Servet-i Fünuncuların müşterek vasıfları, istibdat idaresine karşı kanlı, yırtıcı bir husumetti. Bu husumet Saray’a karşı başlamışken yavaş yavaş bu idareye tevekkül ve tahammül ve onu tagdiye ve idame eden memleket hayatına da sirayet etmişti. Her gün menfur tecelliyatına şahit olduğumuz Saray şenaatleri bizi zehirliyor, artık burada yaşamayı tahammül edilemeyecek bir işkence haline getiriyordu.
Bilhassa Fikret, bu hususta herkesten ziyade galeyanlıydı. O, bu hallerden artık hasta gibi olmuş, nefret ve tahammülsüzlüğünü bütün Boğaziçi’nin serapa nur ve şaşaaya müstagrık bırakıldığı 19 Ağustos cülus geceleri Rumelihisarı’ndaki yalısında tek bir kandil bile yaktırmayıp o geceyi sabahlara kadar zulmet içinde geçirecek derecede cesaretini ilerletmişti.
Yine ben cülus günlerinden birinde Beyoğlu hıncahınç kalabalık ve sokaklar baştanbaşa donanmış bir halde iken Tepebaşı bahçesinde oturuyordum. Mızıkacılar yavaş yavaş toplandılar ve birdenbire çalmaya başladılar. Cülus şerefine Hamidiye Marşı’nı çalmaya başlamasınlar mı? Bahçeyi dolduran halk hey’etiyle marşı ayakta dinlemek üzere kalktılar, şimdi ben de kalkacak mıydım? Kalkmamak mevcut hafiyeleri faaliyete sevk ederek bin bir tehlikeyi başıma yağdırmak olmaz mıydı? Bütün varlığım isyan ve tuğyan ederken bu melun marşa ayağa kalkmak mümkün müydü?
Mücadele kısa oldu. İlk saniyeler zarfında tereddüdüm ve hareketsizliğim etrafın dikkatini celp ediyor, herkes bana bakıyordu. O zaman ani bir kararla sıçradım, çalgıyı ayakta vaz’-ı ibadetle dinlememek için masaların arasından geçerek kapıdan sokağa fırladım. Bu nazar-ı dikkati celp etmişse bile, müdafaası kolay bir hareket olmuştu. Ve bu tehlikeli bir hareket bile olsa marşı kaimen dinlemekten kurtulmuştum.
İşte o idareye karşı tuğyanımız böyle hareketlere kalkışacak ve böyle tehlikeleri göze alacak kadar kızışmış ve köpürmüştü.
Başka bir makalede nakledeceğim üzere İngiltere Sefarethanesi’ne birçok imzalarla bir temenni takririni hamil bir heyet gönderip sefirin huzuruna çıkarak Transilval’da müşkül bir harp içinde bulunan İngiliz hükümetine muvaffakiyet temenni etmek ve böylece üstümüze bazılarımızın tevkifi, ve bazılarımızın isticvabı tehlikesini celp etmek de yine bu saikin mevlûdudur.
Bu esnada bir gün Fikret beni görünce her zamanki küşayişli galeyanıyla:
“Rauf, gidiyoruz,” dedi.
“Nereye?..”
“Melun heriflerden kurtuluyoruz.”
Bu hepimizin, fakat kimsesiz ve bekâr yaşadığım için hele benim en muazzez emelimdi.
“Nasıl?” diye hemen hamlelendim.
O vakit anlattı: Cuma günü Cahit’le beraber o zaman Çengelköyü’nde oturan Doktor Esat Paşa’yı ziyarete gitmişler, orada edebiyatla iştigal etmedikleri halde aynı mefkûre ile tutuşmuş, aynı husumetle isyan halinde başka dostlara rast gelmişler. Bunların bazısı oldukça servet ve memlekette içtimai mevkii olan zatlarmış.
Mükâleme her zaman olduğu gibi istibdattan şikâyetle, Saray icraatını tenkitle başlamış, ve kin ve lanet döküle döküle az sonra hep bir olup kadın erkek, çocuk, aile, bütün akrabayı toplayıp bir heyet halinde memleketten muhaceret temennisi hasıl olmuş ve bu fikir hepsine o kadar muvafık gelmiş ki hemen kabul edilmiş ve karar verilmiş. Hatta şimdiden müstakbel Türk muhacirlerinin masarifi için para verenler bile olmuş.
“İşte böyle, artık gidiyoruz Raufcuğum… Tabii sen de gelirsin değil mi?”
Ben mi? Ben ki herkesten ziyade bu hayattan müştekiyim, hatta birkaç kere kendi kendime bin tehlikeyi göze alarak memleketten kaçmak üzere teşebbüslerim bile olmuştu.
Yol masrafı umum tarafından temin olunacak, gittiğimiz yerde hep birden çalışacağız, herkes kazandığını ortaya koyarak, kadın erkek, çoluk çocuk, hür bir hayat içinde serbest ve fahûr, yaşayacağız. Ne saadet değil mi? Hiç gitmemek olur muyum? Hurra!..
Muhaceret ama, nereye muhaceret?..
Bu hususta henüz kati bir karar yoktu. Herkes tetkik edecek, ileriki bir içtimada bu bahis hakkında müzakere olunacaktı.
***
O zaman ben, Tarabya’da karakol gemisinde ikinci kaptandım. Geminin vazifesi yazın o sulara gelen sefaret gemileriyle teşrifat münasebetinde bulunmak olduğundan bu sayede Fransız, İngiliz, Alman, Rus, İtalyan zabitleriyle hararetli bir dostluğum vardı. Bilhassa İngiliz sefaret gemisi “İmogene” süvarisi Captain Bain gayet samimi dostumdu. Ara sıra idare aleyhinde hissiyatımı döktüğüm olmuştu. Bu tafsilata vâkıf olan Fikret:
“İmogene süvarisiyle sen de bir görüş de, ondan belki bir fikir alırsın,” dedi.
Captain Bain bu teşebbüsümüzü alkışla karşıladı:
“Azizim Rauf,” dedi. “İngiltere’de muhaceret için bugünlerde herkes bilhassa Yeni Zelanda’ya gidiyorlar. Orası gayet münbit ve mahsuldar, iklimi, ab ü havası pek latif bir yerdir. Eğer istersen sana muhaceret heyetleri için neşrolunan rehberlerden getirteyim. Okur, tetkik eder, ona göre karar verirsiniz.”
Hemen Fikret’e koştum, ve müjdeyi verdim, hep birden İngiltere’den gelecek kitapları beklemeye başladık. Ve geldiği vakit bunlarda teşebbüsümüzün muvaffakiyeti için o kadar ümit verecek vaatler bulduk ki, bu adeta bir saadet oldu.
Fakat bizde böyle büyük teşebbüsleri becerecek irade vüs’ati, ve ruh kuvveti nerede?.. İlk gün hararetle karar verenler, münakaşalarda ileri sürülen müşkülat ve muvaffakiyetsizlik ihtimallerini görüp o zamana kadar soğumuşlardı. Soğumayan tabii en başta Fikret olmak üzere Cahit ve bendim.
Kâzım Bey Manisa’da vâsi bağlara malikti. Bize “Eğer giderseniz Manisa’ya gidiniz, orada oturacak yer de var, işlenmiş bağ da… Toprakçılık etmek isterseniz orada çalışır, orada yaparsınız” demişti.
İşte Cahit, bu vaadin kuvvetiyle Fikret’in “Yeşil Yurt” ismini koyduğu Servet-i Fünuncuların muhaceret yurdunu teşkil etmek emelinin arkasında zamanının, bilhassa kendisi gibi şüphe ve tarassut altında yaşayanları İstanbul’dan dışarı bir adım atmaya müsaade etmeyen polis inzibatını aldatıp gizlice Manisa’ya kadar gitmeye cesaret etmiş; Kâzım Bey’in bağlarını ziyaret ve teftiş etmişti.
Fakat hem Türk, hem de şair olan böyle muhacirler ne yapabilirler ki? Servet-i Fünuncuların hicreti Cahit’in bu seferinden ibaret kaldı ve bundan çıka çıka bilahire Rübab-ı Şikeste’nin ancak bir sahifesini işgal eden bir “Yeşil Yurt” manzumesi çıktı.
Çevriyazı: Tamer Erdoğan
|