| Sismograf
|
| |
Jean-Marie Gustave Le Clézio
|
Çevirenin Sunuşu
“Edebiyatın yaşamı ya da yaşamda kalması”, La Nouvelle Revue Française (NRF) dergisinin (1 Ekim 1970, Sayı: 214) kapağında bu başlık koyu puntolarla yazılı. Dergi, aralarında Le Clézio’nun da bulunduğu bazı yazarların düşüncelerine özel bir dosya olarak yer vermiş. Günümüz Fransız edebiyatının önde gelen yazarlarından Le Clézio’nun metni “Sismograf” başlığını taşıyor. 1970, Le Clézio’nun Savaş (La Guerre) adlı romanının yayınlandığı yıl. Jean Grosjean, Pierre Oster, Jean Grenier, Brice Parain, Michel Mohrt, André Dhotel ve Jacques Réda’nın metinleriyle birlikte, “Sismograf”, dosyanın “Yaşayan Gelenek” (Tradition vivante) bölümünde yer almış. Yazarı iyi tanımlayan bir metin “Sismograf”. Le Clézio, yirmi üç yaşında (1963) yayımlanan ve “Prix Renaudot” ödülünü alan Tutanak (Le Procès-verbal) adlı ilk romanıyla esasen o tarihlerde artık tanınan bir yazar. Aradan otuzbeş yıl geçti. Le Clézio, birkaçı Türkçeye de çevrilen çok sayıda roman yazdı. 2006 yılının Şubat ayında Ourania, ütopyayı konu aldığı yazılan yeni romanı Gallimard yayınlarında çıkacak. “Sismograf” başlıklı metni daha önce çevirmiştim. 1980’li yılların başında Oluşum dergisinde yayınlanmıştı. O sayıyı kaybettim; NRF dergisinin anılan sayısını ise güzel bir tesadüf eseri Washington’da kızımın Fransız okulunda her yıl sonu düzenlenen kitap fuarında buldum. Bir dolara satın aldım. Bu yeni bir çeviridir. Le Clézio’nun eserlerinde sürekli var olan “mutlak açıklık taşıyan mekân” bulma arayışını ve kendi titreşim kodunu gösteren bir metindir, “Sismograf”.
(NRF’in anılan sayıda yazarlara yönelttiği sorular:) Dergi, edebiyatın hedef olduğu gözlemlenen açıklık getirme çabaları karşısında, bir durum tespiti yapmaya çalışmak istemektedir. Edebiyat bir değişikliğe uğradı mı yoksa uğramadı mı? Yeni disiplinler (psikanaliz, sosyoloji, dilbilimi, vs.) size kadar ulaşıyor mu yoksa tam anlamıyla sizi tesir altına mı alıyor? Bu disiplinler sizi tedirgin mi ediyor yoksa zihninizi daha mı keskinleştiriyor? Kullandığınız dili soluk alamaz hale mı sokuyor yoksa yenilenmesine mi hizmet ediyor?
Böyle bir sorgulamanın bir anlamı var mı? Burada bizim için sözkonusu olan bir anket yapmak değil, sizinle bir diyaloga girmek.
Bize, arzu edeceğiniz şekilde, bu alandaki deneyiminize ilişkin düşüncelerinizi aktarabilir misiniz?
(O zaman, yazar az çok şunu söylüyordu:)
Soruları yanıtlamak istemiyorum. Bu, artık olanaksız hale geldi. Eğer sorulara yanıt verebiliyor olsaydım, bu dehşet verici birşey anlamına gelirdi: belki de artık kendim olmadığım ya da yalanın gerçekten var olduğu. Soruların içinde her zaman yanıtlar bulunur; saklanmış, etrafı kollayan yanıtlar. Hayır, herşey farklı şekilde oluşuyor. Herşey arkamda olup bitiyor; yanımda; benden daha önde cereyan ediyor, hiçbir zaman yaşamımla kesişmiyor. Yazmak en yüce eylemdir; nihai eylem. Yazmak başlı başına analizdir ve dolayısıyla insanın kendi bakışının erişemeyeceği bir yerde yer alır. Bakışta sorgulama yoktur. Söylemek istediğim, bakışta hiçbir sorunun sorulmamış olduğudur; yazı yazma hareketi sorulara tolerans göstermemekte. Sözcüklerle bakıyorum. Ama baktığım şeyden hiçbir zaman kuşku duymuyorum. Onda yaşamı bulmak istiyorum, bazen yaşamı ortadan kaldırmak için. Yaşamın nedenlerini bulmak istiyorum. Eğer bir gün bile olsa bir neden farketsem, yalnızca tek bir neden ve bu nedeni bulabilsem, o zaman başarmış olurum. O denli gereksiz sözcük var ki etrafımda, kendi gürültülerini çıkaran o denli çok sayıda sözcük var ki. Yazmak, öyleyse, sözcükleri seçmek değil, gereksiz gürültüleri duymamaya çalışmaktır. Sandalyeye oturmuş, dirseklerim plastik masaya dayalı bir şekilde, café’de, kulaklarımı gürültüye karşı tıkıyorum. Yazı yazmakta olan insan 150 desibelin ortasında sessizdir. Yazı yazmakta olan insan bir asansör kapsülünün içinde yükselmekte ve basmakta olduğu şeffaf yerin zeminden çok hızla uzaklaştığını görmekte. O, sürekli daha da yukarıya çıkmak için ne yapmak gerektiğini bilmekte. Borulardan sözcüklerini dışarıya atmakta, zirveye doğru kaymakta. Ama nedenini sormayın ona; yanıtını bilmez, kendi sahip olduğu güçleri tanımaz.
Sorulara yanıt vermek istemiyorum. Sorulardan nefret edilebilir. Sorular adımlarımızın altında başdöndüren kuyular kazmakta, toprak yolları yıkmaktadır. Ortada o kadar çok güvenli yol yoktur ki, risk almaksızın hepsini yıkabilelim. Sorular yılanlar gibi kendi etrafında dolanır, daireler çizer. Yazı yazan insan hiçbir şey icat etmez. O bir geçiştir ve kendisini bir an için aydınlatan ışık, çok uzaktan gelir, başka yere gider. Enerjisinin nereden geldiğini söyleyecek olan o değildir. Bazen bunu biliyormuş gibi yapar. Ancak verdiği yanıt başka bir soruya kapıyı açar ve böylece tuzağın içine düşer. Yılan zehirinin farkında değildir. Zehir vücudunun içindedir, sırrıdır onun. Yazı yazan insanın da birkaç sırrı vardır.
Biri, günün birinde, yazıyı icat etmiştir. Bunu ne dünyayı izah etmek ne de anlamak için yapmıştır. Hareket etmek için icat etmiştir yazıyı. O günden bu yana, yazan insan önüne bakar ve soruları görmez. Soruları görecek zamanı yoktur. Sorular gürültülerdir. Eğer insan bir an dursa ve gürültülere kulak verse, yazısını yitirir. Kendini diğer gürültülerin içinde bulur.
Yanıt vermek istemiyorum. Sorulardan korkuyorum, çünkü sorular labirentin kapılarını kapatıyor. Doğrulamak istiyorum, sonra da yıkmak, sürekli biçimde, içi görünmez geleceğe doğru yönelirken. Sözcüklerle böyle bakarken, anlamaya çalışmıyorum. Anlayacak ne var ki? Evrensel bilgi karşısında ne diyebilirim ki? Rastlantıların toplamı olmanın ötesinde hiçbir şey olmayan ben, muazzam laboratuarın içerisinde ufacık bir deney olan ben, ne diyebilirim ki? Hayır, burada sözkonusu olan, gerçek değil. Gözlerin kamaşması. Düşüncelerin sözcükleriyle bakıyorum, dünyayı hipnotize etmek için, uzakta tutmak için. Derme çatma yapıya bakıyorum, her saniye yıkılmaya hazır; ve tüm gücümle onun yaşamda kalmasını istiyorum. Varlığına hâkim olmak, sonuna hâkim olmak istiyorum. Bu nedenle, yıkmaya çalışmadıkça hiçbir şeyi doğrulamadım. Bu şaşırtıcı gelmiyor mu?
Gerçek olan, aslında ortada edebiyat diye birşeyin olmadığıdır. Yalnızca dosdoğru kendi önüne sabitlenmiş bu bakış var; bir fanatiğin sabit bakışı, ya da otobüs şoförününki. Edebiyat, roman, şiir diyorsunuz; sanki tapınaklardan, köprülerden söz ediyorsunuz; kesin hatları olan, imar planları çıkartılmış, üzerinde çalışılmış, hesaplanmış, uzun uzadıya üzerinde kafa yorulmuş planlardan. Ancak yazan insan ortada kuralların olmadığını gayet iyi bilir, resimlerin de görünmez olduğunu. Yazan insan bilmediği bir yolu izler; kendisinin hâkim olmadığı bir harekete göre izler. Geriye bakmaz. İmkân dahilindeki düşüncenin mekânında son derece hızlı yolculuk eder, sınırları tanımadan. Durum tespiti yapmaz. Buna ne zamanı vardır, ne de imkânı. Gerçekten ne yaptığını nasıl bilsin ki, sözcükleri kendi analiz cihazından bin yıl ve onbin kilometre daha öndeyse?
Dilin içerisinde gidilecek mesafeler sonsuzdur, çünkü dairenin çapının ne olduğu hiçbir zaman bilinmez. Sorulardan nefret ediyorum, çünkü yüzyıllarca geç kalıyorlar. Çok yavaş kalıyorlar, sürekli olarak kesin yeni hatlar çizmek istiyorlar. Bilgeliğin akbabaları olan, sürekli yeni hayvan leşi peşindeki sorulardan nefret ediyorum. Sorular aydınlatmak istiyor, ancak soruların ufacık el lambaları geceyi delemiyor; oysa, o sırada, yazı bir şimşekle aydınlatmıştır bile mekânları; daha sonra, yavaşça, nesilden nesile tanımamız gerekecek olan mekânları.
Düşünce maceraya atılır. Kırar, yıkar ve daha sonra başka biçimler çıkarır ortaya. Yazan insan salt sözcüklerle yazmaz. İlerlemek için herşey mübahtır onun için. Sayılarla yazar, kimyasal formüllerle, cebir denklemleriyle, moleküler yapılarla yazar. Yalnızca sözcüklerle, siyah tükenmez ve beyaz kâğıtla yazıyor olsaydı, bu çok kolay olurdu. Nereye gideceğini bilirdik. Bakış, düzenli burgaçları olan bu resimleri sorgulayabilirdi ve, o zaman, belki çözümün ortaya çıktığını görürdük: ağacın yaprakları arasındaki saklı yüzü; altın sayıyı, ya da hazineye doğrudan giden güzergâhı görürdük. Bununla birlikte, yazan insan yalnızca sözcüklerle yazmıyor. Eli kâğıt üzerinde hareket ediyor, ufak izler çiziyor. Ama el sadece uzaktan gelen sarsıntıları kaydeden bir sismograf, yazı da yalnızca bir işaret.
Yazan insanın yalnızca edebiyat yeteneği olsaydı, ondan bahsetmeye dahi değmezdi. Sirk gösterisinin programında yer alan başka bir sürü gösteriden biri olsaydı: güldürmesini, ağlatmasını ya da düşündürmeyi bilen bir hokkabaz, bir palyaço; onu sevmemize ya da ondan nefret etmemize değmezdi. Eğer söz yalnızca bir gürültü, başka gürültülere benzeyen ve gürültü konserinin ortasında kalan bir gürültü olmuş olsaydı, onu yazmaya değmezdi. Eğer düşünce yalnızca bir soru, başka soruların konserinin ortasında yer alan bir soru olsaydı; onun için bir dil yaratmaya değmezdi.
Yazı yazan, başkalarıyla birlikte yazıyor. Ona özgürlük yok. Hâkimleri de yok, bu doğru. Hiçbir yasaya tabi değildir o. Hiçbir analizin kendi yaptığının üzerinde gücü yok. Ama ortada bir kod var. Eliyle ortaya çıkardığı sinyaller, bu kodun sinyalleridir. Herşey sanki gündelik dili, yani açıkçası kullandığı dil, doğrusu, yeterli değilmiş gibi cereyan eder. Daha etkili, daha gizemli birşey gerekir. Göz-sözcükler; bıçak-sözcükler; galip gelmek ve öldürmek için sözcükler; arzulamak ve sevmek için sözcükler; ama yine de herşeye karşın dilin sözcükleri. Bu dili öğrenerek, bu kodu kendi kodu haline getirerek, yazı yazan insan kendi otonomisini karıştırır. Kendisini inkâr etmek suretiyle kitle içine çıkar. Hangi kodu seçerse seçsin, bu, iletişim için, akıl için olur. Bu nedenle de sözcüklerle yazar; enerjik hareketler ya da sinirli titreşimlerle değil. İşin uğursuzluğu da buradan kaynaklanır: bu kodu seçtiği andan itibaren (ancak gerçekten de seçti mi?), sınırların olmasını da kabul etmiş olur.
Herşey koddur. Yaratılmış herşey, ritmi olan herşey, konuşan herşey işaret şamandıralarını gösterir ve yolu açan sinyalleri. Dolayısıyla, sürekli yeni diller öğrenmek gerekir, yeni izler sürmek. Fen bilimlerinin kendi sinyalleri var. Tarih, etnoloji, felsefe, dansın da; resmin, müziğin, mimarlığın, çömlekçiliğin de. Uygarlık, sınıf, birey sayısı kadar kod var. Hapsolmanın getirdiği bir beddua bu, ama aynı zamanda şahane birşey. Her an yeni bir sinyali keşfediyor, bir dilden kopartılmış ve benim olabilecek bir sinyali. Herşeyi silip süpürüyorum: matematik, sosyoloji, psikanaliz, elektronik, sinematografi. Çaldığım işaretler; onları yıkmadım. Onlar kendi kodumun ortaya çıkmasına yarayacaklar, kendi yolumu birkaç kilometre uzatacaklar. Arazimi genişletiyorum. Her yeni olanak, sonsuza doğru uzanan bir ilerlemedir, günün birinde belki mutlak biçimde açık olacak bir mekândır.
Sözkonusu olan artık roman yazmak değildir. Hafızadan geçen tümceleri kâğıtlara iliştirmek, kılıfından çekilmis füze-sözcüklerden çıkan hızlı çizikler değil sözkonusu olan: lav, toz, göktaşı, göz kamaştıran ve nafile patlamalar. Örneğin, yazmak değil artık sözkonusu olan, “Ay yakıcı / Gökyüzü tütün kokuyor” ya da buna benzer herhangi bir şeyi. Gerçeği biraz daha gerçekle öldürmenin ne yararı olabilir ki? Yeterince gerçek yok mu, böyle, etrafımda? O denli aptalca ve güzel, ve luzümsuz, ve güçlü, ve sihirli? Fazladan bir mırıldanma, bireysel bir mırıldanma. Tanınmayan birinin sesi, tümceler saçan ama kimsenin dinlemediği.
Yazı yazan kişi, plastikten masaya eğilmiş şekilde, café’nin uğultusunun ortasında, tüm bu yabancı dilleri öğrenmek, daha çok kod bilmek istiyor, dünyanın gerçekten ne yazmakta olduğunun şifresini çözebilmek için. Dünya milyonlarca iğnesiyle yazıyor. Düz yüzeylere, gökyüzüne, yeryüzüne, suya çiziyor sayısız kıvrımı. Harikulâde bir anlatıdır dünyanın bizim için ortaya koyduğu, ama biz onu anlamıyoruz. Her gün söylenileni duymak için sahip olduğumuz yeterli sözcük dağarcığımız yok.
Zaman kalmamıştır artık yalnızca edebiyatın sesine yöneltilen sorular için. Anlamak için tüm diller bile fazla gelmez. Gerekli olan, kodun şifrelerini çözmek, labirentin tüm güzergâhlarını araştırmak, yol gösteren tüm panoları tanımasını bilmektir. Kurallar her yerde, etrafımda. Modern kentlerin mitoslarını ve efsaneleri tanımak istiyorum, nihayet kendi tarihimi tanımak istiyorum.
Söze sahip olmayan dilleri de duymak istiyorum; arabaların motorlarından çıkan; onbeş katlı binalardan yükselen; fabrikalardan, şantiyelerden, kapılardan çıkan dilleri. Bu savaş alanlarının keşfine çıkmak istiyorum. Düşünce yalnızca bir erkeğin ya da bir kadının eseri değildir. Düşünce her yerde işe koyulmuştur; sahip olduğu çok sayıda biçim ve işaret vardır. Gerçek inceleme bugün başlıyor; denizin ortaya koyduğu sahneye bir süre bakmamaya ya da bir genç kızın dudaklarından terredütle geçen harikulâde ve anlamsız sözcükleri bir süre dinlememeye değecek kadar.
Kodları ögrenmek, dünyanın kriptosunu çözmek: yazı yazan insan gerçeği bakışının ucunda tutuyor, kırılgan hipnozunda korumaya çalışıyor gerçeği. Eğer bir an gözlerini çevirse gerçekten, belki de herşey çökecek. Yazının gizemi budur: kod var, demek ki savaş var. İfade etmek istediğini ilan etmek yerine saklamak gerektiren bir tehlike mevcut olmasaydı ortada, gerçek, sürekli bir kodun olmasına da gerek olmazdı. Gürültülerin uğultusu ortasında, yazı yazan insan bu tehlikeyi bilen, hayale kapılmadan onu ölçen tek kişidir. Önünde, bir an bile eksik olmayan, insan düşüncesini tehdit eden boşluk girdabı durur. O zaman, sözcükleriyle, savaşın artık olmadığı yere gidecek yolu çizmeye kalkışır; bilinçaltının sıvı halindeki iki duvarını açık tutar. Fazla geç olmadan gizemlerin şifresini çözmeye çalışır. Sözcükleri anlamsızlıktan koparır, tek tek, şifre anahtarları önerir. Yavaşça kuralların çizgilerinin ortaya çıkmaya başladığını görür, hece hece dünyanın söylediği uzun tümceyi yeniden besteler.
Tüm bunları, nasıl ve niçinini bilmeden yapar; korkuyla, mutluklukla, yorgunlukla; ve siyah tükenmezi tutan eli, kâğıt sayfalar üzerinde yatay çizgiler halinde titreşim halindedir, herhalde Kıtaların hareketlerini kaydederek.
Fransızcadan çeviren: Engin Soysal
|