Giorgio Manganelli’nin Aşk Söylemine Bir Yaklaşım

Şadan Karadeniz


Giorgio Manganelli, yirminci yüzyılın yalnızca İtalyan yazınının değil, tüm Avrupa yazınının da en ‘sui generis’ yazarlarından biridir. Yazın’ın uç bölgelerinde dolaştığı için bir “uçbeyi” sayabiliriz onu. Çekici, büyüleyici, şiirli, anlaşılması güç, karmaşık, tam anlamıyla entelektüel, denebilirse süper-entelektüel, kısaca, yanına temenna ile varılması gereken bir yazar. Bir eğretilemeye başvurarak, Manganelli’nin yapıtlarının bir labirent dolaşıklığında olduğunu söyleyebiliriz, tıpkı kendisinin de bir labirent –zaman zaman çıkışı olmayan bir labirent– olması gibi. Gerçekten de, Tüm Yanılgılar başlıklı öykü kitabında yer alan öykülerden biri, “Labirentin Kendi Bilincine Varması” başlıklı öykü apaçık gösteriyor bunu. Kendi içinde dolaşan, kendi yollarını betimlemeye çalışan labirentin öyküsü şöyle sona erer: “Nihayet labirentin sayısız sokakları arasında kımıltısız ve dinginlikle durmaya bırakıyorum kendimi, hep bildiğim gibi, yalnızca benim kendimin labirent olduğumu bilmekten gelen bir dinginlikle.”
Manganelli’ye göre, her şey yalandır, yazın da yalandır, ama güzel bir yalandır. Böyle olunca, aşk da yalandır, diyebiliriz. Yukarıda adını andığımız Tüm Yanılgılar başlıklı kitapta yer alan, alabildiğine çarpıcı, şaşırtıcı öykülerden birine, Sevgililer başlıklı öyküye yaslanarak yaklaşmaya çalışabiliriz Manganelli’nin aşk söylemine. Önce, şunu belirtmeliyiz: aşka, aşkın binbir haline, birbiriyle örtüşen, kesişen, çelişen duygulara yalnızca yakından bakmıyor Manganelli, aynı zamanda karşıdan, daha çok da yukarıdan, katmanların derinlemesine daha kolay görülebildiği yüksek bir bakış açısından bakıyor. “Sevgililer” başlıklı uzun öykü, birbirini seven, daha doğrusu birbirini sevmiş, ama artık sevmez olmuş, bu sevgiyi yadsıyan, ama aynı zamanda hâlâ sürdüren, onları birbirine bağlayan şeyin ya da şeylerin neler olduğunu irdeleyen bir kadınla bir erkeğin monologlarından oluşuyor. Bitmiş bir aşkın hâlâ sürmesi, geçmişte kalmayıp bir boyutunun şimdiye uzanması, Manganelli’nin şu şiirli sözcükleriyle dile getiriliyor: “Bir öykü nasıl böylesine uzun, gene de bellekte böylesine kısa olabilir? Nasıl olur da “ölü olma” durumu, bir yaşamın bütünü kadar yer tutabilir uzamda?”
“Sevgililer”i oluşturan monologlar, bir artı bir, ya da başka bir söyleyişle, iki monologun aritmetiksel toplamı değil, sentezi de değil, daha çok iç içe geçmiş iki monolog. Bu monologlar düzenli bir biçimde art arda birbirini izlemiyor; yer yer, özellikle öykünün başlarında, her biri kendi içinde bağımsız sayılabilecek, ama bir araya geldiklerinde birer bütün oluşturan bölümlerden meydana geliyor. Monologları oluşturan bölümler bazen sırayla, ardışık bir düzene göre, bir biri, bir öteki izliyorlar birbirlerini, bazen de, diyelim erkeğin monologunun bir bölümünün hemen ardından gene erkeğin monologunun bir başka bölümü gelebiliyor. Kadının monologu için de aynı şey geçerli. Öykü, Manganelli’nin biçemine özgü, belki de yalnızca ona yaraşır karmaşık bir açık seçiklikle, baştan sona, derin, kuramsal bir kesinlikle yazılmış. Monologlar zaman zaman birbirleriyle çelişiyor, her zaman örtüşmüyorlar. Bu da anlaşılabilir, doğal bir şey. Çünkü erkek de, kadın da, aralarında yaşanmış, bitmiş, ama bir anlamda hâlâ süren, geçmişte kalmış, ama geçmiş olmamış bir seviyi çözümlerken, ötekinin davranışlarını anlamlandırırken, çıkarsamalar yaparken, yaşadıklarını yorumlarken, bu sevgiye yalnızca kendisinin değil, ötekinin penceresinden de bakıyormuş gibi görünse de, aslında kendisinin ‘öteki’ hakkında kurduğu, oluşturduğu imgeye bakıyor –yalnızca kadın-erkek arasındaki aşkta değil, aralarında derin sevgi bağı olsun ya da olmasın tüm ikili ilişkilerde olduğu gibi. Başka bir söyleyişle, ötekinin penceresinden, ama ötekine değil, öteki hakkında kendisinin oluşturduğu imgeye bakıyor. Böylece, kadının erkeğe bakışıyla erkeğin kendine bakışı, ya da erkeğin kadına bakışıyla, kadının kendine bakışı farklı oluyor doğal olarak, kaçınılmaz olarak. Manganelli’nin derin düzlemde, daha doğrusu derin katmanlarda aşk olgusunu çözümlemede yer yer metafizik boyutlara varan yaklaşımı metni çetrefilleştiriyor ara ara. Kadınla erkeğin söylemleri ilk bakışta birbirlerine sıkı bir bağla bağlı görünmüyorlar, ama bu söylemlere yukarıdan, daha geniş bir açıdan bakıldığında, kadının söylemiyle erkeğin söylemi bütüncülleşiyorlar. Özellikle, öykünün ikinci bölümünde bu tutarlılık, daha belirgin, daha açık seçik belli ediyor kendini.
Monologların içerdikleri söylem, Manganelli’nin çetrefil, karmaşık, ama güç de olsa anlaşılabilir dilini, biçemini de yansıtıyor. Ne denli kuramsal olursa olsun, ne denli uzak, soğuk bir bakış açısından yansıtılırsa yansıtılsın, duygu betimlemelerinde yer yer onun düzyazısının ince sesini, o vazgeçilmez şiirini buluyoruz. Örneğin, kadının söyleminden alınan şu parçada:

Söylemlerimizin arasında büyük boşluklar uzanıyor, kesintisiz konuşma artık kesinlikle vazgeçtiğimiz bir şey; ama bazen bazı hızlı imge zincirlerinin keyfini sunuyoruz kendimize, bizi yeniden suç ortağı kılan bir anıştırmanın keyfini. “Keyif“ diyorum, çünkü hiç kuşkusuz acılarımızı, birbirinden ne denli farklı olursa olsun, ikimiz de biliyoruz (...) Sonra bu keyfin ardından, paylaşmaya gücümüzün yetmediği daha derin, ayrı bir burukluk geliyor.

Ya da erkeğin söyleminde, daha önceki okumalarımızda belki de çok seyrek rastladığımız bir biçimde, aşk acısına derinden değen şu sözcükler:

Beni bu kadına bağlayan, yaşamımın bütünündeki yavaşlık, uyuşukluk, anlam yoksunluğu. Yaşamayı başardığım ustaca tasarlanmış tüm yenilgiler arasında belki de bu, onca yılın tarihi, başarıyor kusursuzluğu. Alaysaması, sezdirmeleri, aşırı belirlemeleri ve anıştırmalarıyla kusursuzluğu. Benim yenilgi dediğim şey, yaşamımın tastamam damgasını taşısaydı nasıl olurdu? Aşkın bittiğini, onunla ilişkimizin kalmadığını biliyorum, ama aynı zamanda, ne tuhaf, aşkın en sahici, aşkla en doğrudan ilgili, en dokunaklı yanının, aşk acısının, hiçbir zaman sonu olmadığını biliyorum. Kıskançlığın aşktan daha uzun ömürlü olduğu söylenir, ama ben acının kıskançlıktan daha uzun ömürlü olduğundan hiç kuşku duymuyorum.

Ya da şu eğretileme:

(...) Bağ dediğim şeyin gün gün kuruyarak durmadan uzayan suskunluklarda kendini tüketip tüketmediğini, ya da artık başka hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği bir yerin etrafına bir çember çizerek bir hem varolma hem de varolmama biçimi oluşturmayı başarıp başarmadığını bilmiyorum. Kehribarın içine hapsolmuş böcekler gibiyiz ikimiz de, ama öyle ya da böyle ölü değiliz, hatta bir şey, yaşayanların yaşam dedikleri şeyle bir ilişki kurmamıızı engellese bile.

Öykünün ikinci ve son bölümü daha kısa ardışık söylemler içeriyor. Burada, kadınla erkeğin monologlarının, bir diyaloga varmasa da, en azından replikler oluşturduklarını görüyoruz. Bölümün ilk paragrafında erkek, onu kadına bağlayan şeyin reddediş olduğunu söylüyor. Ne var ki, bu reddediş, “açık seçik ve bütüncül” bir reddediş değildir; kadının onu kabul etmeyiş biçimi, bir ‘evet’ten çok daha etkili bir kabul ediştir:

Beni o kadına bağlayan şey, reddediş; açık seçik ve bütüncül bir reddediş değil bu, sakınımlı, ölçülüp biçilmiş, sağduyulu, hatta kesik kesik, bazen de ara ara görülen bir reddediş; iki anlama çekilebilecek ilişkilerden sözedildiği gibi, iki anlama çekilebilecek mesafe koymalardan da sözedilebilir. Ama bana acı çektiren, aynı zamanda tadına vardığım bu reddediş, daha da bağlayıcı; çünkü, eğer açık seçik anladımsa, benim onun yaşamının içinde kaçamak yaşamak zorunda olduğum vazgeçilmez bir varoluşa dayanıyor. Şöyle diyelim: ben vazgeçilmezim, tam da böyle olduğum için kabul edilmezim; bu nedenle, onun beni kabul etmeyiş biçimi, herhangi bir vurgulayıcı “evet”ten çok daha onarılmaz bir kabul edişe dayanıyor. Onun yaşamının kapsamına giriyorum, ama yaşamsal olmayan bir alanda; bu da benim geometrik olma tutkumu yatıştırıyor.

Bu paragrafın hemen ardından gelen, kadının söyleminin ilk tümcesi, yukarıda alıntılanan bölümde erkeğin sözünü ettiği, ‘vazgeçilmez’ kavramını içeriyor; bir tür replik sayılabilecek bir biçimde:

Beni o erkeğe bağlayan, onun dayanaksız değil, ama anlamsız varlığının benim için vazgeçilmez olduğu inancı; gerçekten de onun vazgeçilmez olduğunu söylemeliyim; ama aslında günlük yaşantımdaki benim için değil, her zaman yadsımaktan çok daha hesaplı kitaplı bir biçimde savsakladığım bir varsayım için vazgeçilmez; kendim için ustaca oluşturduğum bu tasarıya hiçbir zaman “hayır” demediğim için, ruhumun avlusunda yalnızca varsayımım için –başlıbaşına hem vazgeçilmez, hem de sürekli yadsınan bir varsayım için– vazgeçilmez olan bir varlığa ev sahipliği ediyorum; ikiyüzlülüğüm, bu erkek için vazgeçilmez bir yer yaratıyor, ama aynı zamanda, benim bir bütün olarak, erişilmez olmamı da belirliyor; böyle bir durumun ince işkencesinin, benim ikiyüzlüğümden hem kabul edilmenin, hem de reddedilmenin karanlık hazzını derleyen bir erkek için son derece çekici olduğunun ayrımındayım.

Bu paragrafı izleyen paragraf önceki paragrafın son tümcesininde yer alan “ikiyüzlülük” sözcüğüyle başlıyor. Böylece, öykünün –bu alabildiğine soyut, kuramsal metne ne ölçüde öykü denebilirse– ikinci bölümündeki söylemler, birinci bölümdekilere oranla, çok daha düzenli bir sıra izliyor; öte yandan, monologlar giderek neredeyse diyaloga dönüşüyor:

Beni bu kadına bağlayan, ikiyüzlülüğü; onu hem büyüleyen, hem de işkence eden bir biçimle donatan bir çeşit kurgusal ama aynı zamanda gerekli imgeye tutunarak yaşamını sakınımlı, kavrayışlı bir biçimde sahiplenmesi; öylesine ustalıkla –görebildiğimce aynı ölçüde büyük bir ağzısıkılıkla da olsa– yönettiği o yüzle rastlantısal olanın dışında hiçbir ilişkim olmadığını çok iyi biliyorum. Ama onun kendini varsayıma verme biçimlerinin, yaşamında bana da bir yer açtığını biliyorum; onlardan yoksun kalsaydı, yaşamak olanaksız değilse de, zor gelirdi ona; benim kabul etmediğim, yalnızca varsayımdaki bu yerin nasıl reddedişten başka bir şeye yer ayırmadığıdır. Yoksa, varsayım tanımını koruyamazdı.

Bu paragrafı izleyen bölümde, kadın yine ikiyüzlülük üstünde duruyor:

Beni bu erkeğe bağlayan, ne denli uzun uzadıya üstünde uğraşılmış, ne denli isteksizce olursa olsun, benim ikiyüzlülüğümün bilincine varması; bunun suçunu o taşıdığı için, bana ek olarak, varsayımımın gerçek emanetçisi odur; ama benim olsa olsa içe dokunur diyebileceğim bir başka belirtisi de var: bir varsayımın ancak bir reddedişe dayanabileceği anlamında, varsayımın özünü reddetmeye yatkınlığı. Ama benim reddedişim, günlük yaşamın ölçülebilir ve somut dünyasına kök salmadığı için, bir geri çeviriş değil. Onun algıladığı “hayır”, benim herhangi bir seçimime benzer bir doğaya sahip bir “hayır” değil, pek de, itiraf ederim, benim kendi başıma pek de ayakta tutamayacağım varsayıma benzer bir doğaya sahip bir “hayır”; bir “evet” onu ölümcül bir biçimde yaralamaktan başka bir şey sağlayamasa bile.

Yukarıdaki alıntılarda açıkça görüldüğü gibi, öyküde, ‘aşk’ –ya da sevgi sözcüğü– hiç geçmiyor; ’bağ’dan sözediliyor yalnızca. Bu da okura ilk bakışta yadırgatıcı gelse de, aşkın –genel olarak tüm sevgilerin– aslında bir ‘bağ’ olduğunu düşününce yadırgayışımız şaşkınlığa dönüşmüyor. Belki de, diyoruz kendi kendimize, ‘aşk’ sözcüğünün kullanıla kullanıla aşındığını düşündüğü için anmıyor ‘aşk’ ın adını Manganelli. Doğal olarak, “bu kadına (ya da bu erkeğe) âşık olmamın nedeni” diyecek yerde, altını çizercesine, “beni bu kadına (ya da bu erkeğe) bağlayan”sözcüklerini kullanıyor. Öyküyü –başka bir deyişle monologları– oluşturan bölümlerin tümü de, bu sözcüklerle başlıyor. Manganelli ‘aşk’ ve ’bağ’ sözcüklerini eş anlamlı sözcüklermiş gibi kullanıyor neredeyse:

Beni o kadına bağlayan, kısaca, onun var olmayışı; hayır, onun hiç var olmadığını ya da yalnızca benim imgelemimin bir ürünü, bir halüsinasyon, bir hezeyan, bir delilik olduğunu söylemek istemiyorum; var olmasına var; bir bedeni var, sözcükleri kullanıyor, saçları var. Şimdi düşünüyorum da, benim için varlığı yok; artık düşünceleri yok, bunun ne zamandan beri böyle olduğunu da bilemiyorum. Gene de, eğer gene yanılmıyorsam, aramızda gerçekten oluşan, kitaplarda anlatılan ve yaşlı erkeklerin sevecenlikle anımsadıkları öykülere çok benzeyen öyküyü anımsayarak o kadının varlığını kanıtlama gereksinimini karşılayabilirim. Üstelik o öyküyü anlatırken, dilersem, bir yığın küçücük ayrıntıyı da anımsayabilirim; ama umurumda bile değil, gerçekten de. Delirmediğimden emin olmam ve bu kadının var olduğunu kendime kanıtlamam yeter –“bu kadın” diyorum şimdi, aslında hiç nedensiz– daha önce de söylediğim gibi, benim için hiçbir varlığı olmasa da.

Manganelli’nin, birçok temalara olduğu gibi aşk temasına yaklaşımı da kendine özgü, değişik, belki başka hiçbir yazarın –örneğin, ne antik Yunan filozoflarının, ne Alain de Bataille’ın, ne Roland Barthes’ın, ne Marquez’in, ne Carlos Fuentes’in, ne
Paulo Coelho’nun– aşk söylemine benzemiyor. Ne de, ondukuzuncu yüzyıl romanlarındaki, örneğin Madame Bovary ya da Anna Karenina’daki aşk söylemlerine. Manganelli’nin aşk söylemi belki de gereğinden fazla entelektüel, kuramsal, giderek metafizik boyutlara varan bir söylem. Bu söylemin ilginç bir özelliği de, aşkın ‘sine qua non’ boyutu olan tensel boyutunu, bir iki yerde üstü örtülü biçimde değinmenin dışında, neredeyse tümüyle bir yana bırakması. Ne ki, Manganelli’nin bu tutumunu yalnızca onun aşka yaklaşımının metafizik boyutuyla açıklamak pek de olanaklı görünmüyor; tenselliğe de metafizik açıdan yaklaşılabilir çünkü. Üstelik –isteseydi– bunu en iyi yapabilecek yazarlardan biri de o olurdu belki de. Bu nedenle, onun bu tutumundan aşkın bu boyutunu önemsemediği sonucunu çıkarsayamayız; tenselliği bile isteye dışladığını, bu uzun öyküde aşkın derin düzlemde düşünsel boyutuna ağırlık verdiğini düşünebiliriz olsa olsa. Bir başka ilginç nokta da şu: monologlara bir bütün olarak, ya da onları oluşturan bölümlerden herhangi birine bakıldığında, sözkonusu monologun –‘kadın’ ve ‘erkek’ sözcükleri çıkarılırsa– kime ait olduğunu anlamak zaman zaman neredeyse olanaksızdır. Bu da, iki kişinin monologlarından oluşan felsefî boyutlu bir öykünün (öykü yerine metin demek daha yerinde olur belki) içerdiği bu felsefî boyutundan ötürü bir kadına mı, yoksa bir erkeğe mi ait bir söylemi yansıttığını anlamanın epey bir çabayı gerektirmesinden kaynaklanmaktadır, kanımca.
Manganelli’nin, “Sevgililer” adlı öyküsünü oluşturan iki monologda ele alınan aşk, “Aşk” değildir, “bir aşk”tır. Genellemelere yer bırakmayan, kendine özgü bir aşk. Bir kadınla bir erkek arasındaki bitmiş, ama bir anlamda tümüyle geçmişte kalmayıp şimdiye uzanan çok özel bir aşk. Ne var ki, nice öznel olursa olsun, aşkların sonsuz hallerini, acılar, hüzünler, çelişkilerle dolu, budanmış, örselenmiş, sürüncemede kalmış –ya da bırakılmış– tavsamış, kesintili, kopuk kopuk, sevgi-nefret çelişkisinin bir dip akıntı, bir leitmotiv gibi suların altından akıp gittiği, sürüyor sanılırken çoktan tükenmiş, ya da tam tersine, tükenmiş sanılırken süregiden, süregenleşen, bir anda umuttan umarsızlığa geçen, katran karanlığında bir tünelin ucunda ansızın aydınlığın beliriverdiği, ya da tam tersine tek bir sözcüğün, nereden çıktığı belli olmayan bir bulutun bir anda güneşi karartması gibi, ışıl ışıl bir sevinci birden karanlığa boğduğu, kimi zaman sevilenin tek bir sözcüğünün bir anda sevenin yüreğini dağladığı, hem öyle, hem böyle ya da ne öyle ne böyle aşk hallerini –o tanıdık, en azından kimilerini yakından bildiğimiz, yaşadığımız aşk hallerini– anlayabiliriz gene de; Manganelli’nin öyküsünü oluşturan iki monologda üstü örtülü benzetimler, eğretilemelerle, sıra dışı bir biçemle dile getirilen kimi duyguları, yorumları, düşünceleri paylaşabiliriz, iki sevgilinin yaşantılarıyla kendi yaşantılarımızı karşılaştırabilir, aralarında benzerlikler bulabilir, dahası özdeşleştirebiliriz onları. Başkalarınınkinden ne denli değişik, ne denli özgün olursa olsun, insanların duyguları özde ortaktır çünkü, onları nasıl dile getirirsek getirelim, ister yalın, ister karmaşık, ister açık seçik, ister örtülü, ister sıradan, ister şiirsel bir dille, özde aynıdır temel insan duyguları.

 

<<geri dön

Ana Sayfa