“Görebildiğimiz Yerdeyiz”

Metin Fındıkçı


Yıl 1976 olmalı. Darbe olalı epey bir zaman geçmişti ve unutulmayacak acılar hafif hafif ince bir kabuk bağlamıştı. Daha acıyla yüklü 80 darbesine bir süre daha vardı yani ortasındaydık tünelin. O yıl birçok anlamda geride güzel bir yaz kalmıştı, artık sonbahardaydık. Sonbaharın büyüsü nasıldır bilirsin: yapraklar sararmış, uzaklarda gördüğümüz yeşil artık yeşil değil, kırılgan solgun bir yeşili giyinir ağaçlar. Yediverenlerin narin yaprakları akşamların getirdiği yangından siyahlara bürünüyordu git gide. Deniz pek de uzak olmayan uzaklıkta kendi duru yatağında hafif bir esintiyle uzanmış, yelkenliler kucağında. Büyük gemiler hiçbir tarafa bakmadan gidip geliyor; küçük balıkçı tekneleri denizin birçok yerinde çivilenmiş gibi duruyordu. Denize olta atanlar ise, bir doğuya bir batıya kısa mesafede gidip geliyorlardı. Akşamlar artık serindir. Soğuğu özleyen bir serinlik vardır, ölümü bekleyen yaşlılar gibidir. Sonbaharın büyüsü nasıldır bilirsin, işte.
Bir cumartesi akşamı her zamanki gibi içki sofrası başında: Firuzan (Orhan Veli’nin kız kardeşi) ve eşi İbrahim Yolyapan’ların evlerinde toplanılmış, Edip Cansever ve hanımı, daha başkaları da vardı. O masa da tıpkı şimdiki “Akademi Cuma” gibi kökleşmiş ve eski dostluklara dayanmış bir masaydı. Yaz kış demeden bir şekilde fırsat bulup, bir araya gelmeyi başaranlardandı grubumuz. Hani Aydın Boysan’ın bir lafı vardır: “Meyhanenin tatili mi olurmuş?” Bizim masanın da tatili yoktu. Haftada bir meyhanede veya birimizin evinde buluşulur, içilir sohbetler edilirdi. En çok da şiir ve edebiyat konuşulurdu, kadroya bakınca başka bir şey beklemek yanılgı olur zaten. Sıradan ama güzel bir akşamdı. Söz dönüp dolaşıp sık sık şiire geliyordu ya. Eh, üstelik şunun şurasında Edip Cansever’in Ben Ruhi Bey Nasılım kitabı çıkalı kaç ay olmuştu. Tıpkı o günkü hüzünlü havası gibi, kitap hüzün yüklü şiirlerden oluşuyordu: “Ve her şey hızla yetişti sonra / Sarı bir günün kahverengi yarınına” deyen.

* * *

O akşam, şiire düşkün olan İbrahim Yolyapan, ne kadar güzel, tam da şiir yazılacak bir akşam der, masadakilere. Edip Cansever cebinden bir tükenmez kalem çıkarır, peçetelikten bir peçete çekip eliyle düzelttikten sonra, keyifle rakısından bir yudum içer ve şiirin ilk beşliğini yazar:

Yüreğim sarı, yollarda
Sis geçer gözlerimden
Sonra ben geçerim, ben geçerim
Sis gibi senden
Göz gibi gözlerinden, ben.

Rakısından bir yudum daha alır, gözleri uzakları süzer, tekrar peçeteye eğilir ve şiirin gerisini getirir:

Sarışınlığa uğrar yüreğim sonra
Anlaşılmazlığa uğrar sendeki
Bir akşamın içindeki yüz
Gün doğumunu bitirirkenki
Görebildiğimiz yerdeyiz.

Ve İbrahim Yolyapan’ın soyadındaki (yol’u) (Yer) yaparak; İbo Yeryapan imzasını koyar şiirin altına. Soyadındaki bu yanlışı sormaz İbrahim Yolyapan, peçeteyi katlar cebine koyar.
Bu isimsiz şiiri otuz yıl sonra, İbrahim ağabey (Yolyapan) “Akademi Cuma” masasında otururken, bir sonbahar gibi kenarları sararmış beyaz bir zarf içinde uzatıyor bana, açıyorum, peçetenin üzerinde yazılmış bu şiir çıkıyor…
Şiiri bana verdiğinde, aylardan eylüldü, günlerden, eh, malum Cuma. O günden bugüne katedilen mesafeye bakıyorum da, aramızdan ne çok kişi ayrılmış…


<<geri dön

Ana Sayfa