İlk bacacı Ayvalık’taki evimize gelmişti. Öyle zayıf bir adamdı ki, denizanası gibi şeffaf, ona bakarken, iç organlarını, arkasını görmek mümkündü. Annem “yanlış hatırlıyorsun, Meri Popins filmiydi herhalde o” der hâlâ. Sonra Charles Dickens romanlarının resimlerindeki bacacılar, karanlık sokaklarda gölgeden daha silik gövdelerine bol gelen derin öksürükleri ve cadılarınkine benzeyen hüzünlü süpürgeleriyle hayatıma girdiler ve Ayvalık’tan iyiden iyiye kuşkuya düştüm: Çünkü hiç bacacı tanımadım ben memlekette; süpürgeotunu öğrendim ama. İzmir’de bir apartmanın altıncı katında kömür sobaları kurduk kaç sene. Soba borusundan simsiyah bir katran damladığını, damlaları toplamak için boruların akan yerlerine tellerle Çiti kutuları bağladığımızı hatırlıyorum. Sonra babamın bir gazetenin içine naftalin doldurup gazeteyi buruşturduğunu, duvardan bacaya bağlanan deliğe tıkıp gazeteyi kibritle tutuşturduğunu... Bir puff sesi ve baca açıldı. Yıllar geçti, hayatımın ilk gerçek bacacısını burada, Amerika’da tanıdım. “Şöminenin bacasına baktırmadan kullanmayın” dediler. Biri masraf çıkaracak bir öneride bulundu mu Francine’le benim içimiz rahat etmez o masrafı etmeden. Telefon rehberini açtık, yirmiye yakın isim içinden birini bulduk. Orta yaşlı, sağlıklı biri geldi; bacacıya benzemiyordu. Tuhaf el fenerleri, göstergeler, aygıtlar. Böyle bir ocakla tamamlamıştı ömrünü babaannem, hayatında tüp, fırın kullanmamıştı. Acaba bacacı çağırmışlar mıydı hiç?
Baca temizleyicileri hayatımın: burda, orda; Dickens, Disney. İlkokul kitabımdaki dünyanın yuvarlaklığını kanıtlayan resimde de bir baca vardı. Hayatımda hiç ama hiç önce dumanı, sonra bacası, sonra da kendi görünen bir gemi görmedim. Bu yüzden dünyanın yuvarlaklığını külliyen reddedenleri anlıyorum şimdi. Ama o zamanlar, o ilkokul yıllarında odun vardı hayatımda önce. Kömür, tahta parçası ve talaş. Birkaç sene sonra bakkallar Yakıt satmaya başladı: bir küçük naylon torbada yanık yağlı yonga. Önceleri torbalar markalıydı (en iyisi Yakıt markaydı), adres, telefon numaraları (Karabağlar, İzmir). Sonra, mahallede biri, belki de bakkalın kendisi yapmaya başladı ki yazısız, resimsiz, sade torbalar üst üste yığıldı bakkalın önünde. Eskiler gibi iyi de değillerdi, “ıslak tahtadan bu yongalar yahu” dediler, “yakıtlar da bozuldu” diye eklediler. Yakıtla kış geçiren komşularımız vardı, haftalıkçıydılar ya da gündelikle çalışırlardı. Mevsimlik odun-kömür almaya paraları olmazdı, günübirlik bir çözümdü yakıt. Bir tanesi on-on beş dakika falan yanardı ama sobanın yanaklarını kızartırdı; iki tanesi, odaların sıcaklığını birkaç saatliğine 25-30 dereceye çıkarırdı. Kapı, pencere açmak yasak olurdu o zaman, sokağa çıkma yasağı konurdu oda soğumasın diye.
Aygaz katalitik geldi sonra. Isıtmada karşı devrim: Mangal kılık değiştirip geri geldi. Nasıl olduysa, herkese aynı anda geldi. Topyekün bir tüp toplumu olmuştuk zaten, lüküs lambalar, piknik tüpler, ve sanayi tüpleri boy boy (LPG’ın ne anlama geldiğini öğrendiğim günü hatırlıyorum). Oksijen tüpleri artık nargile içemeyen beyazciğer kifayetsizi babalarımıza. İs, kurum, duman. Sigara dumanlı odalar, çorap kokusu ve nem. Verem öksürüğü ve ucuz kolonya, evler böyle kokardı. Çocuktuk, yatak odalarımız inadına soğuk. Büyüdük, sevgililerimiz sapına kadar frijit. Kalplerde rutubet.
Benzinden daha ucuz olduğu halde “fuel oil”in sanki bizim ancak hayal edebileceğimiz bir dünyanın parçası olduğunu düşünür, annemin “füyül-oyil’e gene zam gelmiş” demeleriyle kederlenirdik. Ders kitaplarındaki bembeyaz dişli çalışkan İpana çocukların, Arko adamına benzeyen babanın, Tursil annenin yüzlerine bir Gripin kadının kederi gelecek diye kat kat yorganların altında korkudan titrerdik. Fuel-oil’in kaç para olduğunu merak etmenin bizim doğamıza, gerçeğimize aykırı tuhaf bir şey olduğunu düşünürdük. Uçak benzini gibi bir şeydi, fiyatının artışı ancak uçağa binecek olanların derdi olabilecek bir şey.
Sonra, banyosu termosifonlu bir eve taşındık: İtiraf etmeli, yakıt termosifonda en iyi. Bugün, hâlâ şofbenden ölen ve ölümlerine kaza süsü verilen sırım gibi, tenleri mavi alev gibi genç kızların varlığı söz konusuysa, Benjamin Franklin’e “fuzuli işler müdürü” demek hem haksızlık, hem densizlik sobalara ve bacalara kafayı taktığı için. Alevi söndüğünde kendiliğinden kapanacak bir şofben ya da en azından alevin sönüşünü haber verebilecek bir cırtlak alarmı düşünmek için deha mı olmak gerekiyor? Lise fen fuarı için bile hafifsenecek bir proje bu. Hafifsenmeyecek olan şey, üreticilerinin bugüne kadar bu ölümlerden hiçbir şekilde sorumlu tutulmamaları.
* * *
Philadelphia’nın onur duyduğu hemşehrisidir Ben Franklin. 17 Ocak 2006’da, onun 300. doğum gününü Edirne şenlikleri gibi kutlamıştır; sonra herkes işine gücüne, adembabalar naylonlarına, kartonlarına, sokak satıcıları esrar tezgâhlarının başına, hapçılar sahte hekimlerine gitmiş, fahişeler köşe kavgasına tutuşmuştur. Gerçek Philadelphia (heykelden önceki) Alaşehir’dedir ama buradaki Philadelphia İzmir’i hatırlatır bana; İzmir’i adembabaları, diplomalı sahtekâr hekimleri, güzellik kraliçelerinden güzel fahişeleriyle ay çöreği şehri.
On parmağı on marifetli Benjamin Franklin, bir marifeti diplomatlık. Amerika’nın bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra gittiği Fransa’da dokuz yıl kalmış, devrim deneyimi dersleri vermiş Champs-Élysées, Versailles’da. Amerika dışında bir de Fransa var onun doğumunu kutlayan bu yüzden. Mevlüt kokuyor Paris, gülsuyu ve gusül kokuyormuş duyduğumuza göre ama kokuyu alana göre değişiyormuş bu.
Matbaacı hem de: Ailesinin onuncu çocuğu olarak doğan Franklin, on yaşında okul eğitiminin önemini ondan uzak durmakta görmüş, babasının sabun-mum dükkânında oyalanmış biraz, sonra on üçünde abisinden matbaacılık öğrenmiş. Abisi kaşının üstünde gözü olduğunu kafasına kakmaya başlayınca da Boston’dan Philadelphia’ya (çoğu kişiye göre) yürüyerek gelmiş (‘akraba yanında çırak durulmaz’ sözünü bilmiyordu herhalde sabi). Kısa sürede kendi matbaasını kurmuş, hemen sonra Poor Richard’s Almanack’ı yazıp basmaya başlamış; “Fakir İdris’in Yıllığı” diye çevirebileğimiz bu önemli yıllıklar, Kolonyal Amerika’da sayıları on binleri aşan satışlara ulaşmıştır. Broşürleri, gazeteleri, kitapları, Cicero’nun Cato’sunun dünyalar güzeli baskısıyla Amerika’nın en önde gelen matbaacısı olmuştur. Franklin için, matbaacılıktan başka bir şey yapmasaydı Amerikan tarihinde yine de önemli bir yeri olurdu derler.
Bağımsızlık Bildirgesi’nin fikir babası, Birleşik Devletler’in önde gelen mimarı olduğunu da ekliyorlar hayatını yazanlar –yazanlardan biri kendisi. “Temel özgürlüklerini geçici güvenlik sağlamak uğruna feda edenler, ne özgürlüğü ne güvenliği hak ederler” sözünün sühanı üstelik; ki bu sözler şimdilerde Amerika’yı Amerikalılardan korumak isteyenlerin pankartlarında.
Kuzey Amerika’daki ilk ödünç kitap veren kütüphanenin kurucusu, Philadelphia’da polis ve itfaiye örgütlerinin kurulmasına önayak olan, bugün dünyanın en önemli üniversitelerinden olan Pennsylvania Üniversitesi’ni kuranlardan biri Franklin. Mucit yanıyla daha çok gündelik hayatı kolaylaştırmaya yönelik şeylere odaklanmış –İnternetin ve Kurtlar Vadisi’nin olmadığı bir dünyada bu kadar şeye zaman bulabilmesini abartmamak gerekiyor yine de. Elektrik, uçurtma-anahtar (kim bu iki şeyi yan yan düşünür şair ruhlu olmasa? Bir Sait Faik hikâyesi gibi), paratoner, dalgıç paletleri gibi şeyler üzerine düşünmüş, araç gereç icat etmiş; ileri saat uygulamasını önermiş –gurbette Fener’in maçlarını adam gibi bir saatte izlememize yaramadığının altını çizelim bu arada. Yaşı ilerlediğinde gözleri hem uzağı, hem de yakını görmekte zorlanınca üst tarafı uzak, alt tarafı yakın olan gözlükleri kendi için icat etmiş. Binalardaki ısı kaybını önlemek, yakıtı daha verimli kullanmanın yollarını aramayı kendine vazife saydığında da “Franklin’in Sobası” (Franklin’s Stove) diye bilinen ve 20. yüzyılda bile üretilmeye devam eden sobayı tasarlamış. Tüten Bacalar ve Çareleri Hakkında Gözlemler diye bir broşür bile yazıp basmış; Franklin’in Sobası kitabında Samuel Y. Edgerton da Franklin’in bu yönleriyle ilgili şunları diyor: “Benjamin Franklin’in dehasının göstergesi olan üstün yeteneği soba üstüne yazarken bile olağanüstüdür.” Soba deyip geçebilir, şofbenden ölenler için de “yazıları öyleymiş” deyip paragrafı kapatabiliriz.
* * *
Derdimiz Franklin’in 300. doğum günüydü, baca bahane. Ne var ki, bacalar çok önemli: Fabrikaların, rafinerilerin, nükleer santrallarınkiler değil sadece, basit ev bacaları da. Çünkü, apartmanların tepelerini, çatıları bilmeyen, ev bacası görmeden büyüyen bir nesil geliyor yönetmeye memleketi. Duman başka anlama geliyor dillerinde, “is”i peynirden, balıktan biliyorlar, “kurum” bir hukuk terimi onlar için, veremin aşısı var, kaloriferden kapıcı sorumlu, “olmazsa kat kaloriferi taktırırız”giller.
Bir de kamikazeler var ‘baca’ deyince akla gelen. Zamanın birinde İzmir Limanı’na bakarken şöyle yazmışım:
“‘İnan, inanmak denize açılmaktır’ diyor sevgilim.
Baca temizletiyor kamikazeler için.” Pennsylvania, Şubat 2006
|