Son Nâsir

İbrahim Yıldırım


İlk baskısı 1941 yılında yapılan Fahim Bey ve Biz’in kapağında hikâye yazmasına karşın, kitabı benimseyenlerin ve benimsemeyenlerin eleştirileri –yakın zamanlara kadar– ısrarla roman ekseninde gerçekleşmiş; Hisar’ın yapıtlarının roman sayılıp sayılmayacağı tartışılmıştır.
Bugün bile geçerli olan bu eğilimin iki nedeni olduğu düşünülebilir: Birincisi, Fahim Bey ve Biz’in 1942 CHP Roman Yarışması’nda üçüncü olmasıdır: Kitap, hikâye adıyla yayımlanmasına karşın, roman olduğu bir seçici kurul tarafından tescil edilmiştir. İkinci neden ise, –bence– Abdülhak Şinasi Hisar’ın roman üzerine düşündükleri, yazdıkları; oldukça karmaşık ve gölgeli görüşleridir.

* * *

Fahim Bey ve Biz’in yanı sıra Çamlıca’daki Eniştemiz’i, Ali Nizamî Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği’ni eleştirenler genellikle bu kitapların roman olmadığı konusuna değinmişlerdir: Tanpınar, takdir ve sevgisinin müstesna olduğunu vurgulayarak, Fahim Bey ve Biz’i ‘tasnif etmekteki güçlüğün şuuru’nda olduğunu yazmış, kitabın yerleşik türlerin dışında bir yapıt olduğunu belirtmiştir.
Turgut Uyar ise Çamlıca’daki Eniştemiz için ‘ne romandır ne de hikâye, öyle bir kitaptır.’ demekten çekinmemiştir.


* * *

Abdülhak Şinasi Hisar’ın romanı küçük gördüğünü söyleyecek değilim, ama bu türe gönül indirmek istemediğinden eminim: Yazarın “Romanın her millette ancak manzum bir tarzda, destan şeklinde yazıldığı bir zaman olmuştur. Bizde böyle manzum hikâyetler yazıldı. Eski meddahların söylediği hikâyeler şifahi kalan ilk romanlarımızdır...” derken roman’ın sözcük anlamına gönderme yaptığını sanıyorum. Roman sözcüğünün Latinceden türetilmiş –bilginlerin dışında– herkesin konuştuğu dil anlamına geldiğini de düşünürsek, yazar bu sözcüğe giderek halk dilinde yazılmış manzum veya nesir metinleri kast etmiş olabilir. Yukarıda alıntılanan görüşün nükteli bir şekilde bitmesi boşuna değildir: “… basılmamış masallar ve bunların içinde nihayet ilk basılmış olan ‘hançerli hanım’ hikâyesi de Türk romanlarının büyük annesi telâkki edilebilir”

* * *

Aslında Hisar, roman yazmadığının bilincindedir, dahası bu tür konusunda kuşkuları vardır ama roman yarışmasında ödüllendirildiğinden, yıllar sonra da olsa eleştirileri yanıtlama ihtiyacını duymuş ve “edebiyattan biraz nasibi olan herkes bunların birer roman olduğunu anla”r demiştir.
Sermet Sami Uysal’la yaptığı söyleşide ise ‘tarihi hâtıra değil hikâye’ yazdığını vurgulamış, ama iki cümle sonra başka bir yola sapmıştır: ‘Bütün yazdıklarım hâtıradır. Hâtıralarımı yazarken roman aklıma gelmiyor. Roman, herkes tarafından bütün nüansları ile anlaşılsaydı belki roman diyebilirdim.’
Yazarın sözünü ettiği bütün nüansları anlayabilmek için şu sözlerinin altını çizmemiz gerekiyor: ‘Romanda esas vaka değil, şahıs, muhit, cemiyet, hayat, his ve fikirdir.’

* * *

Edebi nevilerin tariflerine lüzumundan fazla kıymet vermemek lazım geldiğini –de– öneren bir yazarın yapıtlarını, bir türün tanımı kapsamında değerlendirmek anlamsız geliyor. Bundan dolayıdır ki yazıma ad koyarken zorlandım. Önce yazarın Nigar Bint-i Osman için kaleme aldığı yazıdan bir alıntıyı yeğledim: ‘Bir eski zaman sandığının kapağı açılınca…’
Daha sonra Türklerin Marcel Proust’u başlığı altında yazımı geliştirmeye çalıştım.
Ancak her iki başlık da içime sinmedi, yazı üremedi, dolayısıyla yeni arayışlara yöneldim: Gecikmiş Bir Divan Romancısı’nı fazla iddialı buldum, anlaşılmayabilir diye düşündüm ve Son Nâsir’de karar kıldım: Gerçek edebiyatın olay dışında aranmasını söyleyen; yapıtları beyitler gibi kendi içinde tutarlı parçalardan ve güzel cümlelerden oluşan, sırasız okumalara da imkân tanıyan; kurmacaya ve moderniteye karşı çıkan Hisar için uygun bir başlık bu!
Abdülhak Şinasi Hisar gibi bir Divan romancımız olmasını çok isterdim.

* * *

Hisar, metinlerinde Divan nesrinin araçlarını kullandığı açık. Kılı kırk yararak oluşturulan hikâye, hatıra veya romanların her cümlesi için çok çalışıldığı belli… Dikkatli bir göz, sözcüklerin özenle seçildiğini hemen anlar; dahası sec-i mutlakları ve sec-i mukayyetleri mutlaka görür. Yazarın bağlı olduğu geleneğin araçlarını kullanarak yüksek yazınsal nitelikleri olan yapıtlar, nesirler oluşturmaya çalışmış olduğundan kim kuşku duyabilir ki!

* * *

Fahim Bey ve Biz’in üçüncü olduğu yarışmanın birincisi Sinekli Bakkal, ikincisi Yaban’dır. Hisar, –gerçekten romancı olan Halide Edip’in ve Yakup Kadri’nin yanında yer alarak– gönül indirmekte zorlandığı bir türün yazarı oluvermiştir.
Yarışmanın sonucu o gün nasıl tartışılmıştır, ne gibi yorumlar yapılmıştır; bilmiyorum; ama kazanan romanların özelliklerini ve ilettikleri mesajları aklıma getirdiğimde kararın çok hassas ölçümlerden sonra alındığını düşünüyorum. Aynı yarışmada Ayaşlı ve Kiracıları’nın ve Kaygılı’nın Çingeler’inin dereceye girmesini tek parti jürisinin hassasiyeti olarak değerlendiriyor; belki de yanılıyorum.
Bence Fahim Bey ve Biz’e verilen ödül, başka türlü düşünen münevverlere ve okurlara tek parti iktidarından gönderilen bir selam… Kitap, yayımlandığı yıl büyük bir coşkuyla ve sevgiyle karşılanmıştır. Rauf Mutluay’a göre bunun nedeni, ‘kaybolmuş eski hayatı canlılıkla anlatma yetisi’ kadar, okurların ‘alaturka bilgelik düşüncelerini doğru bulacak’ bir ortamda olmalarıdır.
Bu coşku kimi zaman güdümlü edebiyatın eleştirilmesine fırsat sunmuştur. Şu satırlar Samet Ağaoğlu’nun: “Yakup Kadri, Reşat Nuri ise daima kahramanlarını kendilerine tabi kılmışlar, onların boyunlarına bir ip geçirerek kendi peşlerinden, kendi hayat yollarından sürükleyip götürmüşlerdir. (…) Halit Ziya ve Abdülhak Şinasi, kafalarında evvelden mevcut bir fikir ve tez etrafında bir takım hadiseler, insanlar düşünmediler. Bir politikacı, bir terbiyeci, bir sosyolog olarak roman yazmaya başlamadılar.”

* * *

Ahmet Mithat’ı Türklerin Volter’i, Tolstoy’u diye övenler olmuştur. Orhan Hançerlioğlu’na göre Abdülhak Şinasi Hisar, Türklerin Marcel Proust’udur. Mustafa Şekip Tunç, Yakup Kadri ve daha bir çok yazar, Hisar’ın yapıtlarındati Proust etkisine değinmiştir.
Hisar’ın Bergson’u okuyup okumadığını bilmiyorum; dolayısıyla bu filozofun zaman anlayışı ve Proust konusuna giderek yorumlar yapmam doğru olmaz. Öte yandan, Hisar’ın bu etkiden yakınmıyor: “ Senelerdenberi, bazen hastalanıp yatakta ancak hiçbir muharririn gıdasını hazmedemezken bile yine Proust’un uzun cümlelerini mâziden gelen hatıralar gibi –ilanihaye duyulan cümlelerini– birer ilaç olarak kabul ederim.”

* * *

Abdülhak Şinasi Hisar, yazdıklarına –ister hâtıra, ister hikâye, ister roman– ne ad verilirse verilsin; kahramanı geçmiş zaman olan ve bütün olarak düşünülmesi gereken bir yapıtın nâsiridir.

 

<<geri dön

Ana Sayfa