| “Kaçıp” gitmek mi, “çekip” gitmek mi?
|
| |
|
Okur bazen, roman kahramanlarının altında kalkamadığı durumların büyütülecek bir şey olmadığını düşünür. Kahraman yeterince güçlü değildir kimi zaman, kimi zaman aymazın tekidir. Bir silkinse, doğru dürüst düşünebilse, aklı selimle yolu kesişecek, hayatını istediği biçimde şekillendirebilecektir. Ancak günümüzde yarı yoldan geri dönmeyecek bir kahraman bulmak da, onu yaratmak da, yazmak da zor olsa gerek.
“Varmak istediğim noktaya ulaşmak için kimlerle, neden yarışıyorum? Bu, bir yarış olmaktan çıkıp manasız bir çarpışmaya ne zaman dönüştü? Bu yalnızlaşmayı tek başıma mı yarattım? Başkaları bu duruma sebep olsa bile, tek başıma çekip gitmem; kabul ettiğim, boyun eğdiğim ne varsa reddetmem mümkün mü?” sorularını yazar, malzeme deposundaki bizlere yüksek sesle sorduruyor. Yazar bizi işitiyor, bize birer kimlik veriyor ve bir roman yazıyor. Cemil Kavukçu’dan, deposunun kapısını aralamasını istedik. Duyduğu sesleri ve son romanı Gamba’yı sorduk.
Gamba’nın yazılış öyküsünü anlatır mısınız?
Dört yıl önceye uzanan bir serüveni var Gamba’nın. Bu süre içinde yalnız bu romana çalışmadım. Öykülerimi ve Suda Bulanık Oyunlar’ı yazarken Gamba dinleniyordu. Araya uzun süreli kopukluklar girdi. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen iki çalışmamın yolları bir yerde kesişince, Gamba biçimlenmeye başladı. Turgay’ın öyküsüyle yola çıktım önce. Bir kamu kuruluşunda çalışan, mesleğini seven, hem kendini geliştirmek hem de kurum için bir şeyler yapmak isteyen ama hantal bir sistemin içinde inançlarını yitiren genç bir jeofizik mühendisini yazmak istiyordum. İş yaşamı olduğu kadar, özel yaşamı da renksizleşen, tekdüzeleşen, kendine özgü çizgileri silikleşen bir kent insanı olarak düşünüyordum Turgay’ı. Bir yandan bu öykü oluşurken, diğer yandan da emekli olduğu gün bisikletle uzun bir yolculuğa çıkmayı düşleyen Asım’ın öyküsü oluşmaya başlamıştı. Asım’la Turgay’ın meslektaş, hatta aynı kentte ve aynı kurumda çalışıyor olmaları düşüncesi iki öykünün kaderini de değiştirdi. Cevat ve Nurbay’ın da katılımıyla Gamba’nın çekirdek kadrosu oluştu. Yazarken kurgulanan, başka bir deyişle, kendini yazdıran bir roman oldu Gamba. Onlarla birlikte ben de yola çıktım ve uzun süre, bu yolculuğun nasıl biteceğini bilmeden yazdım.
Karamsarlığın öykülerini yazdınız, yeni yaşam biçimine ayak uyduramayan, yabancılaşan insanlar kahramanlarınız oldu. Gamba için de karamsarlığın romanı diyebilir miyiz? Temel meselelerinize sadık kaldığınız görülüyor. Bu sadakatle, bir roman yazarak arkeoloji çalışmalarınızı derinleştirdiğinizi düşünüyorum, katılıyor musunuz?
Karamsar öyküler yazmak için yola çıkmıyorum. Hatta yazarken çok keyif alıyorum. Bitirdiğimde ise ortaya karamsar öyküler çıkıyor. Gamba’da da aynı şey oldu. Bisikletle gidilen keyifli bir yolculuk bu. Üstelik Antalya’dan Köyceğiz’e uzanan olağanüstü doğal güzellikleri olan bir coğrafyada sürüyorlar bisikletlerini. Ama sonuçta, tam olarak “karamsarlığın romanı” diyemesem de karamsar bir roman çıkıyor ortaya. “Temel meselelerime sadakat” yerinde bir saptama. Büyük boyutlu bir tuvale, pastel renklerle bir resim yapmaya çalıştığımı düşünüyorum. Her öykü, her kitap resmi biraz daha ortaya çıkarıyor. Doğurgan bir resim bu. 1982 yılında yayımlanan Pazar Güneşi adlı kitabımda yer alan Anahtarlı Hayalet öyküsünün Dönüş romanının, 1995 yılında yayımlanan Uzak Noktalara Doğru kitabımdaki Beşinci Uzak Nokta öyküsünün Gamba’nın embriyonu olması gibi. Kasabalardan denizlere, denizlerden kentlere uzanan; kaybedenlerin, yalnız insanların yaşamlarından kesitler veren bir teması var bu resmin.
Kahramanlarınızın yaşadığı, bir kuşağın daha iyi algılayabileceği türden bir yabacılaşma mı? Ellilerindeki Asım’ın önderliğinde yola çıkış ve onun fark edişlerinin daha hissedilir olmasından dolayı soruyorum bu soruyu. Oğuz Atay’dan bugüne yabancılaşmanın, tükenmişliğin, modern insanın kendini arama ve aşma çabalarının edebiyata yansıması farklılık gösterdi mi, gösterecek mi sizce?
Asım elli, Cevat, Turgay ve Nurbay otuzlu yaşlardalar. Aralarında bir kuşak farkı olmasına karşın, günlük yaşamlarına yansımıyor bu. Gittikçe daralan yaşamlarında soluk alabilecekleri alanlar yaratma çabalarında benzeşseler de, yaşama ve sorunlarına bakışları farklı. Asım, mesleğine olan inancını zaman içinde, yaşadıkça, gördükçe adım adım yitirirken Cevat inançsız bir mühendis olarak işe başlıyor. Asım’ın evliliği neredeyse yazgı biçiminde bir kabullenişe dönüşürken, Cevat evliliği düşünmüyor. Hatta sevmekten korkuyor, aşkının bile arkasında duramıyor. Oğuz Atay, elli yıl önceki ülkenin aydınlarına eleştirel bir projektör tutmuş, kültürlü, donanımlı bireylerin iç hesaplaşmalarındaki zenginliği yansıtmıştı. O zamandan günümüze, teknolojik gelişmeler dışında yaşamın her alanında müthiş bir sığlaşma var. Üstelik bulaşıcı bir sığlaşma bu. Edebiyata yansıması da kaçınılmaz oluyor.
Gamba, bireyin kendisiyle, kişiler, kurumlar ve hakim zihniyetlerle olan mücadelesini, yenilgisini anlatan bir roman. Vasıfsız otoritenin bilim adamı karşısındaki gücü, devletin hantal yapısı karşısında hantallaşan Türk insanı… Gamba için “iyi çözümlenmiş yerel kodlarla bezeli bir romandır” diyebiliyorum, evrensel gerçeklik ile kesiştiği noktalardan da siz bahsedebilir misiniz?
Evrensel gerçekliği, bireyin toplum ve yaşam içindeki duruşu olarak düşünüyorum. Gelişmiş sanayi toplumlarından göçebe yaşam süren topluluklara uzanan yelpazede insanın gelecek kaygısı, ölüm korkusu, yalnızlık duygusu evrensel gerçeklerdir. Gamba’da, birlikte yolculuğa çıkan, aynı çadırı, aynı sofrayı paylaşan dört kişinin bile birbirlerinin girmesine izin vermedikleri, yalnızlıklarıyla baş başa kaldıkları duvarları var. Yer yer, otobüs yolculuğunda yanınızdaki koltukta oturan ve bir daha hiç görmeyeceğiniz biri kadar uzak olabiliyorlar, birbirlerine yabancılaşabiliyorlar. Sadık kaldığım temel meselelerimden birinin de yalnızlık olduğunu belirteyim. Yalnızlık, yabancılaşmayla at başı gidiyor.
Kahramanlarınıza mekanik, empoze edilmiş yaşamlardan kaçma şansı tanımıyorsunuz. Max Frisch gibi (okurken yazarın Biyografi adlı oyununu, Homo Faber’i; bol bol Oğuz Atay’ı andığımı söylemeliyim), bunun bir alınyazısı olduğunu, değiştirilemez olduğunu; teknik adamların daha da kıstırılmış olduğunu mu düşünüyorsunuz? Girilmemiş bir yolun var olduğunu, girilirse tüm bunların yaşanmayabileceğini düşünüyor musunuz? Bu hayatların doğru dürüst yaşanması, ruhların huzura kavuşması için bir ütopyanız var mı?
Sorunuza soruyla karşılık vereyim: Böyle bir şansımız var mı? Kuşkusuz var. Diyelim batıyoruz. Yeniden yükselebilmemiz için önce dibe vurmalıyız. Empoze edilmiş yaşamlardan kaçmamız için kendimizi ve yaşamı yeniden programlamamız gerekiyor. Yani, var olan bütün bağları koparmamız. Sonuçta, hoşnut olmadığımız yaşam biçimini değiştirmemiz elimizde. Bunu başarmaksa pek kolay değil. Yeni bir yaşama özenenler, ama buna gücü yetmeyenler kaçış provaları ile yetinmek zorundalar. Bu yalnızca düşlenebileceği gibi, Gamba’da olduğu gibi denenebilir de.
Teknik adamların daha kıstırılmış olduğunu düşünmüyorum. Düşünme yetimiz geliştikçe, kültürel birikimimiz arttıkça, yaşamı ve kendimizi irdeledikçe kıstırılmışlığımızın daha çok farkına varıyoruz. Köyde yaşayan, toprakla uğraşan birinin bu duyguyu böylesine yoğun yaşadığını sanmıyorum.
Girilmemiş bir yolun olduğuna inanıyorum. Bunu düşünmek bana iyi geliyor. Ama bu yolun nasıl ve nerede olduğunu bilmiyorum. Ruhların huzura kavuşması için bir ütopyam yok. En azından kendim için yok.
Gamba’yı okuduktan sonra, “en ince ayrıntısına kadar planlanmış hayatları yaşayan bunalmış ruhlar hareket ister” diyebiliyorsak, aşk modern insan için bu hareketliliği sağlayan itici bir güç olarak kabul edilebilir mi? Yoksa aşk da bu planın bir parçası mı?
Aşk başta itici bir güç gibi gelse de, bir süre sonra planın bir parçası oluveriyor. Aşk için, hiçbir kural tanımayan ya da kendi kurallarını koyan, kaçmak istenilse de kaçılamayan, hesapsız kitapsız, denetlenemez bir duygu patlaması denebilir. Aşk, aynı zamanda iki kişilik bir meydan okumadır, gözü kara bir cesarettir. Büyü, tarafların ete kemiğe bürünmeye başlaması, birbirlerinin gözünde zaaflarıyla birlikte ortaya çıkmasıyla bozulur. Aşkla yatıştığını sanan bunalmış ruh, başka bir açmazın içine düşer bu kez. Yani, daha çok bunalır.
Planlanmış hayatları yaşayan bunalmış ruhlar için en etkin rahatlama yöntemi, serüvenlere açık yolculuklar, yeni coğrafyalar ve yeni yüzler olabilir. Bunu yaşamaya tek engel de bitmez tükenmez planlardır. Düşlenir ama gidilemez. Gidilse de dönülecek yer kürkçü dükkânıdır.
Kadınların iç dünyalarını yansıtacak denli tanımadığınızı söylemişsiniz bir röportajınızda. Bunun için mi romanınızda modernleşme mağdurları olarak sadece erkekleri görüyoruz? Gamba’yı okuduktan sonra bu cevabınızı değiştirebileceğinizi düşündüm. Gamba sayesinde, olumsuz manada iyi çözümleyebildiğinizi görüyorum kadınları…
Modern hayatın mağduru tabii yalnızca erkekler değil. Ben burada mağdur erkekleri anlattım. Kadınların durumunun onlardan daha güç olduğunu biliyorum. Gamba’da kadınlar, erkeklerin dünyasından yansıdığı kadar varlar. İkili ilişkilerin çoğu, tarafların birbirini sömürmesiyle sürüyor. Bir şeyler yolunda gitmiyorsa bunda kadın da, erkek de sorumludur. İlişkiler dayanılmayacak düzeye gelince zaten kopar. Kadını ya da erkeği abarttığımı, taraf tuttuğumu, kadınları olumsuz yönde çözümlediğimi düşünmüyorum. Sema iş ortamının gerilimini eve taşırken, Nurbay’ın annesi hastalıklarını öne sürerek oğluyla olan bağını korumaya çalışıyor. Asım-Nezahat çifti alışkanlığa dönüşmüş bir beraberliği sürdürüyor. Cevat-Şebnem aşkında ise sorgulanamayan engeller var. Sonuçta hepsi coşkusuz bir hayatı yaşadığının farkında.
“Gamba, cahiller grubuna karşı, bilgili bezgin erkeklerin amaçsızlıklarını, dolayısıyla umutsuzluklarını; tekdüze yaşamlarını, coşkusuzluklarını, çaresizliklerini işleyen ve bu durumun nedenlerini açığa çıkaran bir romandır.” Bu kısa; belki yetersiz, belki de yanlış tanıtıma sizin ekleyeceğiniz neler olabilir?
Kısa olmasına karşın romanı özetleyen bir bakış. Yetersiz olmadığı gibi yanlış da değil. Günümüz Türkiye’sinde, mühendis kimliği taşımalarına karşın aydın denemeyecek kadar sığ yaşayan, sinemaya, tiyatroya, konsere gitmeyen, kitap okumaya bile zaman ayıramayan, iç dünyaları günden güne yoksullaşan, kendilerince çıkış yolu arayan bir kesimin yaşamından kesitler sunmaya çalıştım. Romana çözüm getirici bir yazar gölgesi düşürmeden, böylesi kuşatılmış bir yaşamda bireysel arayışlarla nereye kadar gidebileceklerini göstermeye çalıştım.
Okurlarından beklentisi olan bir yazar mısınız? Onlara söylemek istediğini bir şey var mı?
Her yazarın beklentisi, yazdıklarının okunmasıdır. Bir olay ya da bir durum beni etkilerse yazıyorum ve o anda okuru hiç düşünmüyorum. Yani daha açık bir deyişle, okurun ilgisini çekecek, beni daha fazla okura taşıyacak konuların derdinde olmadım hiçbir zaman. Yazdığımı önce benim sevmem, benim emin olmam gerekiyor.
Tanımadığım, belki de hiçbir zaman yüz yüze gelemeyeceğim birilerinin romanımı okuduğunu düşünmek beni çok heyecanlandırıyor. Romandaki kişilerin hiçbirinin fiziksel özelliklerinden söz etmedim. Onları olayların içinde, birbirleriyle olan diyalogları ve iç konuşmalarından tanıyoruz. Yazarken her birinin yüzü gözümün önündeydi. Okurların onlara nasıl yüz çizeceklerini merak ediyorum. Okurlarla buluşmam genellikle kitap fuarlarında ya da panel, söyleşi gibi etkinliklerde oluyor. Onlarla konuşmaktan, sorularını yanıtlamaktan çok mutlu oluyorum. Genellikle erkeklerin dünyasını yazmama karşın kadın okurlarımın daha çok olması şaşırtıyor beni.
Öykünün sizi daha iyi ifade ettiğini söylemişsiniz bir röportajınızda, Gamba fikrinizi değiştirdi mi?
Öyküyü kediye benzetiyorum. Bunu bir yerde yazmıştım. Siz onu sevmek istediğiniz zaman değil, o sizi sevdirmek istediği zaman yanınıza sokuluyor ve kendini sevdiriyor. Bunun dozunu yine o ayarlıyor, aşırıya kaçtığınız zaman tırmığı yiyorsunuz. Öykü yazmak için masa başına oturmadım hiçbir zaman. Öykü beni bulup dayattığında ise, nerde olursam olayım tek bir sözcüğü ve görüntüyü kaçırmamak için notlar alırım. Kurgulamadan yazmak, sonunun nereye varacağını bilmemek, öykünün açtığı yan yollara girmek müthiş bir yazma coşkusu veriyor. Bir oturuşta da yazdırmıyor kendini öykü. Çekip gittiği, günlerce yanıma uğramadığı oluyor. Yaşam nasıl kurgulanamıyorsa, öykü de bende kurgulanamıyor.
Romanda durum biraz daha farklı. Gerçi söyleşinin başında da belirttim, Gamba bir bütün olarak kafamda baştan biçimlenmedi. Öyküde olduğu gibi, parçaların bir araya gelmesiyle kendi yatağında gelişip büyüdü. Yazarken, öyküde olduğu gibi sonunun nereye varacağını, yolculuğun nasıl biteceğini bilmiyordum. Kaba hatlarıyla bir yazma planı yaptıysam da buna pek uymadım. Sonuçta öykü yazarken yaşadığım coşkuyu Gamba’da da yaşadım. Evet, Gamba fikrimi değiştirdi.
|