“Kaç yıl oldu... Kaç yıl oldu denizine bakmayalı, insanlarını görmeyeli, sokaklarında caddelerinde yürümeyeli, alanlarından geçmeyeli.” O günler geride kaldı. 12 Eylül'ün yarattığı büyük sıkıntılardan birini, ülkeye özgürce girip çıkamama, uzun süre yaşayınca bu tür özlem yüklü cümlelerin öykülere girmesi de kaçınılmaz oluyor. Buna neden de ortada: 1975'te yayımlanan Uzun Sürmüş Bir Yaz iyice dinlenmiş, demlenmiş, oturmuş çok başarılı bir ilk yapıt olarak okurun eline doğduğunda, kendisinden epeyce söz de ettirir. Kitap, 1976'da Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü'nü de kazanınca iyice göze batar. Bu yapıtın devrimci içeriğini, söylemini hazmedemeyenler de vardır elbette ve onlar da kitap hakkında dava açarlar. Kitap için toplatma kararı çıkarılır ve uzun bir yargılama dönemi de başlar. Yazarın sürgüne gitmesine de neden olur bu olay. Sonra gelsin yurtdışı, sürgünlük ve göçmenlik. Zaman zaman su yüzüne çıkan özlem kimi öykülerin omurgasına sarılır: Hele İstanbul'dan ayrı kalmanın yarattığı burukluk ve hüzün yok mu, bunu her fırsatta ele alır Nedim Gürsel ve öykülerinde de dile getirir bu yakıcı özlemini: “Bulutlara bakınca çağrışımlar da geri geldi, renkler netleşti belleğimde. Ama yazın uzun süreceğini tam bu anlamda düşünmem kahvede, camın gerisinde doldurduğum boşlukla ilişkili olabilir. İnsan tek başına bir yerde otururken biraz dünyanın dışına itilmiş gibi duyuyor kendini. Hele dışarda kalabalık akıp gidiyor, bulutlar rüzgârda hızla dağılıyorsa.” İşte Paris'te bu duygularla yazar öykülerini Nedim Gürsel: “Kaç yıl oldu... Kıyı kahvelerinde oturmayalı, yüzümü isli duvarlarına, yıkık surlarına sürmeyeli, tepelerine, burçlarına tırmanmayalı... Figuier sokağında, Hotel de Sens'ın avlusuna bakan bu kuytu odada beyaz kâğıtların üzerine eğilmiş” sevgilim dediği İstanbul'u düşünür. Küllerinden doğurduğu İstanbul onun her şeyidir. 1983'te yazdığı “Puşkin Alanı” başlıklı öyküsünde de Kızıl Meydan'da Tanya'yı beklerken girdiği bir kahvede karşısına İstanbul çıkıverir birden: “Çayımı yudumlarken İstanbul'u, Cennet Bahçesindeki kuytu bir masada içtiğimiz tavşankanı çayları düşündüm... İkinci çaydan sonra kalktım yerimden. Öğlene dek sokaklarda dolaştım. İstanbul'un denize inen daracık sokaklarına benzemiyordu bu kentin sokakları.” “Raskolnikov'un Odası”nda da kendini bir an Dostoyevski'nin kahramanıyla özdeşleştirir: “Yalnız kalmayı, insanların bakışlarından uzak, en güç, en kötü koşullarda da olsa sürekli gözaltında yaşamaktan kurtulabilmeyi hiçbir zaman o günlerdeki kadar çok istemedim Raskolnikov!” Buradan Uzun Sürmüş Bir Yaz'a ustaca bir gönderme de yollamayı ihmal etmez Nedim Gürsel. Nedim Gürsel'in yurtdışındaki dünyasını “Mont-Souris Parkı” öyküsü apaçık ortaya koyuyor, genç bir yazarın yaşamını gözler önüne seriyor. Uzun süre oturduğu Glaciere Sokağı 123 numaradan Figuier Sokağı'na taşınana yazar, masasını koyduğu pencerenin karşısında, karşıdaki dairede oturan yaşlı bir karı kocayı görmemek için perdeleri çeker. “Oysa cama vuran ışıkta suratımı görmek, kâğıtların üzerine hafifçe eğilmiş başın kendi başım olduğunu bulmak istiyordum. İnsanın yazarken kendini bir başkası gibi duyumsaması rahatlatıcıydı.” O durumda yazılarına, öykülerine eğilmiş Nedim Gürsel, “Kuyudan su çeker gibi en gerekli sözcükleri bulup kâğıda döken, tümceleri birbirine bağlayan, sonra eklem yerlerinden ayırıp yeniden düzenleyen” değildir aslında, bir başkasıdır, camdaki görüntüdür. Yazarken insanın kendine nasıl da yabancılaştığının güzel bir örneğidir burada çizilen resim. 6 katın merdivenini hızla tırmanıp, nefes nefese masasına oturup, bütün gün yazmayı istediğiyle dopdolu bir yazarın betimlenmesidir bu. Onun imgeleminden doğan öykü kahramanları gerçek dünya ile arasına bir duvar örse de, başka mekânlar taşısa da anlatımını, kendinden yola çıkan bir yazardır o. “Yazdığı sözcüklerin, yarattığı insanların dünyasında”dır hep. “Denizaşırı yolculuklara çıkıyor, uzak kentlerin kalabalık caddelerinde, güneşli sokaklarında” dolaşıyordur kurmaca ile gerçek arasında. Yeni dünyalar, yeni görüntüler, yeni kahramanlar, kadınlar... peşindedir hep.” Bir kentten ötekisine, bir kadından bir başkasına” savrulup durur. Yazdıkça özgürleşir ve yazdıkça çoğalır. “dikbaşlı” sözcükleri beyaz kâğıda hapsetmektir onun derdi. O, kendisinin de vurguladığı gibi, bir göçebedir: “Akıp giden zamanı” ve ömrünü düşünür, ömrünü yani göçebeliğini... Anadilinden uzakta “Türkçesizlikten” boğulduğu anlar da olmuştur elbette. 1984'te yazdığı “Köprü” başlıklı öyküsünde göçebeliğinin, sürgünlüğünün, yurtdışında uzun süre yaşamının derin izlerini paylaşıyor okurla Nedim Gürsel: “Yıllardır Türkçe konuşmadım biriyle, kimse bana ‘Zaten yanmışsın!' demedi, ‘N'olmuş yani!' ya da ‘Aldırma bey abi!' demedi.” Artık benliğinin bir parçası olmuş Paris'teki evinde sevgilisi İstanbul'u uzaktan yaşamaya da alıştırmıştır kendini. Düşünde ve yazdıklarında bir türlü kopamadığı İstanbul vardır anılarıyla, unutulmaz görüntüleriyle. Paris'te hayat gece gündüz gürül gürül akıp giderken, o, odasında sabaha dek yazar. Türkçesi tükenecek gibi değildir anadilini sokaklarda duymasa da. Sürgündeyken “Atina'ya, Tunus'a, Cezayir'e” gitmiştir, ama bir İstanbul kalmıştır, bir dönem, gidemediği. Günün birinde ayak basacağı İstanbul'da “Buraya kadar bey abi!” diyecektir kaptanın biri. Günün birinde sürgünlük de bitecektir onun için, özlem de. 1985'te yazdığı “Dönüş” öyküsünde Nedim Gürsel, can havliyle ulaşmak istediği İstanbul'a, annesine duyduğu özlemi ve coşkuyu ele alıyor. Ne var ki, menzilde görmek istediği annesinin ölmüş olduğunu öğrenmesiyle yıkılan bir kahramandır artık o da; “ne acılar ne yalnızlıklar” çekmiştir halbuki. Eskiyi, anıları yerli yerinde bulmak mümkün değildir. Halbuki o, Paris'te Marie Köprüsünün altında akıp giden Seine ırmağının bulanık suyunda, Figuier Sokağında lambasını yakınca beyaz kâğıtlara vuran ışıkta” hep annesinin “Yuvarlak, beyaz” yüzünü görmüştür. Annesinin “ellerini, yüzünü, geniş alnını” hep yüreğinde taşımıştır. “Moskova'da Puşkin Alanına kar yağarken” de annesi vardır aklında. “Türkçe sözcükler vefalı sevgililer gibi ona birer birer” gelir, “aralarında bağ kurmadan, dizilip tümceler oluşturmadan, işleri karıştırmadan, yani her biri ötekinden habersiz, günışığı sadeliğinde damla damla” akarlar yazdıklarına. Sözcüklerle sevişe sevişe oluşturulan öykülerdir Nedim Gürsel'in yazdıkları. Onun işi hayattan, imgeleminden sözcükler yontmaktır öykülerine, kahramanlarını dokunulacak kadar gerçek kılmak için. Öykülerinde hem kendisi vardır geçmişiyle, yaşadıklarıyla, yüreğinde, beyninde biriktirdikleriyle, hem de kurmaca bir anlatım elinden tutar okurun. Galatasaray Lisesi'nin orta bölümünde okurken İstanbul'a tayini çıkan babasının trafik kazasında ölüm haberi gelir. Yıkılan ve yalnız başına kalan bir anneyi ve çocukluğunun Balıkesir'ini Sağsalim Kavuşsak'da (2004) ne güzel anlatır! Resimlerle de bezeli bu “Çocukluk Yılları”nı içeren kitap, onun gelecekte yazacaklarına, yazdıklarına da ışık tutuyor. Okumaya başlamasından mahallesine, büyükannesine ve kurduğu öykülere, arkadaşlarına, annesiyle babasının mektuplaşmalarına... uzanan geniş bir zaman dilimini gözümüzün önüne seriveriyor 220 sayfada. Behçet Necatigil'in “Orhan Gürsel'e Ağıt” şiiri de nasıl yakıcı, kavurucu! “Sanki dönüp gelecek kapandığı kapılardan / Dost, hamarat, çalışkan / kar kapladı yolları, dindi tipi / Dağ ıssız, ova ıssız / Yakınların yaktığı ateşin çevresinde / Sen nerdesin Orhan?” Geçmişine yaptığı yolculukta öykülerine yansıyan görüntüleri de gözler önüne seriyor Nedim Gürsel. 1967'de yazılan ve 1990'lara dek uzanan öykülerini topluca bir araya getirdiği Cicipapa (2002), onun yazın dünyasına parlak ışıklar saçar. Yurtdışı yaşamından, yani göçebeliğinden, yani ilk kitabı yasaklanan, toplanan ve hakkında yedi buçuk yıl hapsi istenen bir yazar olarak sürgünlüğünden... süzebildiklerini öykülerine akıtır damla damla. Yüreğe ve belleğe işlenen acı, daha çok acı, tatlı, daha az tatlı, anılar, peşini bir türlü bırakmayan İstanbul sokaklarıyla, yatılı okul günleriyle, çarşılarıyla, meydanlarıyla, deniziyle, meyhanesi ve kerhaneleriyle, kadınlarla, tarihi yapılarıyla... olduğu gibi, içinde yaşadığı, Paris'le iç içe geçer. Onun öykülerinin omurgasını özlem ve yaşanmışlık oluşturur. Öykü, roman ve gezi yazılarındaki iyi damıtılmış Türkçe, onun yurtdışında anadiline nasıl da sımsıkı sarıldığının kanıtları. Sızlanmadan ve akıl vermeden bulunduğu konumunu saptayan ve durum değerlendirmesi yapan, gözleme dayalı öykülerdir onun yazdıkları. O, kendini dışlamadan ve tümüyle kendinden uzaklaşmadan oluşturur öykülerini. Samimi bir yazardır Nedim Gürsel; kurmacayla okurunu zora koşmaz. İçinde ne varsa, neyi gördüyse, neyi düşlediyse, neyi özlediyse, neyi yaşadıysa, neyi duyumsadıysa... yapyalın bir dille anlatır anlatacağını, okurla paylaşır hayatını. Cicipapa'daki öyküler Nedim Gürse'i yakından tanımak isteyenler için büyük fırsat diye düşünüyorum. Ayrıca onun gezgin yanını da ortaya koyuyor buradaki öyküler. Çeşitli uluslararası toplantılara katıldığı kentleri de, orada yaşadığı aşkları da alçakgönüllü bir biçimde öykülerinde ağırlıyor. Ama Paris ile İstanbul arasında kurduğu bir yaşamı da öne çıkarmadan duramıyor. Toplu Öyküler'den sonra da Öğleden Sonra Aşk'ı (2002) okumak gerekiyor. 1991'de yayımlanan Son Tramvay'dan 11 yıl sonra yayımlanan öykülerinde, onun romanla kurduğu sıkı ilişkiye karşın, kendi çıtasını iyice yükselttiğini de kanıtlıyor. Nedim Gürsel, bir aşk adamıdır, yani yazarıdır. Onun öykülerinde cinsellik yadırganmaz, doğal durur; sevişme nasıl doğalsa, öyle. Kadınla erkek arasındaki tutkunun tende sürmesinin öyküsüne, tarihine de derinlemesine yer veriyor öykülerinde. Ondaki cinsellik tedirgin edici ve kaba değildir, olması gerektiği gibidir; yani kaçınılmaz ve mutlak! “Dövüşür gibi seviştiğimiz öğleden sonraların anısı sürüyor hâlâ.” “Öğleden Sonra Aşk” öyküsü böyle başlıyor ama, öykünün öyküsü de şöyle sürüyor: “Paris'te tanışmıştık. Önce dost, sonra sevgili olmamıştık, hayır! Tanıştığımız günün akşamı aynı yatakta bulmuştuk kendimizi; o kadife kadar yumuşak, kar gibi beyaz, ben doyumsuzluğun doruğunda, şiddetle birbirimizden, ortak geçmişimizden, nice savaşlardan öç alırcasına sevişmiştik.” Bu cümlelerde yadırgatıcı bir şey yok, üstelik merak uyandırıcı. Nedim Gürsel'in öyküleri durağan değil, hareketli ve çeşitli mekânlarda geçer. En durgun öyküsünde bile bir devinim vardır, en azından iç seste ve düşlerde, anlarda gezinir. Ayrıca dış mekânlarda da betimlemelere, ayrıntılara yer verir. Onun öykülerinde abartıya yer yoktur; gözlem ve betimlemeler yapıtlarının bel kemiğini oluşturur. Gezip gördüğü yerlerde de geçer öyküler. Orada da sevgilileri olur. Çünkü o çok gezen ve dolaşan da bir yazardır. Gittiği yerlerin sosyal ve siyasal sorunlarına da, okuru boğmadan, yer verir. Bir yandan tarihle, kültürle yoğrulurken, bir yandan da aşkla, doğayla, anılarla... sarıp sarmalar öykülerini ve kendini. Evet, bir yolculuk adamıdır da Nedim Gürsel. Okurunu yeni yolculuklara çıkarır gezi yazılarıyla: Venedik, Tiflis, Atina, Saraybosna, Saint-Nazaire, Berlin, New York, Selanik, Makedonya, Amerika, San Francisco, Okyanus, Moskova-Leningrad, Yunanistan... onun gezip gördüğü, yazdığı, günlüğünü tuttuğu kentlerin hepsini yazmama gerek yok, yeri de değil. Bir Avuç Dünya (2003) adıyla Toplu Gezi Yazıları (1977-1997) yayımlandı. Böylece 20 yılda Gemiler De Gitti (1977), Balkanlara Dönüş (1995), Pasifik Kıyısında (1991), Seyir Defteri –1977-1991-(1991) kitaplarında yer alan tüm gezi yazıları bir arada okurla buluşturuldu. Böylece onunla geniş bir haritada birlikte yolculuk etme olanağı da doğdu. Sonra İspanya İzlenimleri (2003) geldi Güneşte Ölüm adıyla. Lorca; Endülüs, Kurtuba, Madrid, Picasso, Toledo, Barcelona, Valencia, Santiago, Goya... Ressamlarla bütünleşen İspanya.... tarih, doğa ve kültür; renklere, tablolara, boyalara, desenlere yansıyan İspanya ve Nedim Gürsel'in gözüyle yeni bir değerlendirme. Böylece İspanya'ya gitmeden de müzelerle, tablolarla, ressamlarla, şairlerle, kentlerle, tarihle, kültürle, geleneksel yaşamla.... birlikte olma olanağını da yakalamış oluyoruz. İzler ve Gölgeler'de de (2005) yapıtlarıyla bir kenti, bir coğrafyayı, bir ülkeyi derinden etkilemiş yazarların peşine takılır. İzler ve Gölgeler'in okuru “Brüksel'de Baudelaire, Roma'da Caravaggio, Prag'da Kafka ve Arcimboldo, St. Petersburg'da Puşkin ve Dostoyevski, Ukrayna düzlüklerinde Gogol, Bosna'da İvo Andriç, Arnavutluk'ta İsmail Kadare, Ren boylarında Apollinaire, Buenos Aires'te tangonun serüveni ve Borges, New Orleans'ta Louis Armstrong ve Tennessee Williams, Tanca'da Matisse ve Tahar ben Jelloun, Hazar'ın kıyısında Nâzım Hikmet, son uğrağımız İstanbul'da da Pierre Loti'nin hayalleriyle-hayaletleriyle” karşılaşsın ister. Nedim Gürsel'den, kendisine ilişkin şu saptamayı alalım önce: “–Pınar'a rastlamadan önce– hiç yaşamadığım bir mutluluk duygusuyla yazmaya başlardım. Bilincim gibi kullandığım sözcükler de saydam, pırıl pırıl olurdu. Tastamamdılar. Ne bir eksik ne bir fazla. O günlerde yazdığım öykülerdeki yalınlığın gerçek kaynağı senin gövdenin gövdeme uyumu... Kendimi zorlamadan, önceden olduğu gibi yersiz üslûp denemelerine kalkışmadan, sözcükleri allayıp pullamadan, sıfatları en aza indirgeyerek çocuksu bir sözdizimiyle yazar, yazardım.” İşte onun öykülerinin açılımı, saf, süslemesiz ve yalın! Onun için de etkili ve unutulmaz. Göçebelik ve sürgün yılları çoktan bitmiş ve Paris'e de yerleşmiş bir yazar Nedim Gürsel. İstanbul'da Paris'i, Paris'te ise İstanbul'u özlüyor ve iki kentte de aynı zamanda yaşıyor. “Bir köprüdeymiş gibi mi yaşadım? İki kıta iki dil, iki dil, iki kadın arasında? Belki de ayakları yere sağlam basmayan bir köprüyüm ben, bir geçiş. Ne orada ne burada. Hem orada, hem burada.” O, kendine yazmayı dert edinmiş bir yazar. “Oysa yazmak da sevişmek, bir kadının derinliğine işlemek, gidip gelmek, durmadan gidip gelmek, ölesiye, kendini yitiresiye tekrarlamak, aynı devinimde hep aynı sözcüklerle halleşip kaynaşmak değil mi? O sözcükleri sevmek, alıp okşamak, derinliklerine inmek, giderek onların bir tutkuya, çılgınca bir saplantıya dönüşmelerine, belleği rahatsız etmelerine, gövdeye acı vermelerine katlanmak değil mi?” Paris Yazıları'nı (2004) “Görüntüler ve Görüşler/Durumlar ve Duruşlar/1973-2004” başlığıyla kitaplaştırmakla kalmaz, 1966-1995 yılları arasında yazdığı eleştiri-incelemelerini de Başkaldıran Edebiyat'ta (1997) toplar. “Türk Edebiyatı Üzerine” yazdığı incelemeleri ise Bazkırdaki Çekirdek'te (1993) bir araya getirir. Başkaldırıdan Gerçeğe Aragon (2000) Türk okuruyla, geç de olsa, buluşur. Onun unutulmaz Şeyh Bedrettin Destanı Üzerine (1978) incelemesiyle, Yerel Kültürden Evrensel'e (1985) –Paris Yazıları'nın ilk çekirdeği– büyük ilgi gören, elden ele geçen çalışmalardır. Ve o unutulmaz ve kendisinden çok söz ettiren Nâzım Hikmet ve Geleneksel Türk Yazını (1992) kitabını da unutmamak gerekiyor: Bu kitabıyla Nâzım Hikmet şiirinin kaynaklarına inmemizi sağlıyor. Nedim Gürsel'in yazdıkları bu kadar da değil elbette. Boğazkesen –Fâtih'in Romanı– (1995) ve Resimli Dünya (2000) romanları da, onun bir başka yönüne dikkatimizi çekiyor. Tarihin derinliklerinden güncele uzanıyor Boğazkesen'de. Fâtih üzerine roman yazmadan tutun da, 12 Eylül'ün şamarına dek uzanıyor, gidip geliyor okur Boğazkesen'i nefes nefese okurken. Resimli Dünya'da ise Venedik ve İstanbul vardır öne çıkan kahramanlar olarak. Fâtih'in resmini yapan İtalyan ressam Gentile Bellini, onun izini süren sanat tarihçisi ve manzara ressamı Kâmil Uzman ve elbette yarım bir aşk öyküsü... hem yolculuk, hem macera, hem tarih, hem de günümüz… 40 yıldır yazıyor Nedim Gürsel, yazdıkça çoğalıyor ve yayılıyor. Yazdıkları 12 dile çevrilmiş, yani yayılmış. Öykü, roman, inceleme, deneme, gezi yazılarına Kırk Kısa Şiir'i de (1996) eklemek gerekiyor. “Uzun Bir Ayrılık İçin” yazılan Haikular'da Nedim Gürsel, içinden geldiği gibi dile getiriyor duygularını, aşkını ve ayrılığın derin sızısını. “adresim bilinmiyor / gövdende oturalı” Cinsel göndermelerle yüklü dizelerde coşku, hüzün, kırgınlık ve ayrılık ele alınıyor. Bu albenili kitabın son üç dizesi de şöyle: “sana kavuşamadan / Bitirirken yolumu / Otel odalarında yaşadım ölümü.” “... ne acılar ne yalnızlıklar çekti o adam! Bir kentten bir başkasına, bir kadından ötekine savruldu durdu. Dar odalarda, karanlık sokaklarda geçti yaşamı... dev uçaklara binip okyanuslar aştı, uğultulu kentlerin caddelerinde, parklarında dolaştı...” Evet, Nedim Gürsel, “göçebe bir gezgin”dir: Onun ömrü yazıya göçerek ve yazıda gezinerek İstanbul'la Paris arasında, arada bir Berlin'e de uğrayarak, geçip gidiyor.
|
|||||
| <<geri dön |
|
||||