Yıl 1976 olmalı. Darbe olalı epey bir zaman geçmişti ve unutulmayacak acılar hafif hafif ince bir kabuk bağlamıştı. Daha acıyla yüklü 80 darbesine bir süre daha vardı yani ortasındaydık tünelin. O yıl birçok anlamda geride güzel bir yaz kalmıştı, artık sonbahardaydık. Sonbaharın büyüsü nasıldır bilirsin: yapraklar sararmış, uzaklarda gördüğümüz yeşil artık yeşil değil, kırılgan solgun bir yeşili giyinir ağaçlar. Yediverenlerin narin yaprakları akşamların getirdiği yangından siyahlara bürünüyordu git gide. Deniz pek de uzak olmayan uzaklıkta kendi duru yatağında hafif bir esintiyle uzanmış, yelkenliler kucağında. Büyük gemiler hiçbir tarafa bakmadan gidip geliyor; küçük balıkçı tekneleri denizin birçok yerinde çivilenmiş gibi duruyordu. Denize olta atanlar ise, bir doğuya bir batıya kısa mesafede gidip geliyorlardı. Akşamlar artık serindir. Soğuğu özleyen bir serinlik vardır, ölümü bekleyen yaşlılar gibidir. Sonbaharın büyüsü nasıldır bilirsin, işte. O akşam, şiire düşkün olan İbrahim Yolyapan, ne kadar güzel, tam da şiir yazılacak bir akşam der, masadakilere. Edip Cansever cebinden bir tükenmez kalem çıkarır, peçetelikten bir peçete çekip eliyle düzelttikten sonra, keyifle rakısından bir yudum içer ve şiirin ilk beşliğini yazar: Yüreğim sarı, yollarda Rakısından bir yudum daha alır, gözleri uzakları süzer, tekrar peçeteye eğilir ve şiirin gerisini getirir: Sarışınlığa uğrar yüreğim sonra Ve İbrahim Yolyapan’ın soyadındaki (yol’u) (Yer) yaparak; İbo Yeryapan imzasını koyar şiirin altına. Soyadındaki bu yanlışı sormaz İbrahim Yolyapan, peçeteyi katlar cebine koyar.
|
|||||
| <<geri dön |
|
||||