuz işte! Ve Racine! Kabul etmeliyim ki bundan tuhaf bir tatmin de duymuştum. Aynasızlarının bile kibarlık eğitimi aldıkları muhteşem Fransa! Paris’te edebiyat kültürünün her tarafa yayılması mutluluk verici bir şey değildi her zaman. Dişçim Camus’nün Les Justes isimli sıkıcı oyunundan ve Sartre’ın son romanından bahsederken bu kültüre ben de teslim olurdum. Saint-Germain bulvarında son moda kıyafetler satan bir dükkân vitrinine üzerinde Jean-Paul ve Simone yazan ipek eşarplar koyardı. Parisliler bana sık sık bir tiyatro oyunundan çıkmış oyuncular gibi görünürlerdi. Baudelaire de Mon Coeur Mis à Nu’da Fransa’da herkesin Voltaire’e benzediğinden yakınmıştı.
Büyük bir medeniyet daima üyelerini ayrıştırır, çerçeveler, gruplaştırır ve onların üzerine bir değer yargısı yapıştırır. Parisli’nin suratı bu yüzden bir çerçevenin içinden bakar bize. Bir medeniyetin tarihsel görevi dünyayı kendi görüntüsünde yeniden yaratmaktır. Bir Fransız için Fransa dünyanın ta kendisidir. Dünya başka bir biçimde var olamaz. Bir Eskimo mu görmek istiyorsunuz? Hemen Larousse ansiklopedisini açın. İşte eskimo olduğu biçimiyle karşınızda. Başka türlü olamaz o. Paris’te korkunç sıcak bir günde bir dükkân sahibi bana “Sizin evde de hava şimdi fecidir,” demişti. Hiç bir zaman ziyaretime gelmemişti ama evimin ne durumda olduğunu kendi bulunduğu yerden rahatça söyleyebiliyordu işte.
Ama şimdi o güven verici, tanıdık gökyüzü paramparça olmuştur. Tepemizde artık Fransız düzeninin bakmaya cesaret edemediği bir kaos hüküm sürmektedir. Dünya, korkunç bir biçimde genişlemiştir. Duvarlar yıkılmıştır. Eski istikrar toz olup gitmiştir ve Parislilerin dış görünümleri ironiye ve öfkeye bulanmıştır.
Bu tür durumlar bir kültürün en derin özelliklerinin ortaya çıkmasına neden olurlar. Kültür denilen olguyu tanımlarken dışlayıcılığı da sayarız ama her kültür aynı derecede dışlayıcı değildir. Her tarafta kültürel olanı aşan doğal ve insani durumlar vardır. İnsanların doğal, basit ihtiyaçlarına daha çok özgürlük tanıyan kültür daha büyük bir kültürdür.
Hatırlayalım ki Dostoyevski Kış Notları’nı bir gazeteci olarak yazmıştı. Kitabın içindeki makaleler Vremya isimli bir dergide yayımlanmış ve eğitimli Rusların çoğu tarafından da okunmuştu. Bugün Amerika’da gazeteciliğin durumu oldukça farklı. Büyük şirketler farklı ülkelerde olup bitenler hakkında bize kendi yorumlarını sunuyorlar. Bu amaç uğruna oldukça sıradan muhabirleri işe alıyor, muhabirlerin bir araya getirdiği bilgiler önlerine geldiğinde bu sefer editörleri işin içine sokuyorlar. Sonra adına bilgi dedikleri o oldukça homojen maddeyle bizi besliyorlar: bu bilgi, yönetimin görüşlerini çok iyi bilip çalışmış uzmanlar (ya da ideologlar) tarafından hazırlanıyor. Yetenekli ve iyi eğitimli yazarlar pek nadiren kendi gerçekliklerini aktarma şansı bulabiliyorlar. Evet. Eğer şu bürokratik çağımızda bir malûmat ticari bir anlama sahip değilse ve “yetkili” insanların kalite kontrol testlerinden de geçememişse, hemen şüphe çeker. Ulusal gazete ve dergilerimizde okuduklarımız bilgilenme arzumuzu yatıştırmak için el çabukluğuyla bir araya getirilmiş yapay birer karışımdan ibarettir.
Kış Notları bazı yerlerinde fazla fazla duygusal, adaletsiz ve hattâ ciddiyetten uzaktır. İyi tanıdığımız komik ve acımasız dürüstlüğüyle Dostoyevski gözlemlerinin hırçın ve fesat olduğunu kabul de eder. Önyargılarını saklamaması onun karakteristik bir özelliğidir. Dostoyevski için önyargıların açığa çıkması hakikat yolunda atılmış bir adımdır. “İyi” ilkeler bizi hastalıklı hisleri saklamaya ve yalan söylemeye kışkırtırlar. Liberalizm, ister Doğu’dan, ister Batı’dan gelsin, her zaman insanları kandırır Dostoyevski’ye göre. “Olduğumuz şekilde yaşayalım,” der her zaman, “alışık olduğumuz sefaletimizin içinde. Hiç maske takmadan.”
Bu, onun önemli ilkelerinden biridir ve Dostoyevski bu ilkesine aşırı bir tutarlılıkla bağlı kalır. Bir Yazarın Güncesi denilen o dev, çılgın, intikamcı, köpürüp ateş püsküren kitaptaki görüşlerine bir bakın isterseniz. Gazetelere yazdığı makalelerinden oluşan bu derlemede Dostoyevski Avrupa’ya karşı hissettiği gittikçe yükselen itirazını sürekli olarak dile getirir. Avrupalılar Rusya’yı anlayamaz der. “Halkımızın özünü kavrayamaya” çalışanlar da boşa uğraşıyorlardır; “daha uzun süre Rusya’nın özünü anlamayı” başaramayacaklardır.
Ve tüm bu söylediklerinden sonra Dostoyevski kendini iyi bir Hristiyan sayar. Edebiyat tarihçisi D. S. Mirsky, “Dostoyevski’nin Hristiyanlığının akılcı ve faydacı doğası”ndan bahseder. Fransızlardan, Almanlardan ve Polonyalılardan duyduğu nefreti açık açık ifade eden biri hakkındaki bu cümleyi okuyunca insan hemen şöyle bir duraksar. Hıristiyanlık bize bağıra çağıra Dostoyevski’nin yaptığını yapmamamızı söylüyordur. Hıristiyan olmayanlar uzun zamandır bu yasağa uymanın zorluğunu –hayır, imkânsızlığını daha doğru bir kelime– bilirler. Hristiyanların da bildiğini söylemek neredeyse gereksizdir. Eğer burada “neredeyse” diyorsam, bunun sebebi milliyetçilik ve Hıristiyanlığın karışımını anlamanın kolay olmamasıdır. Dostoyevski Almanlardan nefret ettiği için Rusları daha mı çok sevebiliyordu? İnsan sevmeye çalışacağı insanların sayısına bir sınır koymalı herhalde? Yirminci yüzyılın psikolojiyle içli dışlı modern okurunu nefret etme gücünün sevme gücünü arttırdığını okumak şaşırtmaz hiç. Saint-Simon çok uzun zaman önce sevgi ve nefretin aynı kaynaktan geldiğini yazmıştı. Aynı düşünce William Blake’te de vardır ve Dostoyevski de bunun farkındaydı. Ama Dostoyevski’nin kişisel düşünceleri hiçbir zaman akılcı değildi. Bir sanatçı olaraksa, o hem akılcı hem de bilgeydi.
Tuhaf şey: Dostoyevski kariyerinin sonlarına yaklaşmış, ünlü reaksiyoner arkadaşı Pobedonostyev’le mektuplaşırken Karamazov Kardeşler’i yazarken karşılaştığı bir güçlükten bahseder. İvan’ın Tanrı’nın varlığından şüphe ettiği bölümü bitirmiş, ateizm hakkındaki güçlü savunmasından sonra şimdi karşı kutuptaki inanca söz vermeye hazırlanıyordur. Bunun için Zosima Dede’yi devreye sokar. Pobedonostyev’e bu şekilde polemik yaratmaktan kaçınmayı başarmayı umduğunu söyler mektubunda. Çünkü polemik, Dostoyevski’ye göre “sanatsal olmayan” bir şeydir. Gazetecilerin ve polemikçilerin akıllarını hiç meşgul etmeyen estetik oranlar ve yapıtın iç âhengi ancak sanatsal çözümlerle sağlanır. Romanında Dostoyevski kaba, fazla fazla duygusal ve tesadüfi biçimde kişisel yargılara hiçbir zaman geçit vermez. Yazarın belki biraz da fanatikçe muhafaza ettiği inançları hakikatin kendisiyle evcilleştirilmelidir çünkü.
Kendi inançlarınızı sorgularken ve hattâ kitabınız için gerekliyse, yıkarken gösterdiğiniz cesaret, böylece, romancı olarak değerinizin bir ölçütü hâline gelir.
İngilizceden çeviren: Kaya Genç
|