Âşığın Mekânı Kahveler Hanlar

Konur Ertop


İstanbul Erkek Lisesi’nde edebiyata düşkün, çok okuyan bir öğrenciydim. Kitapçılara para yetiştirmek kadar aradıklarımın tümünü günü gününe bulmam da güçtü. Sınıf arkadaşım Giresunlu Nahit, yeni yayınları dağıtan bir hemşerisinden istediklerimi, üstelik indirimli olarak getirmeye başladı. Derken ben de o iş yerine dadandım:
Dağıtım yapılan yer, okula çok yakın, “Fikir ve Sanat Eserleri Dağıtım Bürosu”ydu. Dağıtıcı ise ilerde şiir eleştirileriyle tanınacak olan Mustafa Öneş’in ağabeyi, Ali Avni Öneş’ti. Neredeyse bütün boş zamanımı orada geçirmeye başlamıştım. Ali Bey’in söyleşilerinde 1940’lardaki Galatasaray Lisesi’nin birbirinden renkli öğretmenleri Nihad Sami’ler, Raşit Erer’ler, müdür yardımcısı Ferruhzat’lar, on yıl sonra her biri artık ün kazanmış Çetin Altan’dan Metin And’a, Orhan Boran’dan Naim Tirali’ye kadar okul arkadaşları geçit resmi yapıyordu. Yeni yazarların son yapıtları, mürekkebi kurumamış edebiyat dergileri oradaydı. Kendi yapıtlarının dağıtımıyla ilgili olarak ya da benim gibi yeni yayınları edinmek için ünlü yazarlar da oraya gelip gidiyordu. Oktay Akbal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Özdemir Asaf, Salim Şengil, Tahir Alangu, Zeyyat Selimoğlu, Sabri Altınel gibi ünlülerle orada tanıştım.
Bizim kuşaktan Adnan Özyalçıner’le Kemal Özer’i İstanbul Lisesi’nden tanıyordum. Onlarla Edebiyat Fakültesi’nde de birlikte okumaya başladım. Doğan Hızlan çocukluk arkadaşımdı. Dergilerde yazı yazmaya koyuldum, yayınevlerine gidip geliyor genç yazarlarla tanışıyordum.
İmza günleri geleneği daha oluşmamıştı. Paris’teki bir kitap şenliğinde 80’ini geçmiş Paul Fort’un kitaplarını imzaladığını Yeditepe dergisinde okuduğumda çok şaşırmıştım. “Şairler Prensi”ne okurları nasıl böylesine yakın olabiliyordu? Bizde örneğin Yahya Kemal’in Parkotel’den, hepsi kendi alanında ünlü dostlarından ayrılıp sıradan insanlarla bir araya gelebileceğini düşünemiyordum bile!
1955’lerde okullarda, sinema-tiyatro salonlarında edebiyat toplantıları yaygınlaştı. Asaf Hâlet Çelebi, Behçet Necatigil, Haldun Taner, Attilâ İlhan, Oktay Akbal, Özdemir Asaf, Nezihe Meriç bu toplantıların yıldızlarındandı.
Tanışıp görüştüğüm genç yazarlar arasında artık Demir Özlü, Hilmi Yavuz, Onat Kutlar, Ülkü Tamer, Ercüment Uçarı, Edip Cansever, Muzaffer Buyrukçu gibi adlar da yer alıyordu. Derken basının o zamanlar yüreğinin attığı Cağaloğlu’nda bir han odası kiralayıp harçlıklarımızla “a” dergisini çıkarmaya başladık. Bu küçük odada edebiyat söyleşileri saatler boyu sürüyor, şiirler okunuyor, dönemin en ünlü edebiyatçıları ağırlanıyordu. Bir akşamüstü içeri girmek üzere kapıyı yüksek sesle İlhan Berk’in o günlerde yayınlanmış şiirinden dizeler okuyarak açtım:
Atımı istedim evin göğü gerindi
Çin gülleri bir yerden ordan geliyordum...
İçerde oturan İlhan Berk, “Kimsin sen yahu?” diye yerinden kalktı. O gün, orada tanıştık. Onun şiirini çok sevdiğimi, hiç unutmadı.
Akşamüstleri Atatürk Bulvarı üzerinde, Oruçgazi İlköğretim Okulu’nun karşısına düşen bir kahvehanede bir araya geliyorduk. Asım Bezirci bizden 10 yıl kadar önce Edebiyat Fakültesi’nde okumuştu. Bizi o sırada okutmakta olanların, bilmediğimiz yanlarını anlatırdı. Yazılarını dergilere göndermeden önce kahvede okumaktan hoşlanırdı. Bazı yazıları epey uzundu, o okumaktan sıkılmaz, biz onu kırmamak için sonuna kadar sabırla dinlerdik. Bir gün bizim kadar sabırlı olmayan biri, işleri karıştırmıştı:
Yelken dergisinde yayımlanmak üzere, uzayıp giden bir yazısını dizen dizgici, kendini tutamayıp sonuna, “Amma da atmışsın, Asım Bezirci!” sözünü ekleyivermiş. Şükran Kurdakul düzelti kolonunu göstererek bu şakayı gelip gidene anlatıyordu. Ancak unutkanlık yüzünden o tümce basılan dergiye de girivermiş, çok duygulu bir insan olan Asım, yapılanları kolay kolay bağışlamamıştı.
Kahvedeki gürültülü langırt oyununa çocuksu yanları pek çok olan Ülkü Tamer’in düşkünlüğü şaşırtıcı değildi. Ancak langırt masasının başından Asım da kolay kolay ayrılamazdı.
Ferit Öngören çayını yudumlarken, eline geçen irili ufaklı kâğıtlara, boş kitap sayfalarına ipince çizgileriyle, insan salkımları, birbiri üzerine yığılmış yüksek yapılar, uzayıp giden caddeler, art arda dizilmiş taşıtlar, kente yukardan bakan reklam levhaları çizerdi. Kahvede en yeni kitaplar okunmuş olur, öncü yazarların yapıtları göklere çıkarılırdı. Sartre’dan, Camus’den, Faulkner’dan en son çevirilerin yanı sıra zaman zaman birkaç yıl öncesinin kitapları bu küçük çevrede moda olur, övgüler bu kez de onlara yöneltilirdi. Bu yapıtlar arasında Jacobsen’in Marie Grubbe’si, Virginia Woolf’un Deniz Feneri, Rilke’nin Malte Laurids Brigge’nin Notları kısa aralıklarla yerlerini almıştı. Dergiler günü gününe izlenirdi. Yakınlık duyulanlar sola en yakın yayınlardı. Herkes “Varlık Yayınları”nı izler, ancak bunu pek söylemezdi. Yeni Ufuklar, Yeditepe gibi dergiler Varlık dergisine yeğlenirdi. Baylan’da toplanan Attilâ İlhan takımına, hattâ Sisler Bulvarı ozanının kendisine gösterilen ilgi, Varlık yazarlarından, örneğin Tahsin Yücel’den esirgenirdi. O sıralarda Yücel’in TDK ödülünü alması da, bu yüzden sert bir biçimde eleştirilmişti.
“Sabahattin Kudret Aksal” bir akşamüstü kahvede konuk olmuştu. Buna karşılık onun kuşağından öteki felsefeci ozan Salâh Birsel için Erdal Öz, “a” dergisinde “Günlük Değil Kedi Salçası” diye ağır bir eleştiri yazısı yayımlamıştı. Birsel’in iş müfettişi olarak gittiği Gaziantep’te çekilmiş agelli, kefiyeli, nargile içen fotoğrafı elden ele dolaşır, gülüşülürdü.
Bulvar kahvesinin genç yazarları, kendilerini solcu sayıyorlardı. Aralarında eski tüfekleri tanıyan, onların çevresinde bulunmuş olanlar yok değildi. Dışardan bakanların ise kahvedeki genç kızlarla ilgili olarak hak etmedikleri yargılara vardığı oluyordu.
Bir gün Laleli’den bindiğim kalabalık bir otobüste, Taksim’e gidiyordum. Tam arkamda, yüzlerini göremediğim iki öğrenci, üniversite kantininde olup bitenlerden söz ediyordu. Kahvenin önünden geçerken biri,
“İşte Komünistlerin toplandığı yer burası!” deyiverdi. Sonra ekledi:
“Moskova’dan para akıyor bunlara!..”
Öfke içindeydim. Kalabalıktan arkama dönüp bakamıyordum, onların konuşması sürüyordu:
“İçlerinden birini tanıyorum, karda kışta ceketle gezerdi. Buraya takıldıktan sonra kılığı kıyafeti düzeldi. Şimdi bir palto giyiyor, Menderes’in sırtında göremezsin!”
Öfkem geçmişti. İçimden gülüyor, birkaç yıldır gerçekten karakışta ceketle dolaşan Kemal Özer’e ailesinin bir süre önce bin güçlükle aldığı paltonun cebinde Sovyet rublesi görenlere acıyordum...
Ancak otobüsteki öğrenciler gibi düşünen daha başkaları da çıkmamış değildi. Ünlü Dram Tiyatrosu olayı, arkadaşlarımızın komünistliğini gazete başlıklarına taşımıştı. 2 Nisan 1956 gecesi Türk Edebiyatçılar Birliği’nin Tepebaşı’ndaki Dram Tiyatrosu’nda düzenlediği edebiyat gecesinde çıkan kavga, polisin tam da bu savla kovuşturma başlatmasına yol açmıştı.
O gece benim doğum yıldönümüm olduğu için toplantıya gidememiştim. Olup bitenler o kadar çok anlatıldı, yazıldı ki, olayları orada kendim bulunmuş kadar iyi biliyorum.
Toplantıda Tanpınar Yahya Kemal’den şiir okurken “İyi muz!” diye bağıranlar olmuş, Yakup Kadri Karaosmanoğlu “Eskimeyen Usta!” diye alkışlanmış, Ataç gençlerin taşkınlıklarını az bile bulduğunu söylemiş, Cemal Hoşgör balkondan, “Matine dörüt erleri, selamünaleyküm!” yazısını sarkıtmış. Kıyamet Behçet Kemal şiir okurken yuhalanınca kopmuş: Dinleyiciler birbirine girmiş, polisin kavgacılardan gözaltına aldıkları olmuş, Hasan Pulur’la Demirtaş Ceyhun Savcılığa verilmiş.
Olup bitenleri ertesi gün Ekspres gazetesi, “Komünstler Dram Tiyatrosu’nda Hadise Çıkardılar” başlığıyla duyurdu. Emniyet’te ifadesi alınan Hilmi Yavuz olayın ayrıntılarını kahvede aktardı. Ergin Ertem kavgayı neredeyse düzenleyen kışkırtıcı ajanın kim olduğunu, onun üniversitedeki başka marifetlerini bir bir anlattı.
Bir yaz Yenikapı kıyılarına dadanmıştık. Neredeyse tümümüz yakın yerlerde oturduğumuz için ayağımız oralara alışıktı, gelip gitmemiz kolaydı. Kıyıda dolaşıyor, sonra yolun kara tarafındaki küçük bir kahvede dinleniyorduk. Kış gelip müşteri kalabalığı ortadan çekildikten sonra da o kahveye gidip gelmeyi sürdürdük. Artık gece yarılarına değin oradaydık. Kahveci Kemal Efendi, okumuş yazmış insanların bırakacakları paradan çok, sanki oraya gelip gitmelerinden memnun görünüyordu.
Kahvenin birkaç yıl sonraki halini Müjdat Gezen, Meşhur Yenikapı Cinayeti kitabında anlatmıştır. Orada kahveci Kemal Efendi’nin, kafamızı kitaplardan kaldırdıkça şöyle böyle gördüğümüz yüzü, çok daha sert çizgileriyle canlandırılmıştır:
“Kemal Abi eski kulağı kesiklerdendi. Yenikapı’da kahve işletmek o kadar basit bir şey değildir. Oraya sadece öğrenciler gelmez. Arada iti kopuğu, haraç almak isteyeni, polisi takılır. Kemal Abi’den haraç alacak adam pek çıkmamıştır. Bir iki, deneyen olmuş vaktiyle, Kemal Abi ‘Yapmayın’ diye ihtar etmiş. İkinci gelişlerinde işi azıtınca haraççılar, Kemal Abi birinin ayağına sıkmış iki tane, suçu Hakan (garson) almış üzerine, nefsi müdafaadan iki şahitle üç ay yatıp çıkmış. Kemal Abi yol görmüş adamdı.”
İkinci Yeni hareketi başlamıştı. Bu akımın öncüleri Edip Cansever, Cemal Süreya, Ece Ayhan da artık Kemal Efendi’nin kahvesinde toplanan genç edebiyatçıların arasındaydı. Yeni şiir hareketinin “anlam”ı yeni bir biçimde yorumlaması, dille hesaplaşması, “dizeci” kurgusu, zengin imge kullanımı “a”da yayınlanan şiirlerde kendini göstermeye başladı. Derken öyküde de “İkinci Yeni Şiiri”ne koşut özellikler ortaya çıktı.
Kafka’nın öyküleri yeni yeni Türkçeye çevriliyor, genç öykücüler orada gördüklerinin benzerlerine kendi yapıtlarında yer veriyorlardı. O sıralarda bir gün yolda karşılaştığım Yaşar Kemal, biraz takılarak, “Neler yapıyor, senin öykücü arkadaşların?” diye sorduktan sonra ekledi:
“Kafka olmak için taş havanın içine Yahudiliği koyacaksın, küçük memurluğu koyacaksın, kadınsızlığı koyacaksın, verem hastalığını koyacaksın, 1900’lerin toplumsal koşullarını koyup döveceksin... Ondan sonra Kafka ortaya çıkar. Kafka okumakla Kafka olunmaz!”
Bir gün, Aylak Adam’ı yazan Yusuf Atılgan kahvede göründü. Onun kitabını okuyan Onat Kutlar bu yapıtta sıradışı yanlar yakalamış, yazarla mektuplaşmıştı. İkisini besleyen verilerde de, yazara yarattıkları dünyada da ortak yönler vardı. Yaşadığımız toplumun gerçeklerinden beslenmişler, anlatırken çağdaş yazının özelliklerini kullanmışlardı. Yerel kalarak evrensel olabiliyorlardı. Atılgan, Edebiyat Fakültesi’nden askeri öğretmen olarak yetiştiği halde karıştığı siyasal olaylar yüzünden mesleğini bırakıp Manisa’daki çiftliğine çekilmişti. Aramızda bulunduğu günlerde Faulkner’i, Joyce’u Baki ile, Pir Sultan Abdal ile birleştiren bir beğeninin sahibi olarak görünmüştü.
Paris’ten yeni dönmüş Marksist Selahattin Hilâv gibi o da çağdaş dünyaya yön veren hem siyaset, hem sanat görüşlerini yakından tanıyor, hem de divan şiirini çok iyi biliyordu. İkisi de özellikle Baki’den pek çok dizeyi ezbere bilirdi.
Kahveye gelip gidenlerin en şakacıları Kemal Özer ile Hilmi Yavuz’du. En özverili Adnan Özyalçıner, en hazırcevap Doğan Hızlan, en saf Ercüment Uçarı’ydı. Selahattin Hilâv’la birlikte Gerçeküstücülük kitabını hazırlayan Ergin Ertem, dünyadaki olayları en yakından izleyen, yabancıları en çok tanıyandı. Arkadaşlarına kol kanat geren Adnan Özyalçıner beşinci kutsal kitabı yazacağını söyler, sivri çıkışlar yapar, çabucak parlardı. Tartışmaları yatıştırmak, Onat Kutlar’a düşerdi. Karşıt görüşleri ileri sürenleri uzun uzun dinler, sonunda “İkiniz de aynı şeyi söylüyorsunuz!” diyerek konuyu kapatırdı.
Kolejli öğrenci iri yarı Ülkü Tamer’in yüreğinden küçük bir çocuk seslenirdi. Şiirimize o çocuğun dünyaya bakışındaki uçarılığı taşımıştı. Yetişkinlerin göremediklerini görüp anlayan çocuklar koşup oynuyor, atlayıp zıplıyordu onun şiirlerinde. Şiire olduğu kadar sinemaya da tutkundu. Ezra ile Gary kitabında çocuğu, sinemayı, şiiri birleştirmişti. Çocuksu br sevinçle alaysamanın beslediği şiirleri dillerde dolaşırdı:

–Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci
Üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
Ben olsam utanırdım, bu ne biçim öğrenci?
Hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

Ülkü Tamer tatile gitmiş, dönerken baklava getirmeye söz vermişti. Kahveye döndüğü gün elleri bomboştu. “Size baklava getiremedim. Antep’ten ayrıldığım gün bütün baklavacılar Sahre’ye gitmişti!” dedi.
Anlattığına göre Gaziantep’te eski lonca geleneği bugün de yaşıyormuş. Her işkolunda bütün esnaf belli bir günde hep birlikte dükkânlarını kapayıp birlikte eğlenmeye gidiyormuş. Belki doğru, belki sevimli bir yalandı!..
1960 Nisan’ında tırmanan öğrenci olaylarının ortasındaydık. Birçoğumuz 28 Nisan gecesi üniversite bahçesinden alınıp Davutpaşa kışlasına götürülmüştük. Sabahleyin kışlayı birer ikişer terketmemize göz yumulmuş, biz ise kendi becerimizle kaçıp kurtulduğumuzu sanmış, yaşadığımız serüveni günlerce anlatmıştık!
27 Mayıs’ı coşkuyla karşıladık, sokağa çıkma yasağı kalkar kalkmaz birbirimizi bulup Kemal Efendi’nin kahvesinde toplandık. Kendimizi özgürlüğün, eşitliğin egemen olduğu, toplumsal kalkınmanın gerçekleşeceği bir dönemin eşiğinde sayıyorduk. “a” dergisinin son sayısını “27 Mayıs Devrim Özel Sayısı” olarak hazırlayıp Beyazıt Meydanı’nda onbinlerce kişinin katıldığı törende parasız dağıttık.
Kahvede toplanan arkadaşlarımız zamanla seyrekleşti. Öğrenciliği noktalayıp işe başlayanlar, erken evlenenler, yurt dışına göçenler oldu. Doğan Hızlan dışında herkes birer ikişer askere gitti.
Son gidişlerimden birinde, bir akşam saatiydi. İyice tenhalaşmış kahvede, Tanpınar’ın yeni çıkmış Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okuyordum. Yanımdaki masada kimya öğrencisi bir delikanlı, kolay zengin olmanın yollarını açıklıyordu. Anlattığı beş on yoldan bir tanesi, hastanelerden atılan röntgen filmlerini toplamak, gümüş nitratı sıyırarak gümüşü ayırmaktı! Romandaki enstitü de tam böyle gerçekleşmesi olanaksız bir umudun üstüne kurulmamış mıydı? Romanın görmüş geçirmiş Hayri İrdal’ının benzerleri anlaşılan hep görülecekti!..
Sıradan öğrenci kahvesi büyüyüp gelişerek zamanla sıradaşı bir eğlence merkezi oldu. Artık hiçbir tanıdığımın gidip gelmediği kahvenin sahibiyle bir gün karşılaşınca işyerinde görülen gelişmeyi kutladım. Kemal Efendi’nin yanıtı, “Ne o günler geçip gitseydi, ne burası böyle büyüseydi” oldu.
Kahve bugün de yerinde duruyor, Kemal Efendi’nin ne olduğu ise yine Müjdat Gezen’in kitabında anlatılmakta:
“12 Eylül yönetimi, durmadan kahveye baskınlar yapıyormuş. Biz o aralar uğramıyoruz pek. Solcuların yoğun bulunduğu yermiş bu kahve, kimi bulsalar alıp götürüyorlarmış. (...) Adamcağız, birkaç baskından sonra dayanamamış, bir yüzbaşıya:
Yeter artık yahu, burası benim ekmek teknem, diye çıkışınca, dipçiği yemiş. Yıkılmış yere. Kalp demişler.”

 

<<geri dön

Ana Sayfa