Bitimsiz Öfke

Nazlı Zeynep Ergüven


 

 

 


YOK ETME
Thomas Bernhard
Çev.: Sezer Duru
YKY, 2005

“Öfke insanı açık etmez, öfkeyi açık eder.”
Nietzsche

Huzursuz bir zihin içinde yaşamanın bedelini fazlasıyla ödeyen sanatçı için yaşama katlanmanın tek yolu bunu dile getirmektir. Bernhard da hayatı boyunca karşısına çıkan her şeyi, buna kendisi de dahil olmak üzere, yutup öfke bombardımanına tutmuştur eserlerinde. Yok Etme-Bir Parçalanma romanı yazarın diğer eserlerinde görülen bu zihinsel sürecin bir uzantısı niteliğindedir. Bu süreci oluşturan, ateşleyen Bernhard’ın çocukluk yıllarını geçirdiği, Nasyonal Sosyalizm’in derin izlerini içeren o dönemin Avusturyası’dır. Yazar, otobiyografik anlatı niteliği taşıyan dörtlemesinin ilki Neden, Bir Değini kitabında bu sancılı süreci tüm açıklığıyla ortaya koymuştur. Yok Etme’de ise bu otobiyografik izler bir kurgunun içine yedirilmiş olarak kendini gösterir.
Romanın başında Murau karakteri anne, baba ve ağabeyinin ölüm haberini bildiren telgrafı almasıyla hayatını oluşturan değerleri sorgulamaya başlar. Din, devlet, aile gibi dokunulmazlığı olan, kutsal sayılan değerlerin parlak yüzeylerinin soyulmasıyla yüzleşilen karanlık tablo bir bakıma Batı uygarlığının iflasını da ortaya koyar. Murau’nun anne, baba ve ağabeyinin fotoğraflarından yola çıkarak bu sorgulama içine girmesi kuşkusuz rastlantı değildir. Karakterin fotoğrafa atfettiği özellikler esasen tüm dokunulmaz sayılan değerler için de geçerliliğini korumaktadır: “...kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akıl almaz biçimde sahteleşmesi, haince bir insan dışılık” (s. 19). Fotoğrafta karelenen ânın gerçeğin bir temsili olduğu görüşü genelde ıskalanır ve fotoğraf gerçekle özdeşleştirilir. Fotoğrafın gerçekle birebir örtüştüğü kanısı yakalanan ânın ne kadar gerçek olduğu sorusunu da beraberinde getir. Bu soru bizi buradan başka bir sorgulamaya götürecektir romanda: Sarsılmaz otoritesi olan ailenin, dinin, devletin gerçekliği ne kadar gerçek? “Fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır, aslında dünyanın en büyük alaya alınışıdır” der Murau (s. 156). Gün gelir uzlaşılan gerçekler, sorgulamaktan aciz insanlığı alaya almaktan kaçınmaz, alay etmenin yıkıcılığı ise toplama kamplarında yaşanan acının tezahürüdür.
Murau fotoğrafla ilgili düşüncelerine açıklama getirirken çok yönlü düşünmeyi ihmal etmez. Fotoğrafı çekenin niyeti, samimiyeti, bakış açısı da önemlidir. Baktığı üç fotoğrafta anne, baba ve ağabeyinin ona göre gerçek yüzlerini yakalayabilmiştir. Bu düşünce fotoğrafla ilgili diğer düşünceleriyle çelişki oluşturmaz, çünkü yüzlerce fotoğraf içinden sadece kendi çektiği bu üç fotoğraf onları yansıtabilmektedir. Bir başka deyişle onun gözünden çekilen fotoğraflar bunu geçerli kılar. Murau, fotoğrafta yakaladığı bu düşünceyi yaşam için de tekrar edecektir. Yaşam da Murau’ya göre ben’nin bakış açısıyla sınırlıdır; bize verili olan değerleri algılarken bunların sınırlarını zorlayacak olan yine bizim algı sınırımızdır. Bu nedenle bu değerlerin varlığının sorgulanmasının ötesinde esas olan gözün ben’e çevrilmesidir.
Neden kitabında Bernhard’ın öncelediği tehlike Yok Etme’de Murau’nun Wolfsegg’den Roma’ya yerleşmesiyle bertaraf edilmeye çalışılır: “Benim memleket şehrim aslında sakinlerinin içinde doğdukları ve içinde sürüklendikleri ölümcül bir hastalıktır ve eğer tam zamanında çıkıp gitmezlerse derhal veya er ya da geç birdenbire intihar eder ya da bu temelinde adamakıllı insan düşmanı mimarisel-başpiskoposluksal-kalınkafalı-nasyonal sosyalist-katolik ölüm zemininde doğrudan doğruya veya dolaylı olarak yavaş yavaş ve sefil bir halde ölürler.”1 Fakat ben’i kuşatan geçmişten kopmanın yolu mekânla ilişkilendirilemeyecek kadar çetrefil bir yapı teşkil eder. Murau için varolmanın nihai yolu öfke duyduğu ülkesini, ailesini terk etmek değil, kendini yok etmek ve parçalamaktan geçer. Ben, bir yapıt okumasında gerçekleştirilen yöntem gibi parçalara ayrılıp analiz edilecek, böylece bir sonraki parçalanma için kendini tamamlayacak. Romanda her ne kadar bu parçalanma, yok edilme arzulansa da, Dostoyevski karakterlerinde tanık olduğumuz karakterlerin iç dünyasının çok boyutluluğu, parçalanma hissi Murau karakterinde eksik kalır. Çünkü karakter anlık itiraflarının hemen ardından soluğu çevreye saldırmakta alır. Elbette bu eksikliğin temel nedenini bu bakış açısıyla sınırlandırmak yanlış olacaktır. Temelde, Bernhard bir kurmaca içinde romanını inşa etse de estetik ve edebi bir kaygı taşımaz. Onun için yazın öfkesini akıtacağı bir bahaneye dönüşür. Öyle ki, kanon kabul edilen birçok yazar, Goethe, Thomas Mann vb. onun eleştirilerinden nasibini almaktan kurtulamaz. Eleştiriler derinlemesine, okuyucuyu ikna edici boyutta yazılmamıştır. Bu bilinçli bir seçimdir. Bernhard aslında Absürd Tiyatro’nun farklı bir yoldan ortaya koyduğu anlayışı kendi üslubuyla dillendirir: Artık bu dünyada kimse Tanrı değildir, Tanrı bile.
Murau’nun yazma eylemi üzerine düşünmesi metnin kendi üzerine kapanarak bu sorgulamayı gerçekleştirmesine neden olur. Neden yazıyoruz? Engel olunamayan yazma ihtiyacı hangi kaynaktan doğuyor? Bu soruların cevabı roman boyunca irdelenir. Romanda yazma eylemi yok etme kavramıyla ilişkilendirilerek ilerler. “Ve kabul etmek zorundayım ki yalnızca korkunç insanlarla korkunç bir Wolfsegg görüyorsam, bunu yazıya dökmekten kendimi alıkoymamalıyım” (s. 121) diyerek sürdürür düşüncesini, “Hepimiz bir Wolfsegg taşırız kendimizle birlikte ve onu yok etmek isteriz, kendimizi kurtarmak isteriz, onu yazmayı isteyerek onu yıkmak, yok etmek isteği” (s. 122). Tragedyada trajik kahramanın yok edilmesiyle ya da kahramanın kendini yok etmesiyle açılan yarık kapanır, sonuç ise katharsis’le noktalanır. Romana gelince metnin kendisi trajik kahramandır artık; metnin yok edilmesiyle de (yok etmek yazmakla aynı paydayı bölüşür çünkü) katharsis’e ulaşılacaktır. Okuyucunun katharsis duygusu yaşaması ise farklı bir açıdan gerçekleşecektir. Okuyucu olarak kendimize dahi itiraf etmekte zorlandığımız düşüncelerimizi Murau takındığı dürüst tutumla pervasızca açıklar. Dolaylı yoldan bir anlatıma başvurmak yerine doğrudan düşüncelerin dile getirilmesi okuyucuda tedirginlik duygusunu artırır. Kabul etmekte zorlansak da en azından kuma gömdüğümüz başımızın dışardan nasıl gözüktüğünün bilincine varırız. Hepimiz adına dünyaya meydan okuma cüretkârlığını gösteren Yok Etme’nin, yazarına sağaltım sağlayıp sağlamadığı pek kestirilemez ama kesin olan, okuyucunun bu sağaltımı gerçekleştirdiğidir.
Yazmak, yaratmak ve yok etmek çelişkisi arasında salınırken, sonuçta yazarın kendine ve dünyaya karşı olan sorumluluğunun bir hatırlatmasıdır. Bütünüyle kendi içine kapanan metin Bernhard için kabul edilemezdir. Yok etmek tüm yan anlamlarından sıyrılıp birincil anlamıyla II. Dünya Savaşı’nda Bernhard’ın da tanıklık ettiği bir eylemdir özünde. Sanatçı suskun kaldığı sürece bu suçu paylaşacaktır. Konuşmanın ise gelip dayandığı nokta sözün uçuculuğu olacaktır. Yazmak, bu suça herhangi bir zamanda herhangi bir yerde tanıklık edilebilmenin garantisidir burada. Murau, Nasyonal Sosyalizm’i benimseyip onu destekleyen ailesini sadece suçlamakla yetinmez, bu kitabı yazarak insanlığın çektiği acıları ölümsüz kılar. “Bu yüzden Yok Etme’de onlardan söz etmek benim görevim” (s. 283) der Murau. Hayatlarını onlara tekrardan veremeyecek olmanın bilincindedir ama yine de “buna dikkati çekme sözü” verir. Üstelik yazar, anlatısı içinde klişenin tuzağına düşme tehlikesi göstermez. Octavio Paz’ın belirttiği gibi “Romancı ne kanıtlar, ne de anlatır: bir dünyayı yeniden yaratır.”2
Murau’nun ailesini trafik kazasında yitirmesi bir yere kadar ürkütücüdür ama asıl ürkütücü olan ölüm biçimidir. Kazada başı kopmuş annesinin grotesk görüntüsüyle karşı karşıya kalırız. Godard’ın küçük burjuva eleştirisini içeren Haftasonu filminde trafik kazaları sonucunda yollarda kanlar içinde yatan bedenleri çağrıştırır bu sahne. Sinematografik dilde bu rahatsız edici görüntülerle sürekli baş başa kalırken, Yok Etme’de kaza sonucunda başı kopan annenin görüntüsü yazı üzerinden aktarılır. Annenin parçalanmış bedeni gazetelerde tüm ayrıntılarıyla verilmiştir. Murau bu fotoğraflara bakmaktan kendini alıkoyamaz. Hatta daha da ileri giderek annesinin içinde yattığı çivilenmiş tabutu açama isteği duyar. Şarap mantarı fabrikatörü eniştesi gibi sıradan insanların teşhir duygusunu besleyen gazetedeki bu fotoğraflar Murau için ailesiyle, Wolfsegg’le, kendisiyle parçalanmış beden üzerinden bir yüzleşmedir. Fotoğraflar iğrençtir, rahatsız edicidir, tıpkı Wolfsegg gibi. Son tahlilde Murau için Wolfsegg ya da geçmiş, kendi içinde boşluklar yaratarak anlamı yeniden kurmak ya da parçalamaktır.
Romanda Murau, Yok Etme’yi yazma fikrinden bahseder. Oysa ki, okuyucu olarak tamamlanmış bu metni (her zaman öyle olduğunu baştan kabul ederiz) somut bir biçimde elimizde tutmaktayızdır. Eğer yazma düşüncesinden bahsediliyorsa o zaman bu metni Murau’nun dilinden kim aktarıyordur? Sonuçta yazar ve okuyucu arasında gizli bir sözleşme yapılır. Murau’nun henüz bu romanı yazmamış olduğu kabul edilerek okuma sürdürülür. Fakat kimi modern, post-modern romanlarda karşımıza çıkan yazar taktiği, yazarın otoritesini kırma ya da altını oyma gibi teknik nedenleri aşan bir düşünce vardır bu romanda. Okuyucu yazarın zihnindedir fakat zamanda atlama yaşanmaktadır. Okuyucunun okuduğu zamanla yazarın yazdığı zaman arasında fark vardır. Bu, birçok anlatı için geçerliliğini korurken burda nesnel zamanın parçalanışı söz konusudur. Yazar romanı henüz yazmadıysa okuyucu da onun gelecekte yazacağı romanı okuyordur o halde. Bu çıkarsamalar da teknikle ilgili unsurlardır ve yine yazarın asıl niyetini yansıtmaz. Eğer yazar, romanın yazıldığını baştan kabul ederek ilerleseydi ve okuyucuya bunu sezdirseydi romanda leitmotif’e dönüşen yok etme kavramı romanın kendisiyle çelişecekti. Metin henüz kendini yok edemez, çünkü yazılmadı. Eğer bu metin okunuyorsa yazar bitmişlik duygusunu hep bir sonraya erteleme arzusunda olacaktır. Ancak romanın sonuna gelindiğinde “Şimdi bu Yok Etme’yi yazdığım Roma’dayım” (s. 400) cümlesiyle karşılaşılır ve zaten bu da romanın son cümlesidir. Yazar da amacına ulaşmıştır çünkü artık metin kendini yok edebilir, ama tekrar okuma sürecine talip olanlar için metin hâlâ orada durmaktadır.

Notlar

1 Thomas Bernhard, Neden, Bir Değini, Çev. Mustafa Tüzel, Mitos Yayınları, 1993, s. 10.

2 Octavio Paz, Modern İnsan ve Edebiyat, Çev. Turhan Ilgaz, Remzi Kitabevi, 1993, s. 15.


<<geri dön

Ana Sayfa