Jako’ya Mektuplar

Saba Kırer


I. Ayna ve Siluet
Jako, usulca açıyor kapıyı. Kadın, önce siluetini taşıyor odaya. Sonra kendini. Tuvalet masasının aynasına yöneliyor.
Ayna, suntalamdan yontulmuş geniş bir çerçevenin içinde, soğuk ve mutedil. Jako kadının ardında, omzunun hemen üzerinden görünmekte. Hafifçe yana dönmüş. Üzerinde bir tedirginlik. Puslu. Yüzünde başka yüzler, başka köşelerde çok evvelinden parçalanmış, akşam güneşi yüzünün bir bölümünü aydınlatıyor o sıra, yüzü daha sarih, daha sakınımsız beliriyor. Aslî bir sûret, şimdi şimdi. Açılmakta.
Kadın hafifçe eğiliyor, rujunu tazelemeye. Kırmızı ruj, patlayan bir flaş, dudağından aynaya dağılıyor. Yüzüne. Jako’nun yüzüne. Ellerine. Jako’nun elleri kan içinde. Kadın atılıyor, Jako’nun avucuna, tampona. Ardından kana kesen ellerini suya tuttukça. Akıyor yine de arınamıyor. Ruj ve kan birbiri içinde eriyor, sonra cevabı belirsiz bir soru işareti olarak zihninde asılı kalıyor. Suyu emen lavabonun homurtusuyla. Eli kanamaya devam etse de. Çökmekte olan akşam perde perde bir şeyleri örtüyor. Jako’yla geçen her akşam. Sonra.
Görüntü, görüntüleri aynadan dağılıyor. Dışarıda kopan gürültü, balkonun sükûneti, ıslak havluların üzerinde kalan temas, içerideki hışırtılar, aynada titreyen lekeler, havayı soğuran klima, beyaz çarşafın ürpertisi, kararmakta olan gün, ana haber bültenine hazırlanan televizyon, açılıp kapanan kapılar, kapı eşiğine bırakılan bebek arabaları, pusetler, oyuncak kova ve kürekler, süzüle süzüle oralara kadar akan nemli kum taneleri pusun ardından sonra yerli yerine oturuyor.
Jako akşam yemeğine hazırlanıyor. Üzerini değiştirmek için soyunsa da. Çıplaklığında da bir eğrelti. Etajerin karşısında dikelmekte. Neyi aradığını bilmez bir alıklıkla, gözleri slipte. Yarı aralık ağzıysa aptalca bir görünüm yaratmakta üzerinde. Bir fallusa gömülürcesine tutunduğu bıyıklarıysa, batıya dönen yüzünde hepten bir şark çıbanı.
Kadınsa, simsiyah elbise ve kırmızı şalıyla bir İspanyol kadının kederini taşıyor. Odaya. Birazdan yemeğe götürecek. O kırmızı siyaha çalan kederi. Oradakilere. Servisi sunan aşçıya. Aşçının apak keten şapkasına. Garsonların parmakları üzerinde taşıdıkları tepsiye. Adana kebap ve ızgaralara. Güneyin soğuk mezelerine, rakı kadehlerine, boğma rakıya, şalgama, bardakların şıngırtısına sızacak sonra sonra. Yemeğe inen diğerlerine. Onlara kederin binbir hâlini, Jako’yla uzlaşmasız hayatlarını, devasa bir dünyada nasıl bir köşeye sıkışıp kaldığını, bir kadının ezikliğinin hiçbir türlü iyileştirilemezliğini, zamanın merhem olmak yerine yaraları derinleştirme süreci olduğunu, sunacak onlara. İhtişâm içinde çürüyen burukluğu, Jako’nun yanında yalnızlığı, kalabalıkta tek olmayı, bunun bir seçimden öte zorunluluk olduğunu, bunu sunmak istemezse de bunu sunduğunu, bilecek. Bile bile o yemeğe. Jako’yu ve kederi taşıyacak.
Sonra Olimpia dağı ve olimpiyatlar geliyor aklına. Zeus adına aslanlarla dövüştürülen gladyatörler. Bir aslanın kükremesi karşısında neşesini yitirmeyen Nekres. Bu gece. Kederi kadar da neşeli. Aynı anda bu iki ruhun nasıl taşındığını. Ancak, ancak Nekres’in arena da aslanlara yem olacağı biline biline karşı karşıya getirilmesi. Bu hâl anlatabilirdi, bu geceyi. Henüz yaşamaktadır. Yaşama şansına sahiptir. Neşe hiçbir zaman bu güçte kendini beli edemez. Ve keder hiçbir zaman bu denli yakasına yapışmamıştır. Ölecektir. Seçeneksizliğin zorudur bu. Ve ihtimâl az. Biraz sonra. Nihâî.
Yemeğe yakışan bir keder değildi bu. Ölüm buradan. Jako’nun ve kadının üzerine ağan narın ve karabiberin. Çitlerde dikenlerini salan hintincirinin, ardı sıra uzanan orman ağaçlarının sarmalından. Uzak olmalıdır. Keder buraya taşınabilecek, olasılık değildir. Bu masada keder bir arenadaki mazgalın ışıltısız gözleri gibi. Ağırdır. Hem de çok ağır. Bu akşam yemeğinde aşk cümleleri çok uzak bir fısıltıdır. Bu ânda. Siyahın ve kırmızının ağırlığını alamayacak kadar, uzak bir sufledir. Aşk cümleleri. Sonra. Sonra.

III. Aşkın Arılığı
Aslında mekânın neresi olacağına dair birlikte karar vermiş ve programımızı en ince ayrıntısına kadar tasarlamış olsak da, şu ânda düşünüyorum da, nedense mekân tamamen silinmiş, zamansa yitip gitmiş. Hâtırladığım puslu bir ikindiydi, ezân sesi uzaktan duyulmaktaydı. Geniş bir masada karşılıklı oturuyorduk. O masanın hafızamda kalması bile şu ân bana garip gelmekte. Her şey öylesine silinmiş ki, bunu anlatabilmem sahiden zor. Çok zor…
İlkin, ınnuendonun ve camelın, Jako’nun teninde buluşması, burnuma çalıyor. Sonrasında bunun yerini belirsizlik alıyor. Hiç bilmediğim tanımsız bir koku bu. Yoğun. Boşluğun yoğunluğu. Hem çarpıcı. Hem de uzaklaştırıcı. Göğsümdeki enjouéu da silen. Hâtırladığım, ellerimi tutuyor, yumuşacık. Gözlerimin içine bakarak bana, –sana hayatımın tek kadını ol, ben de tek erkeğin olayım, diyemiyorum. Şimdi, yaşantımın bu aşamasında herhangi bir karar alabilecek noktada değilim. İleride ne olabilir bunu inan ben de bilmiyorum. Ancak… Hani nasıl anlatsam, bilemiyorum… Korkuyorum. İnan bana bu sevginin pürpak kalması ancak birbirimize uzaklıkla mümkün olur, şu aşamada, bence en doğru yolu bu, diyor.
Şimdi, ardından geçen bu yetmiş iki saat sonunda. Hâlâ donmuş bir biçimde tek noktaya bakıyorum. Ne zaman bu katatonik durumdan kurtulacağım. Beni, ne yeniden hayata döndürecek bilmiyorum. İçimde incecik bir kan sızmakta. Bazı ellerime hafifçe sızsa da, hep içeride kendini tutmayı şimdilik başarmakta.
Açıkçası, ilk gün gözlerimden akan yaşlar, şimdi giderek içimde kurumakta ve bir pınarın yer yer çatlayan mecrasına benzemekte.
Haklı! Jako, örselenmemeli. Onu korumalı, ilişkinin kirlenmesine yol açacak şeyleri önlemeli ve bu ilişkinin böylesine arık kalmasını sağlamalıyım.
İçimi kanatan, içimi boydan boya yırtan, kurutan, deşen, sürgit soluğumu engelleyen bu durum, –şimdilik uzaktan birbirimizi hissettirelim. Aşkımızın arılığı için, sözlerine, ne doğru bir gerekçe… Ne haklı bir yerde duruyor, bakıyorum da. Jako!
Ülkemdeki tüm kadınların durduğu yerden, ne yukarıda ne de daha az aşağıda, yaşadığım bu aşkı, aşkın arılığına teslim edip, kanayan ellerimin üzerine kapanıyorum. Uyku hafif bastırıyor, nöbet nöbet, şimdi. Ne acı ne öfke ne de arzunun sıcaklığı. Hiçbir şey duymuyorum. Her şey yavaş yavaş soğuyor, ılık bir şey akıyor, sarıyor, uyuşuyor. Toprakta unutulan, kurumuş bir tütün yaprağı gibi. Titreşmekte. Hafif bir uykuya teslim olan, bedenim.
Üzerimdeki tüm ağırlık perde perde azalmakta. Sanki Carravagio’nun bıçağının ucundan yansıyan bir parıltı, yanıp geçiyor önümden, –ne umut ne de korku, diyor, ya da ben öyle işitiyorum, bir ân.

VI. Kozmos
Amerikalılar, keşişlerin isteği üzerine Tanrının
bütün adlarını yazarak oradan ayrıldıydılar...
İşte ne olmuşsa sonrasında olmuş adların
topyekûn
simgeleşmesiyle. Semptom çözülmüş, böylece kozmos
kendi evrenini yok etmeye başlamış.

Jako. Geri döndü. Sıfıra vurduğu kafası. Altında, jantları gıcırdayan motosikletiyle. Döndüğü gün de oturup bir solukta bana bunları anlatmıştı. Anlattığında kayalıkların üzerine kurulu, müstahkem bir mevkide bulunan kalenin yıkıntıları arasındaydık. Dünyanın en küçük tiyatrosunun yer aldığı eski kent merkezi ve bu merkezi kucaklayan, vaktiyle dünyanın en büyük depremini geçirmiş, dediklerine göre Amerika’dan başlayan fay kırığının uzandığı, içinde batık kentin de yer aldığı deniz altımızdaydı. Akdeniz’in bu en güzel koyunda, sular nerdeyse sonsuza uzanıyormuşçasına bizi kendi gaibine çekmekteydi. İşte biz burada, bakımsızlıktan mezbelelik hâle gelmiş batı terasında, oturup, kolları boynumda, peyzajı seyrettik, uzun süre... Bir yandan da hiç kesmeksizin anlatımını sürdürmekteydi, tabîî, Jako.
Bunları anlattığı günün sonunda, sonsuz sayıda yazılan Tanrının adının ardından. Birdenbire ortadan kaybolmuştu, o sıra peşinden sektim, montumun fermuarını çekip oraya buraya seğirttim, görmeye çalıştım onu, yoktu. Gökse yere inmiş, suların zifiriliğine karışmıştı.
İnançlı bir aileden gelmekteydim. Çocuklukta öğrendiğim Arapça duâlar dudağımdan, sessizce dökülüvermişti. O ân yabancı birinin sesi gibi geldi bana. Ardından bu sesin yankısını işittim. O yıkıntılar arasında, benden başka kimsenin olmadığını fark etmiştim, ürperdim sonra. Yine de. Umutla bekledim bir süre. Karanlığa gözlerimi dikerek…
Şuydu: Himalayalar’daki bir manastıra bir bilgisayar ve iki Amerikalı bilgisayar uzmanı kiralanır. Nedeni biraz garip karşılansa da, aslında düşünüldüğünde garipsenecek bir şeyin olmadığı açıkça görülebilir. Keşişlerin dini inançlarına göre, Tanrının sınırlı sayıda adı vardır. Üstelik bu seri adlar, bir anlam içermemektedir. Sözgelimi sessiz harfin art arda tekrarı gibi, anlamlı bir şey oluşturulması mümkün olmayan, seriler bulunmaktadır. Uzmanlardan şu istenmektedir. Art arda sessiz harflerden oluşan adlar dışındaki harflerden, dokuz harfin olası bütün kombinasyonlarının araştırılması. Dünya, bütün bu adların telaffuz edilmesi ya da kâğıda dökülmesi için yaratılmıştır. Bu yapıldığında, dünya yaratılış amacını gerçekleştirmiş olacağından, kendi kendini ortadan kaldıracaktır. Uzmanların işi, Tanrının olası dokuz milyar adını yazabileceği biçimde, bilgisayarı programlamaktır. Tabîî ki yazıcıya bunu yükleyeceklerdir.
Amerikalılar işlerini bitirdiğinde, yazıcıdan sonsuz sayıda ardı ardına kağıt akmaya başlar. Ödemeleri de sağlanınca, uzmanlar vadiye dönüş hazırlığını başlatırlar. Bir yandan da, müşterilerinin bu hiç de akılcı olmayan talepleriyle ilgili şakalaşıp dururlar, tabîî.
Dönüş yolunda mola verdikleri esnada, biri saatine bakıp –tam da şimdi bilgisayarın işi bitiyor, diye gülerek, dağdaki keşişlerle dalga geçer. Yanındaki de, onun bu düşüncelerine katılarak, manastırdakileri alaya alır.
Sonra nedense, aynı anda ikisi de karanlık göğe çevirir başlarını, çevirmeleriyle her ikisinin de nutku tutulur, dilleri lâl olur, –n’… n’… n’ oluyor böyle, yıldızlar, yıl… yıl… yıldızlar sönüyor, dünya… dün… dün ya ya yok ol u u yor, dün ya ya...

 

<<geri dön

Ana Sayfa