Çok(Az)-Kültürlülük

İsmail Ertürk


Yolunuz Fas’a düşerse Volubilis’e uğrayın. Ben, bu ülkenin, dilimizdeki adını veren eski başşehri, IX. yüzyılda kurulmuş ve zamanının bilim ve İslam kültürünün merkezi olmuş Fas şehrine yöneldiğimde buldumVolubilis’i. Fas şehrine gideceğimi bilen Casablanca’daki dostlarım, hemen dibindeki, daha az bilinen ancak Fas tarihinde önemli yeri olan Meknes’e de uğramamı önerdiler. Elimdeki gezi kitabı, Meknes’e gidip de Romalıların, Afrika’daki Mauretania Tingitana eyaletlerinin idari başşehri olarak MS 40 yılında kurdukları Volubilis’e uğramazlık edemeyeceğimi yazıyordu. Her zaman elimdeki gezi kitabının ya da başkalarının önerilerine kulak asmam. Örneğin Fas’a ilk gittiğimde, Amerikalı ve Avrupalı yazarların ünlendirdiği Tanca’ya değil de Orson Welles’in ayak izlerini bulmak için, Shakespeare’in Othello’sunu sinemalaştırdığı balıkçı köyü, eski Portekiz kalesi Essaouira’ya gittim. Evet, adı Tanca’dan daha güzeldi bu küçük tarihi liman ve balıkçı köyünün; ancak beni asıl Essaouira’ya çeken, usumdaki, Orson Welles’in burada çektiği Othello filminden görüntülerdi. Atlas Okyanusu dalgalarının dövdüğü kalenin surlarında, Othello’yu kendi iç sinema perdemde yeniden izlemek için gittim Essaouira’ya.
1952’deki Cannes Film Festivali’nde, Othello filmiyle Büyük Ödül’ü alınca Orson Welles, filmin hangi ülke adına yarıştığına karar vermesi gerekir. Filmin çoğu Fas’ta, Essaouira’da çekildiğinden, “Fas,” der ABD’li Orson Welles. Fas’ın bayrağını bulmakta, ulusal marşını çalmakta zorluk çeker film festivalinin Fransız düzenleyicileri. Fenikeli gemicilerin, Kuzey Afrika’nın kıyılarında, kıtanın haritasını çıkarma çabaları içindeyken kurdukları bu liman, önce Romalılar, daha sonra da Portekizliler tarafından kullanılmış. XVIII. yüzyılda da Faslılar, büyütüp kendileri için önemli bir ticaret limanına çevirmişler. Müslüman Fas’ın sultanı, ticareti geliştirsinler diye İspanya’dan Yahudileri davet etmiş. Essaouira’nın kültürüne, halen süren belirgin bir damga vurmuş Yahudiler. Liman kentinin adı, Müslüman Araplar Fas’ı ele geçirmeden önce, oraların yerli halkı Berberlerin dilinde Mogador iken Arapça Essaouira’ya değiştirilmiş. 1940’ların sonunda da, Essaouira’ya, Orson Welles tarafından Shakespeare’in Othello’sundaki Kıbrıs rolü verilmiş. İşte Orson Welles’in Othello’sunda rüzgârı, surları döven dalgaları ve kale burçları ile aldığı rolden dolayı Essaouira, Tanca’dan daha çekici gelmişti bana.
Arap kumandan ile Venedikli sevgilisi Desdemona’nın, Iago’nun “uygarlıklar çatışması”na dönüştürdüğü sevilerinin trajedisinin, Orson Welles’in görsel diliyle yeniden anlatılmasının tuzruhunu kokladıktan sonra Essaouira’dan Volubilis ve Meknes’e doğru yola çıktım. Volubilis’te, Venedik’ten değil, Roma’dan buraya gelmiş II. Juba ve Selena’ya rastladım. II. Juba ile Selena’nın arasında, intikam peşinde koşan kötü bir Iago değil, imparatorluk kurmuş, erk düşkünü Augustus vardı. Meğer, Volubilis’e gelmeden gittiğim Essaouira’da da izleri varmış II. Juba’nın. Volubilis’i kuran, Roma’dan atamalı Kral II. Juba, Roma’ya zeytin ve buğdayı Volubilis’ten, senatörlerin giysilerindeki ayrıcalıklı renk morun boyasını da Essaouira’dan gönderirmiş meğer. Essaouira, II. Juba’nın oraya gelmesinden beş yüz yıl önce kurulmuş bir liman kenti. Volubilis ise II. Juba ve eşi Kraliçe Selena tarafından MS 40 yılında kurulmuş. Roma İmparatorluğu’nun, Afrika’daki en iç şehriymiş Volubilis. Buradan Roma’ya buğday ve zeytinyağı gittiği gibi, arenada dövüşen gladyatörler için aslan, fil ve diğer yaban hayvanları gönderilirmiş. Volubilis’teki kalıntılarda, yer mozaiyi bir dünya haritası, karadaki hayvanlar, denizdeki balıklarla doldurulmuş. Volubilis’teki kalıntılarda gördüğüm yer mozaiyi dünya haritasının, kral olması yanı sıra kitaplar da yazmış II. Juba’nın coğrafya merakıyla ilintili olduğunu öğrenince, II. Juba’yı daha yakından tanıma isteği duydum.
Bu şehirde, iki bin yıl önce, Romalı kral II. Juba, Roma’daki patronları için hem krallık yapmış hem de Roma’da geçen çocukluğu ve gençliğinde, zamanının ünlü Romalı ve Yunanlı kültür kişilerinden aldığı eğitim sonucu kitaplar yazmış – coğrafya, dil, bitki, sanat kitapları. Eşi Selena da, II. Juba ile birlikte hüküm sürdüğü Kuzeybatı Afrika topraklarında, İskenderiye’deki ünlü kütüphaneyi kurmuş; ataları Ptolemelerin geleneğini sürdürüp kültür ve sanatı besleyip desteklemiş. II. Juba, Roma’da, Augustus’un evinde yetiştirilmiş Kuzey Afrikalı kral I. Juba’nın oğlu. Selena da Roma’da Augustus’un evinde yetiştirilmiş, ancak Mısır’daki Ptoleme hanedanlığından gelme. Ünlü Kleopatra ile Antonios’un kızı. Hem asker, hem devlet adamı hem de kültür adamı imiş Romalı kral II. Juba. Eşi Kraliçe Selena ile birlikte çok-kültürlü bir merkez yaratmışlar Kuzey Afrika’nın batısında, Mağrip’te. II. Juba ile Selena üzerine yayımlanmış tek kitabın yazarı Duane Roller, “çok-kültürlü” diye tanımlıyor II. Juba ve eşi Selena’nın yönettikleri Kuzey Afrika’daki Roma şehirlerini. Mısır, Yunan, Kuzey Afrika ve Roma uygarlıklarını bir araya getiren, koruyan, yaşatan şehirler.
Aradan iki bin yıl geçmiş ve dünya bir kez daha imparatorluk ve çok-kültürlülük tartışması içinde. Üstelik, çok-kültürlülüğün neden olduğuna inanılan bir yangın, kan ve kinle beslenerek yeryüzünü sarmış durumda. Paris’teki Faslı, Londra’daki Müslüman, Çeçenistan’daki Ortodoks Hıristiyan, Irak’taki Amerikalı, ve diğerleri ve diğerleri... Çok-kültürlülük; siyasetçilerin ağzından düşmüyor, akademisyenlerin araştırmalarını güdüyor, yeryüzünün başşehirlerindeki bienallerde gezdiriliyor. Siyasetçi özellikle, edimden çok, dile sarılıyor, sorunu çözmek için. Uygarlıklar, dinler, kültürler arası uzlaşma, barıştan söz edip duruyor. Türkiye, bütün bu çok-kültürlülük tartışmasının tam ortasındaymış gibi duyumsuyor kendini. Bugünün imparatorluğu olarak kabul edilen ülkenin başı, kendine, Boğaz Köprüsü ve Ortaköy’ün cami minarelerini arkaplan seçip dünyaya sesleniyor. Avrupa ile siyasi geleceğimizi paylaşma çabalarımızın dönüp dolaşıp çarptığı kaya “kültür ayrımı”. Ancak aynı zamanda, dünyadaki çok-kültürlülüğün savaşa değil barışa çıkmasının koşulu olarak, hem bazı Avrupalı siyasetçinin hem de Türkiyeli siyasetçinin desteğini alıyor bu topraktaki çok-kültürlülük gizil gücü. Kısacası, siyasetçinin dilinde merkeze taşınan dar bir “kültür” anlayışı, hem bizim topraklarda hem de dünyada dolaşıma girmiş durumda.
İşte böylesi bir dönemde işi kültür olan edebiyatçı ve sanatçıya, edebiyat ve sanatı sevenlere çok iş düşüyormuş gibi geliyor bana. Sanatçı, edebiyatçı, sanat ve edebiyat sevenler siyasete soyunsun demiyorum. Kültürün, siyasetçiler tarafından dilselleştirilmiş, dile getirilen ve dolaşıma sokulan biçiminin açtığı tuzakların ayrımında olmak gerekir düşüncesindeyim. O yüzden, Nobel edebiyat ödülünün Harold Pinter’e verilmesi kolaycılığını desteklemiyorum. Harold Pinter, Nobel’e değer bir yazar değildir de demiyorum. Harold Pinter’a Nobel ödülü verilmesinin siyasi nedenlerinin edebiyat açısından doğru olmadığına inanıyorum. Bu görüşümü ileri sürerken, aklımda şöylesi örnekler var: II. Dünya Savaşı’nı Fransa’da hapiste geçiren, Avrupa’nın yaşadığı cehennemi, toplumun kendisine biçtiği cehennemden nitelik olarak ayrı tutmayıp kentsoylu aktöreyi zehir zemberek eleştiren Jean Genet; II. Dünya Savaşı’nın çıkmasını önlemek için Japonlara ada verip onlardan Noh oyunları elyazmaları alma önerisini düşünen, bu öneriyi, üşenmeden İtalya’dan kalkarak Washington’a giderek siyasetçilere anlatan Ezra Pound. Bu örneklerle edebiyatı, edebiyatçıyı; güncel siyasetten kesin ve uzlaşmaz çizgilerle ayırdığımı, edebiyat mantığının güncel siyaset mantığından iyi ki ayrı olduğunu, bu ayrımın ancak dilde dışa vurulabileceğini vurgulamaya çalışıyorum. Listeyi uzatmak olası. Samuel Beckett, Nazilere karşı yaşamını riske attı, ancak yapıtını güncel siyasetin kollarına atmadı. Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı ve Gece kitaplarında, etikten bir cımbızla; güncele batmış, kanatan kıyım ve baskı dikenlerini, estetik bilek hareketleri ile sıyırdı aldı. Kısacası dil, edebiyatçının etiği; kültür, varoluş nedeni. Kültür, işi erk olan siyasetçinin diliyle tartışıldığı ölçüde, edebiyat ve edebiyatçı zarar görür görüşündeyim. Bence bugün kültür, çok-kültürlülük, siyasetçinin dilinde zarar görüyor, yara alıyor. Kültürün, edebiyatçının dilindeki çoğulcu, anarşist, gizilgüç taşıyan, anlamla tek boyutlu ilişkiye girmeme gibi özellikleri, tehlikede görünüyor bana. Harold Pinter’e verilen Nobel edebiyat ödülü, siyasetçiye çıkartılmış bir dil gibi görünse de, dilin anlamı, kültür içindeki yeri açısından siyasetçi ile aynı anlayışa sahip; o yüzden bence siyasetçiye hizmet eden bir tutum. Eğer Nobel ödülünü verenler gerçekten siyasetçi ile dalaşmak istiyorlarsa, dili, siyasetçiye karşı koruyan bir edebiyatçı örneği seçmeliydiler. Eğer, ayrıca, Harold Pinter örneğindeki gibi, bu tutumlarını imparatorluğun dilini konuşan bir edebiyatçı ile göstermek idiyse amaçları, bence ABD’li şair John Ashbery çok daha yerinde bir seçim olurdu. Ashbery, yalnızca dilin, soylu ve seçkin bir koruyucusu değil, aynı zamanda kültürün sahici bir sevgilisi de. Yazdığı onca güzel şiir kitabının yanı sıra, örneğin yetmiş altı yaşında, üç yıl önce, 1940’ların başında yapılmış Val Lewton’ın Yedinci Kurban filmi üzerine tadına doyum olmaz bir eleştiri yazabiliyor; otuz dört yaşında, 1961’de, Foucault’dan üç yıl önce, ABD’de kimsenin adını duymadığı, kendi ülkesi Fransa’da ise pek az kişinin önemsediği, dili hiçbir ödün vermeden kullanan “zor yazar” Raymond Roussel’ı bulup çıkartabiliyor. Amacım, burada alternatif Nobel adayları oyunu oynamak değil. Harold Pinter’ın, edebiyat açısından yanlış bir seçim olduğunu; siyasetçilere karşı, siyasetçilerin diliyle “siyaset yapmak” yerine, siyasetçilerin dile sarılarak kültürü evcilleştirmeye çalıştıkları bir dönemde, dili, siyasetçinin kültürel açıdan anlayamayacağı özgürlükle işleyen edebiyatçılarla “kültür yapmanın” daha yerinde bir siyaset olduğuna inandığımı anlatmaya çalışıyorum. Siyasetin, şimdiki an’a ve tek boyuta indirgemeye çalıştığı kültürü; Nermi Uygur’un, ustalıkla ve güzellikle, dil ile sevişerek yarattığı “başka-sevgisi” kavramını açımladığı Başka-Sevgisi kitabında yaptığı gibi, uygarlık-zamanlarına ve uygarlık-coğrafyalarına geniş geniş yayılmış, oralarda birikmiş nitelikleriyle savunmak gerekir diye düşünüyorum. Kültürü kendi çağdaş amaçları için evcilleştirmek isteyen siyasetçiye karşı, kültürün siyasetçiyi yontma stratejileri geliştirmek bana daha anlamlı ve yerinde geliyor.
Yeniden dönelim ve bakalım ne olmuş Volubilis’te: MÖ 25. yılda, Roma İmparatoru Augustus, Roma İmparatorluğu’nun, Mauretania diye bilinen Kuzeybatı Afrika eyaletine, Mağrip’e, kral olarak atadığı II. Juba’ya eş olarak Selena’yı seçer. II. Juba ile Selena üzerine yazdığı tarih kitabında, Duane Roller, kral ile kraliçenin, bugün Cezayir’de bulunan ve çağdaş adı Şarşal olan Iol liman kentini Mauretania’nın başkenti yaptıklarını ve adını, Augustus’a saygı ve Roma’ya bağlılıklarını göstermek için Caeserea (Kayseri) olarak değiştirdiklerini yazar. II. Juba, Roma’da yetişmiştir ancak Sezar’ın yendiği Kuzey Afrika’nın yerlisi Kral I. Juba’nın oğludur. Sezar, çocuk II. Juba’yı yanında Roma’ya götürür ve onun Roma’nın çıkarlarını korumada kullanılmak üzere yetişmesini sağlar. Askerlik, siyaset ve kültür konularında Roma’da çok iyi bir eğitim verilir II. Juba’ya. Eğitimi sırasında, sonradan eşi olacak, Mark Antonios ve VII. Kleopatra’nın kızı Selena’nın atalarından Mısırlı VIII. Ptolemaios’un yazdığı, kendi Kuzey Afrikalı atası Massinissa üzerine bir kitap da okur. II. Juba, Mısır, Yunan, Roma ve Kartaca kültürlerinin toplamıdır. Öyle olsun da istenmiştir Roma’nın yöneticileri tarafından. İletişim ve bilgilenme açısından sözüm ona küresel olan çağımızda bırakalım siyasetçiyi, hangi gazeteci, giderek kaç akademisyen böyle bir kültür toplamının sonucu olduğunu savlayabilir?
II. Juba, kral olarak atandığı Mauretania’da, oradaki yerlilere yabancı değildir. Soyu bilinmektedir. Kökü, Afrikalıdır. Evlendirildiği Selena, Kuzey Afrika’nın doğusundan, Mısır’dan gelmedir. Ünlü VII. Kleopatra ve Mark Antonios’un sağ olan tek kızlarıdır ve o da, II. Juba gibi, Ptoleme devletinin Romalılar tarafından yıkılması sonrası yetiştirilmek üzere Roma’ya getirilmiştir. Kendini Roma uygarlığı denli, annesi ve babasının ait oldukları Mısır ve Yunan uygarlığının parçası olarak da görür. İskenderiye Kütüphanesi’ni kurmuş atalarının kültür zenginliği kanındadır. II. Juba, kral ve kumandan olur sonunda; ancak bir edebiyat ve kültür adamı da olur ayrıca. Yazar Kral –Rex Literatissimus– olarak geçer tarihe. Yunanca yazdığına inanılan on yapıtından biri, on beş kitaptan oluşan Benzerlikler adlı Latin sözcüklerin Yunanca köklerini araştıran bir çalışmadır. Roma’nın Geçmişi; Efesli ressam Parrhasiosu anlattığı on yedi kitaptan oluşan Resim Üzerine; çalgıları ve dansları betimleyen bölümler içeren Tiyatro Tarihi; Kartacalı Hanno’nun keşifleri üzerine bir kitap mı yoksa Hanno’nun coğrafya kitabının bir çevirisi mi olduğu tam bilinmeyen Hanno’nun Gezileri; Roma topraklarında yaptığı, Kuzey Afrika’nın batı ucundan Ege, Kapadokya, Ermenistan’dan geçerek Hindistan’a uzayan gezilerini anlattığı Libya, Arabistan, Asurya başlıklı coğrafya kitaplarının yazarı, yazar-kral II. Juba. Kanarya Adaları’nı bulan ve adalara, orada rastladığı azgın köpeklerden dolayı Latince köpek anlamına gelen Canis adını veren II. Juba. Bütün bu yazdıklarından geriye, yalnızca, Pliny ve Plutarch gibi tarihçilerin kitaplarındaki yüz kadar alıntı kalmış. Ancak, eşi Selena ile birlikte kurdukları, kültür merkezi yaptıkları şehirlerin kalıntıları da var onlardan geriye kalan. Ben, işte, Fas’taki, Roma’nın Afrika’nın en içindeki şehri olan Volubilis’in kalıntılarında rast geldim II. Juba ve Selena’ya. Volubilis, II. Juba ve Selena nedeniyle, Kuzeybatı Afrika’da, MÖ I. yüzyıl ile MS I. yüzyıl arasında, son dönem Yunan kültürünün gelişip serpildiği bir merkez oluyor. Ancak ne Volubilis ne de II. Juba, tanıdık gelmez çoğu Avrupalıya ve Doğuluya. Fas’ı, Avrupalı ve ABD’li yazarların gözünden, özellikle de Paul Bowles’ın gözünden, Tanca’yla; üstelik Tanca’nın son iki yüz yıllık tarihiyle sınırlı kalarak görme tembelliği kolayca iliğine işlemiştir çoğu kişinin. Kimisi de İspanya ve Kuzey Afrika’daki Endülüs’ün görkemini aramakla kısıtlamıştır kendini.
Kültürün, siyasetçiyi yontmasının, uygarlaştırmasının olağan kabul edildiği dönemler artık geride kalmış olabilir mi? Volubilis’te, Roma’nın Kuzeybatı Afrika’daki erkinin bekçisi Kral II. Juba’dan ders alamaz mı bugün siyasi erki elinde tutanlar? Tarihin, altın bir dengenin başarıldığı yitik bir cennet olduğu görüşüne yaslanmadan soruyorum bu soruyu. Kesinlik değil kuşku peşinde biriyim ben. Ancak bugünkü imparator, işgal ettiği uygarlığın müzesinin talan edilmesine göz yumarken, II. Juba, işgal ettiği yerlerde kütüphane kurup, otunu, denizini, coğrafyasını araştırarak kitap yazmış ise, kuşkumu, ağzından çok-kültürlülük düşürmeyen bugünkü siyasetçilere yöneltirim de. Günümüz siyasetçisinin, kendini Eski Yunan ve Roma uygarlıkları ya da Endülüs uygarlığı zincirine bir halka olarak görmesinden umutlanarak, çok-kültürlülüğü, en azından zengin bir kültürel söylemle tartışmasını bekleme hakkımız neden olmasın?
Volubilis’teki, II. Juba’nın yaptırdığı yer mozaiği dünya haritasını görünce Volubilis’te çakılı kaldım. Yerküreyi, “küresellik” diye çağdaş bir kavramla, CNN ekranı ve internetteki baş döndürücü trafikten oluşan dar bir odaya sıkıştıran ortalamayı düşündüm; sıkıştığı siyasi boğazda yerküreyi paylaştığı türdeşlerine miyop bir “çok-kültürlü”lük gözlüğü ile bakan Avrupa ve ABD kökenli akademisyen ve siyasetçilere, onların söylemini çoğaltan çevre siyasetçileri ve aydınlarını korkarak usuma getirdim. Ancak hemen, yapıtları, dilin incelikleri ve gücü üzerine kurulu olan Jacques Derrida’nın, son yapıtlarında, günümüzün siyasi ve uluslararası sorunları üzerine; dost, düşman, konukseverlik gibi sözcüklerin soyağaçlarını felsefi tırnaklarıyla kaza kaza düşünmesini anımsayarak biraz rahatladım. Çok-kültürlülük üzerine, çözüm aradığım, çözüm beklediğim izlenimi vermek istemem. Ben, yalnızca, kendi düğümümü atmaya çalışıyorum “küre” ve “kültür” üzerine. Çözülmeyen, çözmeyen; kurulması sürecine dikkat çekmek isteyen bir düğüm. Kültürü, siyasetçinin diliyle değil, edebiyatçı ve sanatçının diliyle konuşmanın uygarlığı üzerine bir düğüm. İki bin yıl önce yaşamış, gittiğim Volubilis’ten çıkıp doğduğum Söke’nin dibindeki Milet’e uğramış, oradan da Anadolu’nun içlerine, doğuya uzanmış II. Juba ve onun eşi, Doğu’dan gelip Batı’ya göçmüş Selena’dan umutlanan bir düğüm. Çokluğuna, siyasi erkin dili ve o dili paylaşanların karar kılmadığı; doğuya batıya bölünmemiş, bölünemez bir yeryüzü kültürü düğümü.


<<geri dön

Ana Sayfa