Taş ve Gül

Emin Özdemir


Sözcüklerin anlam ağı, dil toprağımızda nasıl oluşuyor? Bir sözcük, ilk ve temel anlamı dışındaki anlamlarını nasıl bağlıyor? Bunlar, sözvarlığımızın sınırları içine nasıl ağıyor, nasıl yerleşiyor? Ne zaman bu türden sorular üzerinde düşünsem doğunun o çorak, çileli, yoksul köyünde, çocukluğumun acılı günlerinde bulurum kendimi. Belleğimin derinliklerine kazınmış, o günlerden kalan kapkara bir resim canlanır gözümde.
Sanırım ilkokulun dördüncü sınıfındaydım. Şimdi ansıyamıyorum nedenini, kapı komşumuzun kızı Elif Abla, canına kıymıştı. Anasının çığlıklarıyla uyanmış, oraya koşmuştuk. Ölüsünü beyaz bir örtüye sarmış, avludaki sekiye yatırmışlardı Elif Ablayı. Anası dövünüyor, saçını başını yoluyordu. İkide bir ölünün üzerine kapanıyor, “Gülüm! Gülüm! Gülüm, nasıl korum taş altına ben seni… Taş altına, taş altına…” diyordu. Azıcık susar gibi oluyor, sonra yine başlıyordu: “Gülüm!… Gülüm!… Gülüm, nasıl korum taş altına ben seni… Taş altına, taş altına…” diye sürüp gidiyordu ağıtı.
Ölünün başucuna toplananların ağlayışları, dövünüşleri anlatılır gibi değildi. Donup kalmıştım oracıkta. Çocukluk bu ya, Elif Ablanın canına kıyışından çok, anasının söylediklerine takılmıştı aklım. Niye Fatma Nine, kızının adıyla değil de “Gülüm, Gülüm,” diye sesleniyordu ona? Niye toprak ya da mezar demiyor da “taş altına”
diyordu? Olacak iş mi? O acılı ortamda bu sorunun yanıtını düşünüyordum. Dedim ya, çocukluk işte… Ölülerin taş altına değil, toprağa, mezara konduğunu biliyordum. Taşsa köy ortamında sık sık kullandığımız sözcüklerden biriydi. Taşla oynar, taş toplar, taş taşırdık.
Sözlere, sözcüklere yönelik ilk soru sanki o gün uyanmıştı kafamda. Niye nesneler, varlıklar adlı adınca çağrılmıyordu da onların yerini başka sözcükler alıyordu?
Yıllar sonra sözcüklerin anlam evreninde yolculuklara başladım. Gördüm ki her sözcüğün anlamsal, çağrışımsal boyutlarını onun kullanımı, öteki sözcüklerle bağdaşımı belirliyor. “Taş altına konmak” için de böyleydi. Mezar sözcüğünün anlam sınırlarını da aşan, çok daha derinlikli bir çağrışımı vardı bu sözün. İnsanımızın ölüme bakışını yansıtan bir atasözümüzde rastlamıştım ona: Taş altında olmasın da dağ ardında olsun…
Ölümle ayrılığın doğrudan, içsel bir karşılaştırmasını içeriyordu bu söz. Öyle ya ne denli uzaklarda olursa olsun sevdikleriniz, bir gün kavuşabilirsiniz onlara. Yeter ki Tanrı ölüm ayrılığı vermesin. Ölüm ayrılığı dışındaki ayrılıkları dayanılır, katlanılır kılan bir umut vardır, kavuşma umudu. Oysa ölüm için böyle mi? Gerçi bir halk türkümüzde Ölüm ile ayrılığı tartmışlar/ Elli dirhem ağır çekmiş ayrılık deniyor; deniyor ya, hiç de inandırıcı gelmiyor bana.
Şuraya getirmek istiyorum sözü: Sözcüklerin anlam ağı, dilin çevrimi içinde oluşuyor. Taş sözcüğüne dönersek kimileyin benzetme, kimileyin karşılaştırma, kimileyin de eğretileme öğesi olarak kullanmışız bu sözcüğü. Değişmecelere başvurmuşuz. Bu yolla birçok anlatımsal söz değeri üretmiş; deyimler, ilençler, kalıp sözler, atasözleri yaratmışız onunla. Taşın belirleyici niteliklerini insana aktarmış, onu betimlemeye, nitelendirmeye, daha doğrusu insanı insana anlatmaya çalışmışız.
Hemen söyleyeyim, taş sözcüğüyle oluşturulmuş anlatımsal söz değerlerinin çoğunda tasarımsal, çağrışımsal açıdan olumsuz bir yan varmış gibi geliyor bana. Sanki insanoğluna özgü olumsuz bir eylemi, durum ya da tutumu yansıtıyor bu sözler. Sözgelimi duyarlığı körelmiş, acımasız, kıyıcı kişiler vardır. Kan dökme, öldürme, yaşamın güzelliklerini karartma sıradan işlerdir onlar için. Hiçbir güzellik, incelik bir titreşim yaratmaz içlerinde. İşte böyle birini somutlayıcı bir söylemle taş yürekli diye nitelendiriyor Türkçe. Bunun gibi anlama, kavrama, algılama katsayısı düşük olanları da taş kafa ya da taş kafalı nitemiyle belirliyor. Belirlemekle de kalmıyor, bu iki kavram arasında güçlü bir yakınlık kuruyor. Taş yürekli kişiler nasıl duyarlık yitimine uğramış, gönül gözleri körleşmişse taş kafalılar da öyledir bir bakıma. Düşünme, düş kurma, tasarlama güçleri donmuş, taşıllaşmıştır. Bilgisizliğin kör karanlığında debelenir dururlar. Böyleyken toplumun her kesiminde en çok onların sesleri duyulur; çoğunun gazetelerde köşeleri, televizyonda özel izlenceleri vardır çünkü. Düşün ve yazın yaşamımızı kirletme, toplumsal bilinci köreltme çabası içindedirler.
Başka örneklere geçeyim. Olaylar, durumlar karşısında şaşalayıp ne yapacağımızı bilemez, kımıldayamaz durumlara düştüğümüz, donup kaldığımız anlar vardır. Böyle durumları da dilimiz taş olma ya da taş kesilme diye adlandırıyor. Özveri gerektiren, sıkıntılı, sorunlu durumları, işleri gidermeye çalışmayı ya da buna katkı sağlamayı taş altına elini sokmayla karşılıyor... Diyelim ki bir kimsenin yolunda giden bir işini engellemek, ona kötülük etmek istiyoruz. Bu isteğimizi eyleme dönüştürmeyi de o kişinin tekerine taş koymak sözüyle dile getiriyoruz.
Elbette hiçbir sözcük bir başına tasarımsal ve çağrışımsal anlam bağlamaz; öteki sözcüklerle kurduğu bağdaşımlarla gerçekleşiyor bu. Bağdaşıma giren sözcükler arasında da çok yönlü etkileşimler kuruluyor. Ahmed Arif’in şu dizeleriyle örneklendirip biraz açayım bunu: Haberin var mı taş duvar?/ Demir kapı, kör pencere,/ Yastığım, ranzam, zincirim,/ Uğruna ölümlere gidip geldiğim,/ Zulamdaki mahzun resim,/ Haberin var mı?/ Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,/ Karanfil kokuyor cigaram/ Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.
Buradaki kullanımıyla “taş duvar” sözlüksel anlamının ötesinde yeni bir anlam yüklenmiştir. Bu da öteki öğelerle, “demir kapı”, “kör pencere”, “ranza” ve “zincir”le kurduğu bağdaşımdan, içsel etkileşimden kaynaklanıyor. İnsanı yaşamdan, sevdiklerinden, özgürlüklerinden koparan “hapishane hücresi”nin ortamına taşıyor bizi; oranın soğuk, karanlık, ürkütücü havasını soluyoruz sanki.
Taş sözcüğüyle oluşturulmuş söz değerlerinin çoğunda tasarımsal, çağrışımsal bir olumsuzluk sezilir, dedim. Bunu bir iki örnekle daha pekiştireyim. Bakın, bencil, bencil olduğunca da cimriliğine sınır çizilemez birinin özyapısını nasıl resimlendiriyor Türkçe: Taştan yağ çıkar ondan çıkmaz. Hele her şeyin altüst olduğu, herkesin kendi can derdine düştüğü, korku ve telaşın en uç noktalara vardığı, tehlikelerle dolu anları yansıtan şu söze ne demeli: Taş yağar, kıyamet koparken…
Taş sözcüğünün türevlerinden birini, taşlama terimini anımsayalım bu arada. Halk yazınımızda bir şiir türüdür taşlama. Bu şiirlerde de insanı ve toplumu etkileyip örseleyen olumsuz durumlar, tutumlar, olaylar anlatılır. Daha doğrusu bunlar karşısında gösterilen tepkiler, öfkeler, yakınmalar dile getirilir. Bir taşlamadan alıntıladığım şu dört dizedeki öfkenin yoğunluğunu düşünelim bir. Eşitsizliğin, çelişkilerin, ezinçlerin doruğa ulaştığı bir düzene karşı ezilenlerin yakınmasını yansıtan bu dizeleri hangi sözcük “taşlama”dan daha iyi anlatabilir: Zenginin sözüne beli diyorlar/ Fukara söylese deli diyorlar/ Zamane şeyhine velî diyorlar/ Gittikçe çoğalır delimiz bizim
Taş sözcüğünün odağında yapılanmış söz değerlerinin bu yönü, onların dokusuna sinmiş olumsuzluk niteliği üzerinde düşünürken Yahya Kemal Beyatlı’nın “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiirinden şu dizeler gelip takılıyor dilime: Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,/ Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmârıyle…”
Peki, ne demektir taşı yenme? Nasıl tanımlayabiliriz? Bir değil, bin bir tanımı yapılabilir kuşkusuz. Yalınlaştırarak söyleyeyim, insan düşüncesini, duygularını biçimlendiren, yayan, taşıyan bir işlev kazandırmadır taşa. Kâğıtla, kalemle özdeş kılmadır. Şöyle diyeyim, insanoğlunun düşünce çevrenini açan, geliştiren bir atılımdır taşı yenme. Bu bağlamda onu gelişmenin, uygarlaşmanın göstergesi de sayabiliriz.. Bugün az gelişmiş ya da gelişmemiş diye nitelendirilen toplumların çoğu, taşı yenememiş, taşa söz geçirememiş olanlar değil midir? Soruyu eşelemek, boyutlandırmak konunun başka bölgelerine taşır bizi. İyisi mi başa döneyim yine.
Sözcüklerin anlam evreninde dolaşmaya başlayınca gördüm ki “gül” sözcüğünün anlamsal serüveni de taşınkinden farksız. Türkçe, yabancı kökenli (Farsça) bu sözcüğü, kendi toprağının, sözvarlığının malı kılımış önce; sonra da bitkibilim sözlüklerinin, “çalı biçimli bir bitki türü ve bu bitkinin çiçeğine verilen ad” diye tanımladığı bu sözcüğe, değişik anlamlar yüklemiş. Öyle ki dilin çevrimi içinde salt bir çiçek adı olmaktan çıkıyor artık gül. Hem simge hem de benzetme öğesi olarak kullanılıyor; kullanım sıklığı yüksek bir sevgi, sevi, sevda sözü kimliğini kazanıyor. Yılların akışı içinde özellikle de şiir dilinde zengin, dinsel ve dindışı boyutlu yazınsal bir artalan oluşturuyor kendine. Bu artalanla beslenen, örüntüsünde bülbülün de yer aldığı bir “gül yazını” boy atıp gelişiyor. Ozanlar, gülün yaprakları arasından bakıyorlar dünyaya Söylemlerinin gül koktuğu dönemler oluyor. Yaşamı üzerine değişik söylenceler oluşturulmuş bir ozanın, Seyit Nesimi’nin altı yüzyıl önce söylediği şu dizeler gülün Türkçe’nin toprağına ne denli kök saldığını göstermiyor mu?: Gülden terazi tutarlar/ Gülü gül ile tartarlar/ Gül alırlar gül satarlar/ Çarşısı pazarı güldür gül…
Dedim ya “gül” yabancı kökenli bir sözcük de olsa Türkçe kendi özsuyunda yıkamış, arıtmış onu, kendi öz değerleri arasına katmış. Öyle ki günlük dilde, konuşma dilinde kendisine yöneltilen kişiye beslenen sevgiyi de içinde barındıran bir tür “seslenme sözcüğü” olmuş gül. Nedim’in şu dizelerindeki gibi Divan şiirinde bile, bu yönüyle de kullanılmış: Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yâre mu’tadım/ Seni ey gül sever cânım ki cânâna hitabımsın.
Sevgi yüklü bir seslenme sözcüğü olmuş gül. Ne ki onu bu bağlamda kullanmaktan korkanlar, çekinenler de var. Bunu, bir ananın ağzından dümdüz bir söyleyişle şöyle yansıtıyor Türkçe: Bahçelerde saz olur/ Gül açılır yaz olur/ Ben yavruma gül demem/ Gülün ömrü az olur…
Türkçe, güzellik, incelik, arılık anlamlarıyla donatmış gülü. Deyimler, atasözleri kurmuş onunla. Gelin de gülle kurulmuş şu sözlerdeki anlamsal derinliğe, söyleyiş güzelliğine hayran kalmayın: Gül dalından odun, beslemeden kadın olmaz./ Gülü seven dikenine katlanır./ Dikensiz gül olmaz. Ya şu, “bir sevgilisi varken bir başkasını sevmemek” anlamında kullanılan gül üstüne gül koklamamak deyimindeki somutlayıcılığa, şiirselliğe ne demeli?…
Gülün, Türkçenin toprağına çok yönlü, derinlemesine kök saldığını söyledim. Öyle ki gülden ve türevlerinden kız çocuklarına konan, başlı başına bir özel adlar salkımı oluşturmuşuz: Gül, Gülce, Gülistan, Gülizar, Güllü, Gülgün, Yazgülü, Şengül, İlkgül, Songül, Ayşegül, Goncagül, Gülseren, Gülderen, Gülsevin, Birgül, Gülbin, Gülben, Gülay, Gülbahar, Gülçin, Gülnaz, Gülperi… Uzayıp gider bu adlar salkımı.
Salt özel adlar mı? Tür adları da: gülsuyu, gülkurusu, gülyağı, gülburnu, gülelması, gülböreği, güllokumu… gibi.
Gül, halk, Divan ve tasavvuf yazınımızda hem betimleyen hem de betimlenendir. Kimi ozanlar kutsal bir anlam yükleyerek Tanrıyla özdeşleştirmişlerdir gülü; kimileri de başka bir yönseme içinde sevgilinin teniyle, tenselliğiyle… Kestirmeden söyleyeyim, ister dinsel amaçlı kullanılsın, ister dindışı, şiirlerde genellikle bir güzelleme öğesidir gül. Külebi’den vereyim bir örnek: Pembe gül hülyandır açılmış,/ Beyaz gül yanakların,/ Sarı gül dağınık saçlarındır, / Ve mahzun kalbim ateş gibi/ Yanan dudaklarındır…
Şiir dilinde bir betimleme, güzelleme öğesi olarak kullanımı sürüp gitmiş gülün.Bu arada kimileri çıkmış adına “gülce”, “gül dili” diyebileceğimiz bir dil oluşturmuşlar. Gülü, renklerine göre türlendirmiş, özel anlamlar yüklemişler onlara. Sözgelimi gülün mercan renklisi “arzu”yu, şeftali renklisi “gizli aşk”ı, sarısı “kıskançlığı”, beyazı “arılığı, saflığı”, kırmızısı “aşkı, tutkuyu”, koyu pembesi de “minneti” anlatır, demişler.
Gülün renklerinden çıkarılan ya da onlara yüklenen bu anlamlar bir yana, Türkçenin soluğunu yaratılarına sindiren gerçek ozanlarsa duyumsananı görselleştiren, sözü kanatlandırıp şiirleştiren bir öğe olarak görmüşler, algılamışlar gülü. Yahya Kemal’in şu dizelerinde tasarladığı türden gül odaklı imgeler yaratmışlar şiir atlasımızda: Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;/ Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle./ Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış/ Eski Şîrâz’ı hayâl ettiren âhengiyle…
Denir ya, bir resimdir her imge. Gül odaklı imgelerle çizilen resimlerin etkileme gücü bana öyle geliyor ki daha fazla. Görme, koklama, dokunma duyularımızı birlikte devindiren bir dokusu oluyor bu tür imgelerin. Örneğim, Ahmet Muhip’ten: Yeşil pencerenden bir gül at bana/ Işıklarla dolsun kalbimin içi/ Geldim işte mevsim gibi kapına/ Gözlerimde bulut saçlarımda çiğ…
Gül sözcüğünün yazınsal dönemlere ve evrelere göre şiir atlasımızdaki serüvenine ayrıntılı biçimde değinecek değilim. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Gülle oluşturulan imgelerin şiire taşıdığı duygu yükünde bir değişme olmuştur zamanla. Sözcüğün tasarımsal, çağrışımsal anlamında bir aşınma, bir donmuşluk çıkmıştır ortaya. Bu yüzden gün gelmiş, “şairaneliğin yapı taşlarından biri” sayılmıştır gül sözcüğü. Bu da ister istemez onun şiirdeki kullanım sıklığını azaltmış, iyiden iyiye sınırlandırmıştır. Bu aşınım ve donmuşlukta bir ölçüde toplumsal yaşamımızdaki değişimin de payı vardır elbette.
Peki, ozanlarımız gül sözcüğünü seçmekten vazgeçip şiirin kapılarını tümüyle kapamışlar mıdır ona? Olur mu böyle şey? Değişen, yalnızca gülün yerleşik, kalıplaşmış anlamlarıdır. Yalnızca, sanatçıların güle giydirdikleri geleneksel gömleği değiştirmiştir Türkçe. Yeni çağrışımların, tasarımların iplikleriyle dokunmuş yepyeni gömlekler giydirmiştir ona. Artık şiirlerde sevgilinin tenselliğini ya da tensel nitelikli hallerini betimleyen ne ak gül vardır, ne kırmızı gül; ne pembe gül vardır, ne de sarı gül. Bunların yerini Ceyhun Atuf Kansu’nun yarattığı türden güller almıştır sanki: Yaşamaktır anayasaların en eskisi/ Güldür kan, güldür sevinç, güldür aşk/ Seher vaktinde uyanan bir güldür ekmek…
Behçet Necatigil’in gülü de gül bahçesinde açan ya da sevgiliyi betimleyenlerden değildir. Adına yalnızlık dediğimiz insanda açan bir güldür onunkısi: Çoklarından düşüyor da bunca / Görmüyor gelip geçenler/ Eğilip alıyorum/ Solgun bir gül oluyor dokununca. Attilâ İlhan’ınki de öyle. Tıpkı Necatigil’ınki gibi: o kızdır yalnızdır utanır sürekli yalnızlığından/ içinde bir gül solar yaşadıkça yaşanmamış aşklarını…
Başlığına bir gönderme yaparak şöyle bağlayayım yazıyı: Gülü, güzelliğin, inceliğin, sevinin, sevdanın anlam alanı içinde kullanagelmişiz hep; taşı da katılığı, duyarsızlığı anlatmada… Şöyle bir soru sorulabilir mı? Yaşamda taşın güle, gülün de taşa dönüştüğü anlar, durumlar var mıdır? Kuşkusuz kolayca yanıtlanacak bir soru değildir bu. İnsan ilişkilerinin, davranışlarının gelgitli yönlerini derinlemesine tanımayı gerektirir. Yine de sorunun yanıtıyla ilgili kimi ipuçlarını Pir Sultan Abdal’ın şu dizlerde bulabiliriz belki: Şu ellerin taşı hiç bana değmez/ İlle dostun gülü yareler beni…

<<geri dön

Ana Sayfa