Giorgio Manganelli, yirminci yüzyılın yalnızca İtalyan yazınının değil, tüm Avrupa yazınının da en ‘sui generis’ yazarlarından biridir. Yazın’ın uç bölgelerinde dolaştığı için bir “uçbeyi” sayabiliriz onu. Çekici, büyüleyici, şiirli, anlaşılması güç, karmaşık, tam anlamıyla entelektüel, denebilirse süper-entelektüel, kısaca, yanına temenna ile varılması gereken bir yazar. Bir eğretilemeye başvurarak, Manganelli’nin yapıtlarının bir labirent dolaşıklığında olduğunu söyleyebiliriz, tıpkı kendisinin de bir labirent –zaman zaman çıkışı olmayan bir labirent– olması gibi. Gerçekten de, Tüm Yanılgılar başlıklı öykü kitabında yer alan öykülerden biri, “Labirentin Kendi Bilincine Varması” başlıklı öykü apaçık gösteriyor bunu. Kendi içinde dolaşan, kendi yollarını betimlemeye çalışan labirentin öyküsü şöyle sona erer: “Nihayet labirentin sayısız sokakları arasında kımıltısız ve dinginlikle durmaya bırakıyorum kendimi, hep bildiğim gibi, yalnızca benim kendimin labirent olduğumu bilmekten gelen bir dinginlikle.” Söylemlerimizin arasında büyük boşluklar uzanıyor, kesintisiz konuşma artık kesinlikle vazgeçtiğimiz bir şey; ama bazen bazı hızlı imge zincirlerinin keyfini sunuyoruz kendimize, bizi yeniden suç ortağı kılan bir anıştırmanın keyfini. “Keyif“ diyorum, çünkü hiç kuşkusuz acılarımızı, birbirinden ne denli farklı olursa olsun, ikimiz de biliyoruz (...) Sonra bu keyfin ardından, paylaşmaya gücümüzün yetmediği daha derin, ayrı bir burukluk geliyor. Ya da erkeğin söyleminde, daha önceki okumalarımızda belki de çok seyrek rastladığımız bir biçimde, aşk acısına derinden değen şu sözcükler: Beni bu kadına bağlayan, yaşamımın bütünündeki yavaşlık, uyuşukluk, anlam yoksunluğu. Yaşamayı başardığım ustaca tasarlanmış tüm yenilgiler arasında belki de bu, onca yılın tarihi, başarıyor kusursuzluğu. Alaysaması, sezdirmeleri, aşırı belirlemeleri ve anıştırmalarıyla kusursuzluğu. Benim yenilgi dediğim şey, yaşamımın tastamam damgasını taşısaydı nasıl olurdu? Aşkın bittiğini, onunla ilişkimizin kalmadığını biliyorum, ama aynı zamanda, ne tuhaf, aşkın en sahici, aşkla en doğrudan ilgili, en dokunaklı yanının, aşk acısının, hiçbir zaman sonu olmadığını biliyorum. Kıskançlığın aşktan daha uzun ömürlü olduğu söylenir, ama ben acının kıskançlıktan daha uzun ömürlü olduğundan hiç kuşku duymuyorum. Ya da şu eğretileme: (...) Bağ dediğim şeyin gün gün kuruyarak durmadan uzayan suskunluklarda kendini tüketip tüketmediğini, ya da artık başka hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği bir yerin etrafına bir çember çizerek bir hem varolma hem de varolmama biçimi oluşturmayı başarıp başarmadığını bilmiyorum. Kehribarın içine hapsolmuş böcekler gibiyiz ikimiz de, ama öyle ya da böyle ölü değiliz, hatta bir şey, yaşayanların yaşam dedikleri şeyle bir ilişki kurmamıızı engellese bile. Öykünün ikinci ve son bölümü daha kısa ardışık söylemler içeriyor. Burada, kadınla erkeğin monologlarının, bir diyaloga varmasa da, en azından replikler oluşturduklarını görüyoruz. Bölümün ilk paragrafında erkek, onu kadına bağlayan şeyin reddediş olduğunu söylüyor. Ne var ki, bu reddediş, “açık seçik ve bütüncül” bir reddediş değildir; kadının onu kabul etmeyiş biçimi, bir ‘evet’ten çok daha etkili bir kabul ediştir: Beni o kadına bağlayan şey, reddediş; açık seçik ve bütüncül bir reddediş değil bu, sakınımlı, ölçülüp biçilmiş, sağduyulu, hatta kesik kesik, bazen de ara ara görülen bir reddediş; iki anlama çekilebilecek ilişkilerden sözedildiği gibi, iki anlama çekilebilecek mesafe koymalardan da sözedilebilir. Ama bana acı çektiren, aynı zamanda tadına vardığım bu reddediş, daha da bağlayıcı; çünkü, eğer açık seçik anladımsa, benim onun yaşamının içinde kaçamak yaşamak zorunda olduğum vazgeçilmez bir varoluşa dayanıyor. Şöyle diyelim: ben vazgeçilmezim, tam da böyle olduğum için kabul edilmezim; bu nedenle, onun beni kabul etmeyiş biçimi, herhangi bir vurgulayıcı “evet”ten çok daha onarılmaz bir kabul edişe dayanıyor. Onun yaşamının kapsamına giriyorum, ama yaşamsal olmayan bir alanda; bu da benim geometrik olma tutkumu yatıştırıyor. Bu paragrafın hemen ardından gelen, kadının söyleminin ilk tümcesi, yukarıda alıntılanan bölümde erkeğin sözünü ettiği, ‘vazgeçilmez’ kavramını içeriyor; bir tür replik sayılabilecek bir biçimde: Beni o erkeğe bağlayan, onun dayanaksız değil, ama anlamsız varlığının benim için vazgeçilmez olduğu inancı; gerçekten de onun vazgeçilmez olduğunu söylemeliyim; ama aslında günlük yaşantımdaki benim için değil, her zaman yadsımaktan çok daha hesaplı kitaplı bir biçimde savsakladığım bir varsayım için vazgeçilmez; kendim için ustaca oluşturduğum bu tasarıya hiçbir zaman “hayır” demediğim için, ruhumun avlusunda yalnızca varsayımım için –başlıbaşına hem vazgeçilmez, hem de sürekli yadsınan bir varsayım için– vazgeçilmez olan bir varlığa ev sahipliği ediyorum; ikiyüzlülüğüm, bu erkek için vazgeçilmez bir yer yaratıyor, ama aynı zamanda, benim bir bütün olarak, erişilmez olmamı da belirliyor; böyle bir durumun ince işkencesinin, benim ikiyüzlüğümden hem kabul edilmenin, hem de reddedilmenin karanlık hazzını derleyen bir erkek için son derece çekici olduğunun ayrımındayım. Bu paragrafı izleyen paragraf önceki paragrafın son tümcesininde yer alan “ikiyüzlülük” sözcüğüyle başlıyor. Böylece, öykünün –bu alabildiğine soyut, kuramsal metne ne ölçüde öykü denebilirse– ikinci bölümündeki söylemler, birinci bölümdekilere oranla, çok daha düzenli bir sıra izliyor; öte yandan, monologlar giderek neredeyse diyaloga dönüşüyor: Beni bu kadına bağlayan, ikiyüzlülüğü; onu hem büyüleyen, hem de işkence eden bir biçimle donatan bir çeşit kurgusal ama aynı zamanda gerekli imgeye tutunarak yaşamını sakınımlı, kavrayışlı bir biçimde sahiplenmesi; öylesine ustalıkla –görebildiğimce aynı ölçüde büyük bir ağzısıkılıkla da olsa– yönettiği o yüzle rastlantısal olanın dışında hiçbir ilişkim olmadığını çok iyi biliyorum. Ama onun kendini varsayıma verme biçimlerinin, yaşamında bana da bir yer açtığını biliyorum; onlardan yoksun kalsaydı, yaşamak olanaksız değilse de, zor gelirdi ona; benim kabul etmediğim, yalnızca varsayımdaki bu yerin nasıl reddedişten başka bir şeye yer ayırmadığıdır. Yoksa, varsayım tanımını koruyamazdı. Bu paragrafı izleyen bölümde, kadın yine ikiyüzlülük üstünde duruyor: Beni bu erkeğe bağlayan, ne denli uzun uzadıya üstünde uğraşılmış, ne denli isteksizce olursa olsun, benim ikiyüzlülüğümün bilincine varması; bunun suçunu o taşıdığı için, bana ek olarak, varsayımımın gerçek emanetçisi odur; ama benim olsa olsa içe dokunur diyebileceğim bir başka belirtisi de var: bir varsayımın ancak bir reddedişe dayanabileceği anlamında, varsayımın özünü reddetmeye yatkınlığı. Ama benim reddedişim, günlük yaşamın ölçülebilir ve somut dünyasına kök salmadığı için, bir geri çeviriş değil. Onun algıladığı “hayır”, benim herhangi bir seçimime benzer bir doğaya sahip bir “hayır” değil, pek de, itiraf ederim, benim kendi başıma pek de ayakta tutamayacağım varsayıma benzer bir doğaya sahip bir “hayır”; bir “evet” onu ölümcül bir biçimde yaralamaktan başka bir şey sağlayamasa bile. Yukarıdaki alıntılarda açıkça görüldüğü gibi, öyküde, ‘aşk’ –ya da sevgi sözcüğü– hiç geçmiyor; ’bağ’dan sözediliyor yalnızca. Bu da okura ilk bakışta yadırgatıcı gelse de, aşkın –genel olarak tüm sevgilerin– aslında bir ‘bağ’ olduğunu düşününce yadırgayışımız şaşkınlığa dönüşmüyor. Belki de, diyoruz kendi kendimize, ‘aşk’ sözcüğünün kullanıla kullanıla aşındığını düşündüğü için anmıyor ‘aşk’ ın adını Manganelli. Doğal olarak, “bu kadına (ya da bu erkeğe) âşık olmamın nedeni” diyecek yerde, altını çizercesine, “beni bu kadına (ya da bu erkeğe) bağlayan”sözcüklerini kullanıyor. Öyküyü –başka bir deyişle monologları– oluşturan bölümlerin tümü de, bu sözcüklerle başlıyor. Manganelli ‘aşk’ ve ’bağ’ sözcüklerini eş anlamlı sözcüklermiş gibi kullanıyor neredeyse: Beni o kadına bağlayan, kısaca, onun var olmayışı; hayır, onun hiç var olmadığını ya da yalnızca benim imgelemimin bir ürünü, bir halüsinasyon, bir hezeyan, bir delilik olduğunu söylemek istemiyorum; var olmasına var; bir bedeni var, sözcükleri kullanıyor, saçları var. Şimdi düşünüyorum da, benim için varlığı yok; artık düşünceleri yok, bunun ne zamandan beri böyle olduğunu da bilemiyorum. Gene de, eğer gene yanılmıyorsam, aramızda gerçekten oluşan, kitaplarda anlatılan ve yaşlı erkeklerin sevecenlikle anımsadıkları öykülere çok benzeyen öyküyü anımsayarak o kadının varlığını kanıtlama gereksinimini karşılayabilirim. Üstelik o öyküyü anlatırken, dilersem, bir yığın küçücük ayrıntıyı da anımsayabilirim; ama umurumda bile değil, gerçekten de. Delirmediğimden emin olmam ve bu kadının var olduğunu kendime kanıtlamam yeter –“bu kadın” diyorum şimdi, aslında hiç nedensiz– daha önce de söylediğim gibi, benim için hiçbir varlığı olmasa da. Manganelli’nin, birçok temalara olduğu gibi aşk temasına yaklaşımı da kendine özgü, değişik, belki başka hiçbir yazarın –örneğin, ne antik Yunan filozoflarının, ne Alain de Bataille’ın, ne Roland Barthes’ın, ne Marquez’in, ne Carlos Fuentes’in, ne
|
|||||
| <<geri dön |
|
||||