Ağlayan Kör ve Çocuk

Ayşegül Çelik


— Bu kızın elleri küçücük ama, daha da küçülecek; kabuğuna sığan fındık gibi, bir adamın kalbine girip oturacak.
Örtünün altından, usulca ellerime baktım; aklım yatmadı; bunlardan bir adamın kalbine kenar süsü olurdu ancak, kırmalı su olurdu... Yanyana duran iki oya boncuğu gibiydiler.
O vakitler Emine Hala’nın sayıklamalarının birer kehanet olabileceğini bilmiyordum. Gözleri kördü Emine Hala’nın ve uzun uzun ağladığı bilinirdi. O kadar ağlamaya bir damla renk gitmez mi insanın gözünden? Bununkiler zifir gibiydi, kapkara! Elleri kıvrım kırış içinde. Yaşlılıktan derlerdi ama ben inanmazdım. Sanki kendi gibi bir ihtiyarın yüzünden, eldiven yapmıştı ve bileğinden büzdürüp giyiyordu Hala. Hala... Herkes ona böyle derdi. Annem, teyzem, ablalarım, sabahın erken vakti apar topar çıkmıştık evden. Torbamızda tülbentler, dualı sular, pürtelaş kurşun döktürmeye gidiyorduk. Yerini dar bulan bir orman vardı içimde. Belki bu yüzden kuşlar ve çam dalları batıyordu kalbime her mevsim. Yol boyu konuştu kadınlar; uğur getirecekti bu ziyaret bana ve bol kısmet ve baht açıklığı. İçimdeki bunaltıyı, asi hallerimi alıp götürecek, yeni bir Gülmisal getirecekti evimize...
İşte şimdi oyasız örtünün altımda diz çökmüş, yeni Gülmisal’i bekliyordum. Belli ki bu okumalar, dualar bitince, dağda kaynayan su gibi içimde belirecekti. Onun kalbine iğneler batmayacak, halleri tekinsiz olmayacaktı. Verilen adamla evlenmeyi, verilen hayatı sevmeyi bilecekti. Oyasız örtü, bakışımı kapatıyordu. Her şey küçük ilmeklere bölüştürülmüştü. Öyle ki annemi bile seçemiyordum. Hala gibi, körün teki olup çıkmıştım. Yine de onun dualarla değişen yüzüne bakınca ürperdim: Hep suya, kurşuna bakan Hala’nın zifir nazarı hiç katıksız yüzümdeydi. Örtünün ipek damarları kavlıyor, zifir sızıyordu içeri. Körlüğünü bildiğim halde içim yerinden oynadı.
— Bir de bacakları... Bacakları çok uzayacak, çok. Diyebilirim ki, bir gecenin üstünden bir yıldıza atlayacak.
Bunu dedikten sonra, birden başı ağrıdı Hala’nın. Öteden beri tekinsiz güçleri olduğuna inanılırdı. Kadınlar mırıldandılar... Belli ki kalkmak gerekti. ‘Gülmisal kalsın’ deyiverdi Hala. Mesele bu kadar uğursuzdu demek. Kadınlar çıktı, biz iki kör, yapayalnız kaldık.
Hala, şimdi tavuskuşları işli yastığa dayamış alnını, ağlıyor: ‘Gülmisal kızım, gülyüzlüm, bahtsızım... Ah, ne desem sana... Ne desem boş... Ne birinci, ne sonuncu hiçbiri senin değil, senin olmayacak.
Korkuyordum.
— Ama ne desem boş, sen olan biteni göremeyeceksin... Bakışın kapanacak senin, yaşadığını hayatın sanacaksın!
Demek Hala da biliyordu, körlüğünün bulaşıcı olduğunu!
— Kendini onlara bırakacaksın. Bir çavlan olup içinden akacak bu adamlar. Akarken, yavaş yavaş, bitirecekler seni... Ah Gülmisal, ah kızım, ah bahtsızım...
İçimde çam dallarının kıvıldandığını duydum. Sıkıca kapattım gözlerimi. Çünkü bulutların arkasında, puslu, sessiz orman uyanıyordu. Çınar dalları uzayıp, mavi mor yapraklandı. Ağlayışları, kuşlu yastıkları, zifirin parlak karanlığını sakladı benden. Yapraklar mırıldanmaya başladı, ayaküstü duaları, baht açıklığı için dilekler, ağlayışlar, hepsi yaprakların hışırtısında dağıldı.
Gözlerim, yüzüm neyse de, aklımı kapatmaya çok geç kalmışım; Emine Hala’nın sözleri, kaderime kadar sızmış... Biliyorum, çünkü hiç unutmadım.. 6-7 ay sonra, doğduğum kasabayla birlikte, doğduğum hayatı terk ederken bile, söyledikleri kelimesi kelimesine aklımdaydı. Gazetelere çıkan, filme çekilen şöhret heveslisi kızlar gibi; bir elinde sıkıladığı bohça, bir elinde avucuna batık tırnaklar, yüreğinde batık anneler, teyzeler, bulunduran ben Gülmisal, o uğursuz sözleri bir dua gibi tekrarlıyordum içimden. Sonra otobüs yola çıktı, sonra üç kez durdu, sonra İstanbul’a geldi.
Hayri’yi tanıdığımda bu âleme gireli çok olmuştu. Atkılı pabuçların ve dolarla markın moda olduğu günlerdi; bir de savaş başlamıştı galiba... Sonra Hayri çıktı karşıma, bir yıllık hesabı bir kerede kapattı: Metres olmuştum artık. Ama yükselmek saymamalı bunu; çünkü ilk değil, daha önce de üç defa metreslik etmişliğim var. Biri katlı, apartmanlı hem de. Öbürü fena, esrarkeş, hapçı: Her yol vardı herifte. Diğerini anlatmaya bile değmez... Fakat bu Hayri, dördüncü yani... Bir tuhaf. Öncekiler de evliydi ya... İlk defa çocuğu olan bir adamla yatıyorum, yani metresi olarak. Babasız büyüdüğümden belki; bir kızı olduğunu öğrendiğimde içim aktı adama; ötesini berisini sormadım. Bana ev açtı, yeni bir adres, yeni bir hayat açtı Hayri; öncekilere çok benziyordu, ama onun bir kızı vardı: Burçin. Ben de kendime Gülçin adını almıştım; Gülmisal’e misal olsun diyerekten. Bu oldu, aklında bir eşleme, eşitleme gibi, Burçin’e ne alırsa, bana da aldı. Burçin neyi severse ben de onu seviyormuşum gibi davrandı; ses etmedim. Zaten söylesem de kimse inanmaz; metresi olduğum adam o gün bu gündür, altını gümüşü olmayan hediyeler alıyor bana. Çocuklara göre şeyler: Fiyonklu oyuncaklar, açılınca ses veren kutular, lunapark biletleri... ‘Küçükhanım’ diyor, ‘gülersen güzelleşirsin.’ Kucağıma ışıltılı hediyeler bırakıyor, kahkahalar atayım istiyor, başım arkaya düşsün, ben de bir düşe; tepetaklak... O beni gülerken sevdiğinden olacak, ben de gülmeyi seviyorum. Bir kara büyüye tutulmuşum gibi, kendi yalanıma inanıp sesimi, soluğumu tutamadan gülüyorum, gülüyorum...
Önceleri kapıyı açıp onu karşıladığımda, yeni döşenmiş salonda salınırken, beyaz yatak odasında sevişirken bile gülüyordum. Sonra ne olduysa, bunu istemediğini söyledi bana. ‘Sevişirken gülünmez’ dedi. Ben de yapmadım. Ne var ki bunda? İstese daha bir sürü şeyi yapmazdım.
İnsan en kolay kendini pusuluyor. Çünkü Hayri ne istediyse onu verdim, ne veriyorsa onu istedim ben... Baktım çocukça hediyeler getiriyor, vapur gezmesi diye tutturdum.. Kozhelvalar istedim, pamuk şekerler, atlıkarıncaya binmeler, parkta dondurma yemeler... Hiç geri çevirmedi. Çocukluğum uğursuzdu, demek ölümüm de bunlardan olacak.
Ah Emine Hala, hani bahtsızdım ben? Bahtsızlığım yastıklara gömülüp ağlanacak türdendi? Bak, 25 yaşındayım, belki geç, belki erken, hem beklediğim sevgiliye kavuştum, hem hayalimdeki babaya. Bak! Bak da bir defacık gör; şehirdeki en azgın ışığın içinde duruyorum; bir yanım dönmedolap bir yanımda parlak aynalar! Ateş yutanlar dönüyor etrafımda, sicimli cambazlar! Bu cümbüşün içinde yalnız yürüyorum diye, dutkurusu yiyen yaşlı kadınla ahbaplık ettim diye haklı sayma kendini. Biz Hayri’yle gelecektik. Oyuncaklara beraber binecektik, dondurma yiyecektik, ben başımı arkaya atıp gülecektim. Hayri bir kolu omzumda, gülüşümün tadını çıkaracaktı. Gülerken nasıl güzelleştiğimi görecekti. Fakat olmadı, kızını gezdirmesi lazım geldi. Nasıl duracaktım evde? Peşlerine düştüm. Hayri buralarda bir yerde anlıyor musun? Şu gülen, eğlenen kalabalığın içinde benim olan biri var. Ah Emine Hala, ne diye o kadar ağladın ki? Ne gördün o kıvıldanan kurşunun içinde? Nasıl unuttun körlüğünü? Bak, ne büyük hata yapmışsın! Kurşunun içindeki o bakışı kapalı, bahtsız kadını ben sanmışın. Halbuki Hayri çıkacakmış karşıma! Çektiği gibi ışığa, renge boğacakmış beni... Kim bakarsa baksın, çocuk suretleri gösteren aynalar takacakmış hayatıma. Meğer kurşunun içinde yalnızlığına ağlayan kör ben olamazmışım meğer o senden başkası değilmiş!


<<geri dön

Ana Sayfa