“Teneke Trampet”çiyi izleyenler, tarih hâlâ gündemde

Menekşe Toprak


Almancadan Türkçeye çevirmekte zorlanılan bir kavram var: Verarbeitung. Bu kavram özellikle tarih bağlamında kullanıldığında (Verarbeitung der Geschichte), tarihle yüzleşmek, hesaplaşmak anlamına da gelir, bir adım öteye gittiğinizde kendi içinde ölçüp biçerek onunla barışmak, onu içselleştirmek şeklinde de anlaşılabilir. Bugünlerde çok sık kullanılan bu kavramın bu ikili anlamı, son zamanlarda tarihleriyle ilgilenen genç Alman yazarların (genç yazar derken 68 kuşağının çocuklarından bahsediyorum) eserleri bağlamında sıkça kullanılır oldu.
Almanya’nın Nazi tarihiyle hesaplaşması yeni bir şey değil elbette. Hatta Almanya’nın 68 hareketi, oğulların Nazi babalarıyla hesaplaşmasına dayanıyordu demekle pek de abartılı bir tespitte bulunulmuş olmaz. Edebiyat alanında bu hesaplaşmanın başını 1959’da yayınlanan Teneke Trampet romanı ya da Kedi ve Fare anlatısıyla Nobel ödüllü Günter Grass; bu yıl yayınlanan son kitabıyla bir şekilde kendi kuşağı 68’lilerle hesaplaşan Peter Schneider gibi yazarlar çekiyor. Ancak, nasıl ki tarihin algılanışı ve yansıtılışı ideolojilere, çıkarlara ve o günün değerlerine göre yön değiştiriyorsa, edebiyata da bu benzer şekilde yansıyor. Zira, 70’in başına kadar kadar pek çok Alman için konuşulması, üzerinde tartışılması tabu olan Nasyonal Sosyalizm tarihi, 90’lı yıllarda, Nazi mezalimini, yani felaketin suçlularını deşifre eden belgeseller, kitaplar Yahudiler, Komünistler gibi kurbanların acılarını dile getiriyorduysa, 2000’li yıllara Alman halkının da aynı sistemin kurbanı olduğunu belgeleyen çalışmalar damgasını vurdu. Bu konuda belki de en çok ilgi toplayan ve kabul gören Günter Grass’ın Yengeç Yürüyüşü olarak Türkçeye kazandırılan Krebsgang adlı romanı oldu. Romanda, Sovyet ordusunun önünden Wilhelm Gustloff gemisiyle kaçan onbine yakın Alman’ın geminin Sovyetler tarafından batırılması sonucu boğularak can vermesini anlatırken Nazi dönemindeki Almanlar’ın sadece suçlu değil, aynı zamanda kurban oldukları, insan acıları ve çaresizlikleriyle pekiştiriliyor.
Geçen yıldan beri ise Almanlar’ın acılarını anlatan romanlar, araştırma ve biyografiler mantar gibi çoğaldı. Uzun bir süre çok satan kitaplar listesinin başını çeken, önce yazarı anonim ilan edilen, ancak ne hikmetse, çok satmaya başladıktan sonra ortaya çıkan Eine Frau in Berlin (Berlin’de Bir Kadın) adlı kitap, Almanlar’ın kişisel acılarını belgeleme açısından çarpıcı örneklerden. 20 Nisan 1945 tarihinde Sovyet askerlerinin Berlin’e girdiği, eli silah tutan bütün erkeklerin cephede olduğu, bombalanmış yıkık dökük Berlin’de çoğu taşralı, cinsel açlık çeken Rus askerleriyle baş başa kalan aç susuz kadınların 40 günlük acılarını kaydeden kitabı okurken, tecavüz edilen, ölesiye çalıştırılan, açlıktan ölmemek adına her türlü hakarete ve köleleşmeye boyun eğen, kimi zaman da bunlara dayanamayıp intihar eden kadınlara yakınlaşmadan edemiyorsunuz. Gerçek bir otobiyografi mi, kurgulanmış bir metin mi olduğu da tartışılan bu kitap, mürekkep yalamış, halktan bir kadının ve hemcinslerinin acılarını anlamak ve anlatmak açısından –Nazi Almanyası’na mesafeyle yaklaşan dikkatli yorumlar da dahil– uzun süre konuşulan kitaplar arasında yer aldı.
Kriegskinder (Savaşın Çocukları) adlı röportaj türü kitapta, gazeteci Hilke Lorenz, 1940-45 arasında dünyaya gelmiş, bugün altmışlarındaki Almanlar’ın savaşla ilgili anılarını onların ağzından anlatıyor. Lorenz, kitapta çocuklukları bombardımanlarla ve savaş sonrası yoksullukla mücadeleyle geçen bu nesli, savaşın kurbanları olarak ilan ediyor ve onların anne babalarıyla ortak, travmatik bir suçluluk içinde yetiştiklerini ortaya koymayı deniyor. Bu neslin çoğunlukla savaşın açtığı yaraların bilincinde olmadığı, bu dönemi konuşmaktan ve anımsamaktan kaçındığı ise kitapta ortaya çıkan diğer bir konu. Yani anne babalarının suçlarını 68 kuşağı olan bu savaş çocuklarının küçük bir kısmı, gençliklerinde sokaklarda sorgularken, çoğunluğun onu bilinçaltına iterek, unutmayı yeğlediği tezi damgasını vuruyor bu çalışmaya.

Ancak, dünya hızlı dönüyor, hız tabulara ve korkulara üstün geliyor; moda olan ve satış kabiliyeti görülen her konu televizyon, gazete benzeri medyalarda olduğu gibi, kitaplarla da baş döndürücü şekilde çeşitlenip çoğalarak tüketime sunuluyor. Nitekim 57. Frankfurt Kitap Fuarı’nda yüzbine yakın yeni kitap piyasaya sürülürken, aralarında en çok konuşulanları da yine Alman tarihiyle ilgilenen kitaplar oldu (Berlin Duvarı öncesi ve sonrası aile dramları üzerine olanları da buna katmak gerek).
Schattenboxerin (Gölgesiyle Dövüşen Kadın) adlı ilk romanıyla uluslararası üne kavuşan, Alman yazarlarının genç yetenekleri arasında sayılan 1967 doğumlu Inka Parei’in Was Dunkelheit war adlı son romanı konuya verilebilecek önemli örneklerden biri. Inka, Parei Was die Dunkelheit war’da (Türkçeye çevrilse buna‚ “Bir Zamanlar Karanlık” denebilirdi) yaşlı bir adam kendisine miras kalan boş bir apartmanın bir dairesinde, geceyarısı merdivenlerde birini gördüğünü sanır. Bir gölge gibi algıladığı bu yabancının kim olduğu üzerine kafa yoran adam, geceyi sanrılar, anımsamalarla geçirerek sabahlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında SS askeri olarak, Rusya’da işlediği günahların hesabını yapan, suçlarıyla yüzleşen adam, merdivendeki yabancıyı tanımlama, keşfetme isteğiyle ertesi gün yeni bir başlangıç yapmaya karar verir.
Edebiyat alanında konuya verilebilecek diğer bazı örnekler ise Avusturyalı yazarlardan geliyor. Arno
Geiger’in 2005 yılının en iyi Almanca romanı seçilen Uns geht es gut (Ve Arkası İyi Gelir) adlı kitabı, her ne kadar doğrudan Almanya’nın tarihiyle ilgili olmasa da, yine de tam da Naziler’in iktidarı tek başlarına ele geçirdikleri 1938 tarihinden başlayarak, Viyanalı bir burjuva ailesinin bugüne taşıyan aile hikâyesini anlatıyor. Keza, yine bir tarafı Yahudi, bir tarafı Nazi hayranı olan Viyanalı ailesinin öyküsünü anlatan ve ilk kitabı olmasına rağmen eleştirmenlerce büyük ilgiyle karşılanan, 1970 doğumlu Eva Manessa’nın Vienna adlı romanının da ucu gelip yine Avrupa ve Nazi tarihiyle hesaplaşmaya, onu kavramaya dayanıyor.
Konuyla igili edebiyat dışı biyografi, anı kitapları ise neredeyse başlı başına bir konu. En son çıkanlara iki örnek: Adolf Hitler’in Polonya valisi olarak atamış olduğu ve Nürnberg Mahkemeleri’nde savaş ve insanlık suçlusu olarak ölüme mahkûm edilen Hans Frank’ın oğlu Iglas Frank, peş peşe basılan Meine deutsche Mutter’de (Alman Annem) annesini acımasız bir despot, Der Vater (Baba) adlı aile biyografisinde ise babasını bir cani olarak ilan ediyor. Keza Nazi Almanyası’nın SS lideri Heinrich Himmler’in kardeşinin torunu Katrin Himmler’in, aslında politikayla pek ilgisi olmayan ve hümanist yönleri ağır bastığını söylediği dedesi Gebhard ve diğer amcası Ernst Himmler’in, Heinrich Himmler’le olan ilişkilerini inceliyor Die Brüder Himmler (Himmler Kardeşler) adlı aile biyografisinde.
Aslında Almanya tarihini ve bu tarihle ilgili psikolojiyi anlamak pek kolay değil. Ama bol malzeme ve insan trajedisiyle dolu bu tarihi belki tam da bu yüzden deşmeye çalışan bugünün edebiyatçıları, büyük bir kesimi susmayı tercih etmiş, küçük bir kısmı onu yargılamış anne babalarından biraz daha farklı, biraz da uzaktan bakan birinin gözüyle, daha az sıkıntıya düşerek, onu kavramaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Konu dışına taşmamak için burada değinmediğim, aslında Almanya’nın savaş sonrası tarihinin bir uzantısı olan Berlin Duvarı öncesi ve sonrası aile dramlarına dayalı romanları da işin içine katarsak, Almanya, insan hikâyeleri anlatma açısından, gören ve yazabilen biri için mükemmel bir zemin sunuyor.

 

<<geri dön

Ana Sayfa