Aşk İşaretleri

Burcu Doğanay


“Hayatımızın hikâyesi uğursuz bir tutkuyla örülecekse..”

Bazı yaşam öykülerine uğursuz tutkular yön verir ve/ya onlar üzerine kurulur. Latife Tekin’in Aşk İşaretleri1 adlı romanı, “genç ve çaresiz” Cihan ve arkadaşlarının Nezir’e olan uğursuz tutkularını, dilinin büyüsüne kapılıp onun diline sığınmalarını, dolayısıyla Cihan’ın “varlığındaki güzel susuşa yüz çevirip ruhunun bütünlüğünü koruyan sessizliğe” ihanet ederek “imalar ve işaretler”in, “kelimelerin dünyasına” yani “dile geçişini” anlatıyor.
“Onun maceralı sesi beni sardıktan sonra, içinde eridiğim aydınlık, kelimeler yoluyla keşfedilecek manalı bir âleme dönüştü birden. Dünya ve üstündekiler.. İşte, her şeyden ayrı, büyüleyen bir yüz vardı. Koyu gözlerinde kuruntulu bir ifade. Söyleyen ağzıyla cisimleşmiş.” (s. 8)
“Gençlikleri, çaresizlikleriyle bana benzeyen, aynı hayretle uyanmış başkaları gibi, herkese bağışlanmayan bir anlayışın ona bağışlanmış olduğuna inandım, onun diline sığındım ben de.” (s. 9)
Nezir’in “her duruma hazırlıklı sesi” ile “ayartıcı cümleleri”nin, “kesik kesik içlerine sokulan engin mırıltısı”nın Cihan üzerindeki etkisi büyük. Cihan “ele geçirdiği üstünlük, kendini farklı ve yukarda hissetmenin” keyfine Nezir aracılığı ile ulaşıyor. Çünkü Nezir dünyaya, hayata ve kuşlara bile tepeden bakan, “yersiz”leştiren, “varlığının nedeni dilinin görünmez ışığıyla büyüleyip içine düşüreceği havai tuzağı örme”k olan, “sessizliğe ulaşmayı isteyen her iç çekişi yüzlerce kelimeyle kuşatan” biri. Ama aşağıdaki alıntı, Cihan’ın içinde bulunduğu durum üzerine sonradan ulaştığı yargı açısından önemli:
“Hükmeden, nerden geldiği bilinmeyen sesini içimin derinliklerinde duyunca benliğim çarpılmıştı sanki. Bir değişimden geçiyordum ama ne ruhumdan bir itiraz yükselmişti, ne de gövdemden bir uyarı. Kelimelerin uçurumuna düşeceğim, hayatımın yanıltıcı gölgeler ortasında geçeceği aklıma mı gelirdi?” (s. 10)
Nezir’in “İçime düşerseniz çıkamazsınız sonra!” uyarısı ile birlikte bu sözler, Latife Tekin’in sessizlikten dile geçiş öyküsünü, daha çok “kelimelerin uçurumuna düşüş” olarak kurduğunu da gösteriyor.
Nurdan Gürbilek “Mırıltıdan Dile”2 adlı denemesinde bu sessizlikten dile geçişte iki şeyin karşı karşıya getirildiğini belirtiyor. “Bir yanda hışırtı yoluyla sessizleşmek isteyen hayat”, diğer yanda “kelimeler yoluyla canlanmak isteyen bir hayat” yani bir yanda mırıltı diğer yanda dil. Bir yanda hayatın tadı, kokusu diğer yanda Nezir’in hayali, dili, sesi, cümlelerinin gürültüsü. Bu karşıtlık Cihan’a bir ikilem yaşatmıyor değil. Sözgelimi, Cihan’ın dilsizlere yani saf, masum, sessiz insanlara, yitirdiği kendi sessizliği ve saflığına özlemi; serzenişlerinde, sessizliğe kavuşmayı isteyen iç çekişlerinde ve kederinde görmek mümkün. Ancak her ne kadar dili tercih etmiş (ya da dilin alanına geçmiş) olsa da kelimelerin uçurumundan sessizliğine bir çıkış olduğuna inanıyor.
“Hayatın tadını, kokusunu taşıyan şeyin sessizlikten yükseldiğini unutmak doğru değil. Şu öylece duran, cevaplanmamış dilsizleşme, susma çağrısı!.. Kendimizi ortaya koymaya uğraşırken, kalbimizi tarifsiz acılara boğan.. İfadesini bulmuş en mükemmel eserde bile vicdanımızı yaralayan bir giz yok muydu? Sessizliğe kavuşmayı arzulayan bir iç çekiş.” (s. 7)
“Saflıktan eser kalmamış. Uykuyla uyanıklık arasında çektiğim üzüntüyle eğiliyorum elimdeki ağırlığa. Issız gecelerin, uçup giden yankıların katında itibarı olmayan bir hikâye bu. Kahramanları düşmüşlük hissiyle solmuş. Bilinmez pırıltıların dokunuşlarıyla.” Ezelde ve ebediyette konuşma yoktur. “Düşündüm ki beni onlara bağlayan zihnimdeki gürültüdür. Kendime çekildikçe, sustukça güçleniyor. İyiliğim boşlukta ümitsiz bir yansıma. Kader çoktan varlık kazanmış.
İşittiğim.. ölümlü sözler.” (s. 8)
Cihan ve arkadaşları yaşadıkları yoksul ortamın üstesinden gelmek, “her şeye eğri düşmüş hayatlarına yazıklanmamak” için Nezir gibi “içine doğdukları gerçeğe yükseklerden, uzaklardan seslenmeyi” öğrenmelidirler; “çığlıkların, küfürlerin, inlemelerin rüzgâra karışıp sessizliği çoğaltarak estiği ıssızlıkta kaybolup gitmemek” için. Ona duydukları bağlılığın nedeni, “sefaletin ağırlığını yok eden gücü”dür. Yalnız Nezir’in o bıçak gibi keskin, “hükmeden” dilinin ve “gelecekten gelen sesi”nin varlığı ile bunu yapabileceklerine inanırlar. Nezir’den “hayatı atlatmayı”, “dünyanın elinden tüymeyi”, “havadan gelen ani akınları savuşturmayı”, “kirpiklerin ince örgüsünden” yani “filtre”den bakmayı öğreneceklerdir.
“…Ona rastlamasak, içine doğduğumuz gerçeğe üstün bir bakışla, yukardan bakamazdık. İncelmiş duvarların gerisinde dünyadan habersiz gezinirken, hayretle uyanıp çekildiğimiz yükseklik onun kavrayışının yüksekliği... Nezir’in var olduğunu söylediği imkân.. kendisi. Yapılıp edilecek bir şey değil ki.. gidilip durulacak bir yer.. Dinlemekten başka ne gelir elimizden?” (s. 67)
Gürbilek aynı denemede “Nezir’in sözcükleri, kendimizden beklemediğimiz sözler, içimizdeki iç çekişe, sessizliğe yabancı sözlerdir” diyor ve ekliyor: “Bu yüzden ‘üstümüze atılmış’ bir dilden söz edecektir Cihan. Maruz kalınmış, zorla giydirilmiş; zalim bir oyun, bir hergelelik olmaktan öteye gidemeyecek bir dilden.”3
Zalim bir oyun olduğu doğru Nezir’in dilinin. Ama Nezir’in yokluğunda “herşey kuralına uygun” sürüp gidiyor da. Her ne kadar “üstümüze atılmış”, maruz kalınmış bir dil olsa da sözü edilen, bir kurtarıcı veya “imkân” olarak ele alındığında/bakıldığında onun diline sığınmaları, bağlanmaları, dinlemeleri, oyunu kuralına göre sürdürmeleri de yadırganmamalı.
Bununla birlikte, yalnız “dile geçiş” öyküsü değil Aşk İşaretleri. Adının da çağrıştırdığı gibi Cihan’ın gizliden gizliye Nezir’e duyduğu; bir büyüme, yetişkinliğe geçişin işareti olarak işlenen “aşk” teması da var. “Hep yanında olmayı istediğini” söyleyince Nezir’den ters bir karşılık alan Cihan, bir süre sonra arkadaşlarından Yener’e âşık oluyor. Onunla yaşadığı aşk konusunda Nezir’in ve diğer arkadaşlarının takındıkları tutum ve Cihan’ın iç dünyasındaki gelişim, Cihan’ın Nezir’i ilk defa onaylamayıp düşüncelerine karşı çıkmasına yani isyan etmesine, üstelik kendini ondan bile üstün görmesine yol açıyor:
“Nezir’in uçurumundan, sesinin büyüsüne kapılıp sırt çevirdiğim güzel susuşuma bir çıkış var. O sonsuz dalgınlığa.. Sessizlikte erimek için anları kollayacağım. Adım boşlukta yankılanırken kendimden haberim olmayacak yine. Hergeleyim ya, aşkın nereye yol açabileceğini hissetmiştim.
Nezir’in de benim sezgilerime benzer sezgileri olsaydı keşke.. Hayatın cümlelerle gidip geldiğine inanmaz, sustuğu anda dünyayı aydınlatan ışığın kararacağını sanıp sessizlik korkusu çekmezdi. Açıklamalara geçecekmiş! Aşk hakkında ne anlatabilir?” (s. 118-119)
Bir başkasının diline sığınma, onun dilinin büyüsüyle sessizlikten dile geçiş, bir anlatım aracı olarak dil, kendine ait bir dil oluşturmanın ağırlığı ve zorluğu Cihan’ın düşüncelerinde sorgulanıyor Aşk İşaretleri’nde. Nezir’in dünyasında onun rüzgârıyla uçtuklarının ve estirmek için kendi rüzgârlarını yoktan var edemezlerse Nezir ile aralarında görülen “güç davası”nın herkesin aleyhinde sonuçlanacağının farkında Cihan. Söz konusu olan geçilen alanda kendini dil ile kanıtlama, dile dil ile karşı koyma, dilin oluşturduğu/ düşürdüğü uçurumlardan kurtulma umudu olarak yine dil. Nezir’in “zehirleyen” ve “büyüleyen” diline karşı “dilsiz”leri yani sessiz, masum insanları koruyacak “vicdan sahibi” bir dil edinme yolunda Cihan. (Latife Tekin’in söz ettiği sözcükler aracılığıyla sözcüklere karşı girilmiş bir savaş yani dile dil ile karşı koyma, dili dilsizler adına kullanma savaşına uygun biçimde.)
Gürbilek, Latife Tekin’in Aşk İşaretleri’ndeki dili üzerine ise şunları söylüyor:
“…Bazense dil, yokluğun üstünü örten, onu dış dünyaya karşı koruyan bir kalkan, bir zırh ya da adeta tılsımlı bir nesne olarak, hatta bazen abartılı bir süs olarak belirir. Ara vermeden birbirini izleyen uzun isim tamlamaları, eğretilemeler (“büyülü ihtimallerin havası”, “ışığın kırılmalarla dolu macerası”, “gecenin büyülü alanı”, “suların dinmez parıltısı”, “yüzünde imaların kalkanı”, “ansız gölgelerin macerası”, “alnımda sezgilerin hışırtısı”, “vaadlerin tenhası”, “eşyaların anaforu”, “eşyaların tufanı”, “şüphelerin gayreti”), hep aynı cümle tarzında ısrar (“parlayan iyiliğimdir bu”, “depreşmiş mahcubiyettir bu”), yabancı görülen bir bölgede güçlükle kurulmuş bir üslubun olduğu kadar dilsizliğin üstünü örten bir üslupçuluğun da ifadesi sanki. Kimbilir, belki de bütün bu dekorun ardında yazdıkça derinleşen, bir kez yabancı topraklara, yazı dünyasına geçmiş olmanın verdiği suçluluk duygusu vardır.”4
Olabilir ama bu uzun tamlamalar sessizlikten gelen birinin “kelimeler yoluyla hayatı canlandırma” isteği ve coşkusunun, dilin ona verdiği keyfin de anlatım biçimi bana kalırsa. Kesin olan bir şey varsa Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ün arka kapağında “Keşke onu daha soluk soluğa, daha parçalanmış bir teknikle, daha erken yazabilseydim” diye söz ettiği ve Gece Dersleri’nde başladığı tekniğin Aşk İşaretleri’nde bir adım daha ileriye taşınmış olması, daha soluk kesici ve üstün bir anlatım biçimine sahip olması. Fazla sayfa sayısına sahip olmayan romanın içerdiği duygu yoğunluğu, keder, vurucu düşünceler üstünlüğünün bir başka kanıtı.
Kanımca Aşk İşaretleri’nin sırrı içinde saklı ve okurdan okura olduğu gibi okumadan okumaya farklılık gösterebiliyor. Her okumayla daha da derinleşiyor, aydınlanıyor. Okuyanı sessizlik ve dil üzerine düşünmeye yöneltiyor. Belki de Aşk İşaretleri üzerine son sözü, bir “filtre”ye sahip olmayı başaracak Cihan’a bırakmak en doğrusu.
“Kimi hikâyeler ta uzaklardan gelir. Aslı olmayan bir yerden. Gerçekte yenilmiş olarak. O vakit umutlanmalı herkes. Sırlarımız aydınlanacak!”

Notlar

1 Latife Tekin, Aşk İşaretleri, Metis Yayınları, İstanbul, Haziran 1995.

2 Nurdan Gürbilek, Ev Ödevi, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 1999.

3 Agy, s. 53.

4 Agy, s. 56.


<<geri dön

Ana Sayfa